<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazılama Yayınevi</title>
	<atom:link href="https://yazilama.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://yazilama.com/</link>
	<description>Karanlığa Karşı Yazılama</description>
	<lastBuildDate>Fri, 05 Dec 2025 12:08:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://yazilama.com/wp-content/uploads/2025/10/cropped-fav-32x32.webp</url>
	<title>Yazılama Yayınevi</title>
	<link>https://yazilama.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sınıfın kalemi güçlenirken: &#8216;Canavar&#8217; ve umudun dili (Tunç Tatoğlu)</title>
		<link>https://yazilama.com/sinifin-kalemi-guclenirken-canavar-ve-umudun-dili-tunc-tatoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tunç Tatoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Mar 2025 11:59:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=14876</guid>

					<description><![CDATA[<p><a href="https://yazilama.com/sinifin-kalemi-guclenirken-canavar-ve-umudun-dili-tunc-tatoglu/">Sınıfın kalemi güçlenirken: &#8216;Canavar&#8217; ve umudun dili (Tunç Tatoğlu)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<section class="l-section wpb_row height_medium"><div class="l-section-h i-cf"><div class="g-cols vc_row via_grid cols_1 laptops-cols_inherit tablets-cols_inherit mobiles-cols_1 valign_top type_default stacking_default"><div class="wpb_column vc_column_container"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_text_column"><div class="wpb_wrapper"><h1 class="node-title fw-bolder mb-0 mw-708 text-dark"><span>Sınıfın kalemi güçlenirken: &#8216;Canavar&#8217; ve umudun dili</span></h1>
<div class="node-spot fs-8 my-lg-10 my-5 lh-32 mw-708 text-dark">
<div>&#8220;Canavar&#8217;da her öykünün içinde canavarın farklı bir yüzünü, simgesini görüyorsunuz. Bazen devasa bir döküm kazanı, bazen taksitleri ödenmemiş bir araba, bazen yüksek bir vinç, bazen toprağı zehirleyen bir maden şirketi olarak karşımızda.&#8221;</div>
</div>
<div class="share d-flex my-lg-15 my-10 justify-content-between mw-708">
<div class="active social-media-share d-flex flex-wrap gap-lg-10 gap-md-5 gap-2 position-relative"></div>
</div>
<div class="news-layout no-dossier mt-lg-15">
<div class="left-content mw-708">
<p class="mb-4 fs-9 fw-medium text-gray-300"><a class="fs-9 fw-medium text-gray-300 author-detail" href="https://haber.sol.org.tr/muhabirler/tunc-tatoglu">Tunç Tatoğlu</a></p>
<p class="date mb-4 fs-9 fw-light text-gray-300 d-flex flex-column row-gap-2 flex-md-row justify-content-between"><span>Yayın Tarihi: 09.03.2025 , 00:00</span><span>Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:13</span></p>
<div class="node-body fs-8 lh-32 text-dark pt-6 pt-lg-0">
<div>
<div class="tex2jax_process">
<p>Garip bir dil hakimdi yıllardır edebiyatımızda… Umutsuzluk, yılgınlık, yenilmişlik, depresyon, bohemlik… bu liste uzayıp gider. Issız insandı karakterler, masumdu. Aşk, aşk gibi değildi, ilişkiler kırgındı, kabullenilmişti başa gelenler, boş verilmişti. Bir tür eleştiri vardı yaşananlara ama nedense yazan kişi muaftı bütün olanlardan. Güzel çocuklardı devrimciler ama işte naiftiler, hayatı ve halkı tanımıyorlardı. Bir ülke edebiyatı zayıflayınca, yönünü bulamayınca sanatsal üretimin dili zorlanıyor. Şiirler bestelenmiyor da saçma şarkı sözleri yazılıyor, tiyatro oyun metinleri en anlaşılmaz halleriyle sahneleniyor, sinema senaryoları uçuşan fikirlerin toplamına dönüşüyor.</p>
<p>Ne anlatıyoruz, ne anlatıyorsunuz? Bu sorular, “illa bir şey anlatmak zorunda mıyız?” defansı ile kaba ve estetikten yoksun bir dünyanın sorularıymış gibi algılanıyor.</p>
<p>Yaratıcı yazarlık kursları, pıtrak gibi kitap basılmasına, herkesin çocuğuna bir eser bırakma gayretine, garip bir hikayesiz hikayeler yazma modasına neden oldu ülkemizde. Yeni yazarları bu bulamacın içinden ayıklamak gittikçe zorlaşıyor. Yine de kendimi gülümserken yakaladığım birçok film ve kitap oldu son yıllarda. Kendi gülümsememi önemsediğim için değil uzun zaman sonra tekrar umudun dilini hissettiğim için yazdım. Açık konuşayım artık sadece bildik klasiklerden söz etmek biraz sıkıcı ve umut kırıcıydı.</p>
<p>Sınıfın yazarları ve yönetmenleri sessizce sıyrılıp gelmeye başlamışlardı, nefes alabilirdik sonunda. Son okuduğum “Canavar” adlı öykü kitabı da tarafını belli eden kitaplardan. Sahada çalışmış bir makine mühendisinin kenara not ettiği öykülerinde, fabrikaların sesini ilk sayfalardan itibaren duyabiliyorsunuz.</p>
<p>Murat Akgöz, makine mühendisliği eğitiminden sonra sinema/senaryo yazımına gönül vermiş bir yazar. İlk kitabın heyecanını, teşekkür kısmında sevgiliyle nasıl tutkuyla paylaştığını okuduğunuzda samimi bir kitaba başladığınızı hissediyorsunuz.</p>
<p>Öykü kitaplarında bilirsiniz genelde yazar sevdiği bir öykünün adını kitabın kapağına taşır. Canavar&#8217;da ise her öykünün içinde canavarın farklı bir yüzünü, simgesini görüyorsunuz. Bazen devasa bir döküm kazanı, bazen taksitleri ödenmemiş bir araba, bazen yüksek bir vinç, bazen toprağı zehirleyen bir maden şirketi olarak karşımızda. Hayatımıza gözünü dikmiş, bizi rehin almış bir canavar.</p>
<p>Sınıfın sadece fabrikalardaki tezgahların başında değil plazalarda da, fabrikanın beyaz yakalı tarafında da sömürüldüğünü, topyekûn bir mücadele ile canavarla baş edebileceğimizi fısıldayan öyküler yer alıyor kitapta.</p>
<p>Çocukluğumdan kalma bir diyalog kullanım biçimi var Canavar’da. Sanırım senaryo da yazan Murat Akgöz, konuşmaların bir kısmını öykülerin gövdesine gömmek yerine, gözümüzde bir sinema sahnesi gibi canlandırmamız için ayırmış. Önce biraz yabancılaştım sonra öykülerle akıp gittim.</p>
<p>Canavar, önce yadırgatıcı sonra öyküyü meraklandırıcı bir akışa sahip. Öykülerin sıralanması da belli ki düşünülmüş. Murat’ın saha deneyimi bazı teknik detaylarda kendini belli ediyor. Öykülerin tartışma noktaları ve açmazları tanıdık, belli ki deneyimlenmiş. Kendi akranlarının diline ve beğenilerine hakim olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Öyküler ilerledikçe, bu öykülerin ardına gizlenmiş bir romanın hissiyatı belirginleşti içimde. Kolay olmadığını biliyorum, sınıfın yazarlarına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Samimi ve cesur olduktan sonra gerisi gelecektir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div></div></div></div></div></div></section>
<p><a href="https://yazilama.com/sinifin-kalemi-guclenirken-canavar-ve-umudun-dili-tunc-tatoglu/">Sınıfın kalemi güçlenirken: &#8216;Canavar&#8217; ve umudun dili (Tunç Tatoğlu)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eksodos: &#8216;Sıkışmışlık varsa, çıkış da tam oradadır&#8217; (Tunç Tatoğlu)</title>
		<link>https://yazilama.com/eksodos-sikismislik-varsa-cikis-da-tam-oradadir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tunç Tatoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jan 2025 11:36:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=14873</guid>

					<description><![CDATA[<p><a href="https://yazilama.com/eksodos-sikismislik-varsa-cikis-da-tam-oradadir/">Eksodos: &#8216;Sıkışmışlık varsa, çıkış da tam oradadır&#8217; (Tunç Tatoğlu)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<section class="l-section wpb_row height_medium"><div class="l-section-h i-cf"><div class="g-cols vc_row via_grid cols_1 laptops-cols_inherit tablets-cols_inherit mobiles-cols_1 valign_top type_default stacking_default"><div class="wpb_column vc_column_container"><div class="vc_column-inner"><div class="wpb_text_column"><div class="wpb_wrapper"><p>İzmir öykülerinin yer aldığı Asfalya’dan sonra bir polisiye ama farklı roman Birbirimizden Yansır Suretimiz, şimdi de Eksodos… Volkan Algan gittikçe ustalaşan diliyle sınıfın hikayesini anlatmaya devam ediyor.</p>
<p>Gazeteciliği ile tanıdığımız Volkan Algan’ın edebiyat yolculuğunun hikayesini dinlemek istedik.</p>
<p><strong>Konuya kibarlık yapmadan, senli benli direkt girmek istiyorum Volkan: Ne oldu da öykü/roman yazmaya başladın? Yazıyordun da birilerinin seni cesaretlendirmesi mi gerekti, artık kendime saklamamalıyım bu hikayeleri mi dedin, nasıl oldu?</strong></p>
<p>Bana kibarlık yapmama nezaketini gösterdiğin için teşekkürler Tunç. Şakası bir yana… Açıkçası neden kurgu yazmaya başladığımın, okumayı sevdiğim için, canım istediği için, yapabilirim diye düşündüğüm için gibi sıradan gerekçeleri var diyebilirim. Başlangıç için bu kadarı yeterli geliyor bana. Bak şimdi aklıma ne geldi… Bir şeyler karalamaya başladığım yıl keman kursuna da gidiyordum, fakat bir noktaya gelince sandığımdan daha zor, fazla emek isteyen bir enstrüman olduğunu fark ettim. Belki onu becerebilseydim, yazıya bu kadar yüklenmeyecektim, kim bilir? O yüzden, başlangıç için söylüyorum, tesadüfler de etkilidir. Bir ara yine kemanla uğraşacağım ama bu sefer yazmayı bırakmam.</p>
<p><strong>Tesadüf tamam ama üç yılda üç kitap tesadüfle açıklanamaz herhalde.</strong></p>
<p>Tabii. Zaten başlangıç için diye o nedenle vurguladım. Başlamak işin kolay kısmı, esas sonrası önemli… İnsanın hevesinin kırıldığı, yapamayacağım galiba dediği, yapsam bile ne olacak ki diye düşündüğü çok fazla an oluyor. Her iş gibi yazabilmek için de inat etmek, çalışmak dışında bir yol yok.</p>
<p>Bu arada neden kurgu yazmaya başladığım konusunda pek tatmin edici, açık seçik bir yanıt veremedim belki ama nasıl yazmaya başladığımı daha somut anlatabilirim. Hafızam beni yanıltmıyorsa 2020’nin başlarında öykü denemelerine başladım. Romansa hiç aklımda yoktu, hem pek çok karakter ve öyküyü bir arada bütünlük içinde kurgulayabilmek, hem harcanacak zaman açısından çok zor geliyordu bana. Birkaç öykü denemesinden sonra Asaf’ın kapısını çaldım. soL okurlarının aşina olduğu Asaf Güven Aksel’den bahsediyorum. Gazetede, dergide uzun yıllar birlikte çalıştığımızdan birbirimizin dilinden iyi anlıyorduk. Asaf&#8217;ın, hele böyle bir taleple gidiyorsanız, sağ olsun hiç kapıyı açmama gibi bir adeti yoktur. O süreçte çok şey öğrendim, üzerine istediğim binayı dikebileceğim güçlü bir temel attım diyebilirim. Sonra ilk kitabımın editörlüğünü yapma nezaketi de göstermişti.</p>
<p>Sonuç olarak aşağı yukarı beş yıldır kimi zaman daha yoğun, kimi zaman daha seyrek bir tempoyla yazıyorum diyebilirim. Tabii on yıldan fazla süren gazetecilik tecrübesinin de çok faydasını gördüm. Türü ne olursa olsun yazının ortak kuralları var, bunlara aşinaydım, bu nedenle kurgu yazmaya görece hızlı adapte olduğum söylenebilir.</p>
<div class="ckewidgets Q3">
<div class="row">
<div class="col-12 admin-col-12">
<div class="ckewidgets-title-spot">
<div class="ckewidgets-spot">
<p>Eksodos, Yazılama Yayınevi tarafından yayımlandı.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><strong>Uzun yıllardır Türkiye Komünist Partisi üyesisin ve yazdıklarını değerlendirmesi için birçok yoldaşına gönderdiğini biliyorum. Bir nevi kolektif editoryal çalışma gibi geliyor bu bana, yanılıyor muyum? </strong></p>
<p>“Kolektif editoryal çalışma” fazla iddialı bir söz olur. Editörlük çok kişiye yayılabilecek bir iş değil çünkü. Ama yazım aşamasında kendime yakın bulduğum, aklına güvendiğim yakınımdaki bazı arkadaşlarımla yazdıklarımı paylaşıyorum. Hatta bazen aceleci davranıp onları tam olmamış metinlerle uğraştırıyorum. Yazarların çoğu “etkilenirim” endişesiyle son ana kadar yazdıklarını kendine saklıyor ama ben tam da bu nedenle “erken” değerlendirmelere ihtiyaç duyuyorum. Galiba biraz etkilenmek istiyorum… Çünkü -en azından benim için- yazım süreci her şeyin baştan kusursuz bir şekilde planlandığı bir şekilde ilerlemiyor. Elbette ne anlatmak istediğimi bilerek başlıyor, hikayeyi oluşturuyorum. Ama süreçte yeni yollara sapıyor, tartışmalar da açıyorum. Doğrusunu yanlışını bilemem ama yetiştiğimiz kültür bu bizim; konuşmak, paylaşmak, tartışmak, beraberce bir sonuca varmak. Tamam, iş sanata, hele de edebiyata gelince mutlaka bireyselliğin tayin edici bir rolü olmak zorunda. Ama bahsettiğim paylaşım ve tartışma süreci bireyselliği yok eden değil, bilakis kişinin potansiyelini açığa çıkarak şekilde ilerliyor. Bunun için de kendimi şanslı sayıyorum.</p>
<p><strong>Peki gelen değerlendirmelerden sonra hikayeyi hiç değiştirdiğin olduğu mu, ya da tekrar yazdığın?</strong></p>
<p>Hikaye değişmedi, zaten böyle bir öneri de gelmedi. Ama o kadar çok devirip, tekrar yazdığım yer oldu ki… Şöyle söyleyeyim, belki bir Eksodos hacminde daha yazıp, değiştirip, atmışımdır bu kitaba çalışırken. Bunun azımsanmayacak bir kısmı bu bahsettiğimiz paylaşımlar sonrası gelen değerlendirmeler nedeniyle oldu. Bu konuda üşengeç biri değilim, sonuçta daha iyisinin olacağına ikna olduysam neden daha azına razı geleyim ki? Bu fikirlerden etkilenmek ürünü benim olmaktan da çıkarmıyor; burada muhafazakarlığı, kendini sakınmayı çok anlamsız buluyorum. Bir yazarın başka yazarlardan etkilenmesini, hatta onları taklit etmesini -bunu ‘büyük yazarların’ dahi çok sık yaptığını görürürüz- normal karşılıyorsak, neden arkadaşlarımızın düşüncelerinden etkilenmeyi bunun dışında tutalım ki…</p>
<p><strong>Bir de yayımlandıktan sonrası var… Artık “yazarımız” Volkan duygusu ile sahiplenip daha fazlası için sözünü sakınmayalar da var doğal olarak. Samimi olarak soruyorum, bu yorumlar sana bir sonraki kitap için yol gösterici oluyor mu, yoksa biraz da “böyle hissettim, böyle yazdım” itirazın oluyor mu içinde?</strong></p>
<p>En azından şimdiye kadar dediğin gibi bir savunma refleksi gösterme ihtiyacı hissetmedim açıkçası. Bu asla olmaz demiyorum, pekala bu duyguya kapılabilir insan, buna hakkı da vardır her yazarın.</p>
<p>Ben kendinden çok emin olan yazarlardan değilim. Edebiyatın insanı mütevazılaştıran bir tarafı olduğunu düşünürüm hep, yazarların da -sanılanın aksine- böyle olması gerektiğine inanıyorum. Tamam, yaratmak, yaratıcı olmak insana bir tatmin duygusu veriyor, ama uğraşımız insan ve onun muammaları. Varoluşu itibariyle muğlak meselelerle uğraşan edebiyatın üreticilerinin kendinden fazla emin olması bana çelişkili geliyor.</p>
<p>Diğer taraftan gelen değerlendirmelerin niteliğiyle ilgili de bir durum var benim için. Sürekli olumlu şeyler söyleniyor anlamında demiyorum bunu, ama gelen yorumlarda (eleştiri içerenler dahil) önce hissettiğim şey sahiplenme duygusu oluyor. E, “bu bizim arkadaşımız” deme nezaketini gösteriyorsa birisi, elbette söylenenleri dinlemek benim görevim. Sadece görev duygusuyla da değil aslında, gerçekten bir şeyler öğrenebileceğimi düşündüğüm için de kulak kesiliyorum söylenenlere. Seni önemseyen, dikkate alan birileri varsa, bir yazar için bundan keyifli ne olabilir ki?</p>
<p>Son olarak, bir önceki kitap ve Eksodos’u karşılaştıran birkaç arkadaşım ilkinden sonra üzerinde durduğumuz bazı başlıkların yeni kitapta etkisini gördüklerini söylediler. Demek söylenenler bir kulağımdan girip diğerinden çıkmıyor diye düşündüm ben de.</p>
<div class="ckewidgets Q3">
<div class="row">
<div class="col-12 admin-col-12">
<div class="ckewidgets-articletype-pointer"></div>
<div class="ckewidgets-image"></div>
<div class="ckewidgets-title-spot">
<div class="ckewidgets-title">
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div class="ckewidgets-spot">
<p>Volkan Algan</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><strong>Neyse gelelim Eksodos romanına… Yunan tragedyalarının son bölümü, son çıkış, Mısır’dan çıkış/göç anlamına gelen bu başlığı koymayı niye tercih ettin? Bunu şunun için soruyorum, ben bir kitap okurken kitabın adının izini sürerim satır aralarında, senin romanın daha çok çıkışsızlık üzerine gibi geldi bana…</strong></p>
<p>Hikayede çıkışsız insanlar olmasıyla, çıkışsızlık propagandası farklı şeyler. Aynı durum umutsuzluk, öfke, çaresizlik gibi duygular için de geçerli. Edebiyat daha çok bu olumsuz/kötü duygularla ilgili bana kalırsa. Çünkü bilişsel sistemimiz -en azından sanat için bunu söyleyebilirim- olumlu hikayelerden değil, olumsuzdan öğrenmeye programlı. Bunun “neyse ki benim başıma gelmedi” gibi katartik bir etkisi de oluyor okuyucuda ki, bu da eserin etkileyicilik düzeyini artıran bir özellik. Olumlu duygu propagandasından belki destan çıkar, masal çıkar, şiir çıkar ama roman zor.</p>
<p>Ama bence esas önemli nokta şurası; olumsuz duygular neden ve sonuçlarıyla -tabii burada yazarın dünya görüşü devreye giriyor- verildiğinde kendi karşıtını da orada taşır aslında. Bir edebiyat ekolüne göre dünyaya gelmek, varolmak başlı başına bir bela. Ben böyle düşünmediğim için bir sıkışmışlık varsa, işte çıkış da tam oradadır diyebiliyorum. Bu bağlamda umutsuzluktan bahseden bir kitap aslında umudu anlatıyor olabilir pekala. Ama bu kararı okuyucunun kendi vermesi, bulmacayı onun çözmesi lazım. Sanatın böyle oyunsu bir yanı olmalı mutlaka. Etkili olan da budur. Edebiyatta “fazla açıklayıcılık” nasıl bir tehlikeyse, yazarın kendi doğrusunu açıkça işaret etmesi de aynı derece sorunlu bir yöntem. Hem sürprizini kaçırmamak, hem de okuyacak olanları koşullamamak için daha fazla bir şey söylemeyeyim.</p>
<p><strong>Bazen okuduklarımdan içimi titreten “hah işte bununla baş etmeye çalışıyorum” dediğim kavramlar olur. “Kahramanın bencilliği” bu kavramlardan; kahraman olduğum için değil, bencil olduğum için ve bunu da kendi uydurduğum kahramanlık perdesinin ardına gizlemeye çalıştığım için… Nereden geldi aklına, üzerine düşündüğün bir kavram mıydı?</strong></p>
<p>Bunun dikkatini çekmesine sevindim, kitapta küçücük bir yerde geçiyor ama benim önemsediğim, bir kültür eleştirisini içerdiğini düşündüğüm bir adlandırmaydı “kahramanın bencilliği.” Kimi zaman hepimizin, çoğunlukla da iyi niyetle, düşebildiği bir tuzak bana kalırsa bu. Kitaptaki bağlamından -yine sürprizi kaçırmamak adına- bahsetmeden şöyle diyebilirim; Hayat bir grup azınlık dışında herkes için zor ve sürekli bir mücadele halindeyiz. Ama aynı oranda da kendimizi yalnız hissediyoruz. Peki buradan ne çıkıyor; sürekli sorun çözmekle uğraşan, çoğu durumda da çözemeyen ama çok yorulan yalnız insanlar yığını. Buna toplumsal roller de eklenince -erkeklik, annelik vs…- bu bir “kahraman yanılsaması” yaratabiliyor kişide. Tüm sorunları sırtlanan o kişi olmak… Eh, böyle bir yükün altından kimse kalkamayacağına -aslında kalkmak zorunda değil ama bunun farkında olamıyor yalnız insan- bu sefer en çok yorulan, yorulduğunu düşünen kendini haklı zannediyor. Her kahraman bencildir, çünkü herkes ona muhtaçtır ve tabii en iyisini bildiğini sanır. Ama kahramanlara değil dayanışmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Bu sorunu en büyük toplumsal organizasyonlardan, işyerimize, ailelerimize kadar görmek mümkün; sorunlarımızı ve çözümlerimizi daha fazla ortaklaştırmalıyız.</p>
<p><strong>Bohem bir avukat karakteri yabancı dizilerde de karşımıza çıkıyor, anti-karakter mi desem, kızamadığınız bir kusurlu adam, aslında iyi ama alem kötü… Etrafı, işçi sınıfının acı hikayeleri, fırsatçılık, baba patron, orta sınıfın cesur insanları ile çevrili. Kendinden, yaptıklarından hoşnut değil yine de gereğini yapıyor. Son günlerde süregelen adalet, hak, hukuk tartışmaları mı yarattı Aydın’ı?</strong></p>
<p>&#8220;Beyler, ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ bir tek kişinin portresi değildir; kuşağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılmış bir portredir” diyor Rus yazar Lermontov, kendi yarattığı Peçorin karakteri için. Aydın için de benzer bir duygudayım. Aydın’ı neyin yarattığı sorusu, kitabın esas meselesi zaten. Aydın’ın en şahsi görünen çocukluk travmasında bile toplumsal bir leke var. Böyle bir adamı kim yaratmış olabilir?</p>
<p>Diğer taraftan adalet, hak, hukuk gibi kavramlar doğrudan toplumsal düzenin uzantısı olarak şekil alıyor, içerik kazanıyor. Aydın’ın avukat olması bazı tartışmaları derinleştirmek için ciddi bir olanak sağladı diyebilirim tabii.</p>
<p><strong>Ve Gülay, “Kahramanın bencilliği” kavramının yaratıcısı, vicdanının sesini dinleyen güçlü kadın. Daha önceki kitaplarında görmediğimiz kadar güçlü bir kadın. Yine de onu daha fazla tanımak istiyor insan; anne olarak nasıl, arkadaş olarak nasıl… Ne bileyim?</strong></p>
<p>Uzaktan sevdiğimiz insanları daha yakından tanımak çoğu zaman istediğimiz sonucu vermez ama; büyüsü kaybolabilir, özellikle romanda. Kitap Aydın değil de Gülay merkezli olsaydı, bu sempatiyi koruyamayabilirdik çünkü başka bir hikayesini anlatmayı seçerdim muhtemelen. Az önce edebiyatın daha çok olumsuz duygu ve durumlarla ilgili olduğunu söylemiştim, bunu hatırlatırım. Bence Gülay olması gerektiği kadar var kitapta, orada kalsın; ama çevremizde Gülay’a benzeyen üstelik gerçek kadınlar ve erkekler var, onları bulalım, tanışalım daha güzel olmaz mı?</p>
<p><strong>Bir de arka planda bir Türkiye var tabii. Haziran Direnişi, Tekel Direnişi, 15 Temmuz, ekonomik kriz… Zor bir iş; arka plandaki olaylar o kadar büyük ki, bir şeyler hep eksik kalıyor gibi hissediyor insan. Ama daha fazla yer verilirse bu sefer öndeki hikaye zorlanacak… Bilemedim. Sen ne düşünüyorsun?</strong></p>
<p>İşaret ettiğin ikilem o kadar gerçek bir sorun ki… Bahsettiğin dengenin doğru tutturulup tutturulmaması, bir kitabın iyi yahut vasat olmasını doğrudan etkiliyor. O yüzden gerektiği kadar, öndeki esas hikayeye hizmet ettiği oranda görünür olmalı fondaki büyük olaylar. Çünkü biz kitaptaki karakterlerin hikayesini takip ediyoruz, esas olan bu. Ama bu karakterlerin de uzay boşluğunda değil, arka planda akıp giden hayatın içinde şekillendiğini anlıyor, kitapta olmayan eksik parçaları bu sayede kafamızda tamamlıyoruz.</p>
<p>Mesela Haziran Direnişini yazdığım bölüm kitaptaki halinin iki katıydı ama yazarken keyif aldığım kısımlar dahil olmak üzere çıkarmak zorunda kaldım. Neyse ki gazetecilik sayesinde gerektiğinde kesip atmayı, fazlalıkları budamayı öğrendim. Yoksa çok zor olurdu benim için.</p>
<p><strong>Volkan, arkadaş sohbetlerinde “sınıfın hikayesi yazılmıyor, filmi çekilmiyor, şarkısı yapılmıyor, oyunu sahnelenmiyor artık” diye hayıflanıyorduk hep. Sorun biraz da sınıfın ilgisinin azalması, büyük bir kültürel çöküş gibi geliyor. Son dönemde birkaç film, senin gibi sınıfın yazarı olmayı dert edinmiş yazarlar, yazarlarımız nefes almamızı sağlıyor. Lütfen daha çok ve daha sık yaz olur mu? Teşekkürler…</strong></p>
<p>Bu samimi sohbet için ben teşekkür ederim Tunç.</p>
</div></div></div></div></div></div></section>
<p><a href="https://yazilama.com/eksodos-sikismislik-varsa-cikis-da-tam-oradadir/">Eksodos: &#8216;Sıkışmışlık varsa, çıkış da tam oradadır&#8217; (Tunç Tatoğlu)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçimden sonraya kalanlar ve bir kitap (Aydemir Güler)</title>
		<link>https://yazilama.com/secimden-sonraya-kalanlar-ve-bir-kitap/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aydemir Güler, soL Parti]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2023 14:27:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyasal Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13100</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sözün bittiği yer denir ya; 14 ve 28 Mayıs seçimleri hakkında da tam oradayız.  Bana sorarsanız, daraltılmış anlamıyla seçime dair konuşmanın anlamı yok derim. Ama seçim denen vaka, toplumsal durumun çarpıtılmış bir fotoğrafıdır; ve toplumsal durumun ne yönde ve nasıl değiştirilebileceği ilerici siyasetin temel konusudur. Dolayısıyla konuşacağız, yazacağız, tartışacağız. Ama geride kalan birkaç haftanın üstünde...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/secimden-sonraya-kalanlar-ve-bir-kitap/">Seçimden sonraya kalanlar ve bir kitap (Aydemir Güler)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sözün bittiği yer denir ya; 14 ve 28 Mayıs seçimleri hakkında da tam oradayız. </p>
<p>Bana sorarsanız, daraltılmış anlamıyla seçime dair konuşmanın anlamı yok derim. Ama seçim denen vaka, toplumsal durumun çarpıtılmış bir fotoğrafıdır; ve toplumsal durumun ne yönde ve nasıl değiştirilebileceği ilerici siyasetin temel konusudur. Dolayısıyla konuşacağız, yazacağız, tartışacağız. Ama geride kalan birkaç haftanın üstünde tepinmek için değil, uzak bir geleceğe kayıt düşelim diye hiç değil, yakın geleceği kurmak için. </p>
<p>Zaten tarihsel bir dönemeçten geçilirken, durup sadece o anı, yani bu örnekte “seçimde ne yapıldı, ne yapılmalıydı”yı irdelemek çok tuhaf olmaz mı? Seçim yalnızca, bol bol parayla, usulsüzlükle, adaletsizlikle, eşitsizlikle, medya bombardımanıyla, yalanla, barajla alabildiğine çarpık hale getirilmiş bir fotoğraftır. O haliyle, tereddüt etmeden geride bırakalım, derim. İşin geçmişten gelip geleceğe uzanan dinamik yanına gelince, tek dakika kaybetmeye tahammülü olmayan işler, bizi bekliyor. Yapmak için konuşmalı, konuşarak yapmalı…</p>
<p>Ben, bu Cumartesi “seçimden sonraya kalanlar” derken, bir kitabı konuşmak istiyorum. </p>
<p>Aykurt Nuhoğlu’nun <em>Çatlağın Arkası</em> başlıklı anılarının yayın tarihi Mayıs 2023 diye not edilmiş kitabın künyesine. Daha erken bile olabilirdi. Seçim yüzünden, seçimden sonraya kaldı. Yazılama yayınevi adına kitaba kısa bir sunuş yazısını benim kaleme almış olmam, okuyucusuyla daha pek yeni buluşmakta olan bu çalışma hakkında ilk yazan kişi olmamı da açıklayacaktır. “İlk” derken, yayınlandıktan sonraki ilk diye belirtmeliyim. Kitabı daha taslak halindeyken okuyup <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/simdi-hemen-konusmak-zamani-2008698">duyuran</a> Mine Kırıkkanat’a haksızlık olur yoksa:  Hem ben de, daha önceden haberdar olduğum çalışmanın tamamlandığını Kırıkkanat sayesinde öğrenmiştim. </p>
<p><em>Çatlağın Arkası</em>, AKP’nin alternatifi olarak sahne alan muhalefeti, onun merkezindeki Cumhuriyet Halk Partisi’ni zorunlu olarak konu alıyor. Kadıköy’ün bir önceki dönem belediye başkanlığını üstlenen Aykurt Beyin eleştirisinin içerik itibariyle hayli sert olacağını tahmin edersiniz. Seçimin öncesinde yayınlanması halinde kitap hakkında muhtemelen <em>ağır</em> bir hüküm verilebilirdi. “Muhalefete muhalefet etmek” diye bir suç var, barajlı siyaset dünyasında!</p>
<p>Böyle bir karar CHP’nin organik parçası olduğu ve aslında yazarın asıl gündemini tanımlayan “düzen eleştirisini” boşa düşürmeye hizmet ederdi. Nuhoğlu’nun aktardığı deneyimler ve çıkardığı dersler yerine, bunları ne maksatla yazdığı, Yazılama yayınevinin de niye şimdi bunları ortalığa saldığına takılıp kalabilirdi ilgili kamuoyu. Gerçi 28 Mayıs ertesinde muhalefetin içine yuvarlandığı didişme ortamını görünce insan tereddüde düşmüyor değil. At iziyle it izini birbirinden ayırt etmek düzen siyasetinde asla mümkün olmuyor. Ama bize ne! Yazarın derdi de, kitaba değer katan da “düzen eleştirisi” nasılsa…</p>
<p>Öyleyse bu nasıl düzendir? Bir kere, AKP karanlığını aydınlatacağı umut edilen CHP’nin de basbayağı ortak olduğu bir düzendir! </p>
<p>Son yıllarda bunu çarpıcı biçimde sergileyen üç eser var. En azından ben üçüne denk geldim. İlki 2020’de gösterime giren, Ercan Kesal’ın senaryosunu yazıp yönettiği ve başrolünü de üstlendiği <em>Nasipse Adayız</em> filmiydi. İkincisi yine bir Kadıköylü yazar, Koray Işık’ın 2021 basım tarihli <em>Abidin</em> adlı kısa romanı oldu. <em>Abidin</em>’in alt başlığı “Bir Siyasi Parti Hikâyesi ve Başka Bazı Şeyler”di. Nota Bene Yayınlarından çıkan kitap, Kesal’ın filmi gibi, ismini vermeksizin CHP’deki adaylık süreçlerini konu almıştı. Işık kesinlikle, Kesal muhtemelen gerçek hayatta yaşananları neredeyse nakletmişlerdi, ama iki çalışma da tanım gereği “kurguydu.” Nuhoğlu’nun kitabı ise anı türüne giriyor. Kurgularda, kimi gerçek kişilere denk düştüğünü tahmin edebildiğimiz “parti büyükleri”, söz konusu anı türü olunca adıyla sanıyla arzı endam ediyorlar.</p>
<p><em>Çatlağın Arkası </em>bizi 2019’a Aykurt Beyin yeniden adaylığının reddedildiği günlere götürüyor: “<em>Edinilen bilgiye göre Nuhoğlu’yla ilgili ‘Birçok proje yapıyor ama kasasında para da olan tek belediye’ yorumuna, Genel Başkan Kılıçdaroğlu, ‘Kasasında parası varsa demek harcamıyor. Yeterli proje üretmiyor. Benim gözümde başarısız’ karşılığını verdi.</em>” </p>
<p>Bu düzende bir belediyenin, kaynağı halktan başka bir şey olmayan bütün parayı harcamış olması, daha iyisi borçlanma yoluyla elindekinden daha büyük bir parayı harcamış olması, en iyisi, daha da fazla parayı uluslararası finans kaynaklarından bulmuş olması makbul. Ekonomi böyle büyüyor! Belediye dediğin zaten bir holding. Büyükşehir belediyeleri de dev holdingler. Kâr amaçlı, piyasa kurallarına göre çalışan şirketlerden oluşuyorlar. Bunları kamusal rolleri açısından değerlendirmek demode sayılıyor. Veya sadece seçim propagandası. Nuhoğlu ekliyor: “<em>Kurtla kuzu hikâyesi gibi; ne yaparsan yap, seni yiyeceğim diyordu yani. Görevi devretttikten sonra da, nerede bu paralar, bir şey bırakmadı söylemine yüklendiler.</em>”</p>
<p>Peki, bu düzende para nereye harcanmalıdır? Nereye harcanacağına kim karar vermelidir? </p>
<p>Sorunun yanıtı hiç kuşkusuz Piyasa’dır. Büyük P ile Piyasa, üste çıkan firmalarıyla piyasadır. Bu düzende firma partiden önce gelir. Son seçim sonuçlarından hareketle ekonominin toplumsal davranışı belirleyen birincil faktör olduğu tezinin çöktüğünü düşünenlere gelsin: Adı AKP’yle, Erdoğan’la birlikte anılagelen Taşyapı Kadıköy Belediyesiyle davalık oluyor. “<em>(…) işi mahkemeye taşıdık; ama iskânı iptal olmadı çünkü mahkeme kararında, bilirkişi raporuna göre, 7 bin metrekare fazlalık olduğu kabul edilmekle birlikte, gelecekte çıkacak yasal değişikliklerle sorunun çözülebileceği söyleniyordu. (…) Yetmedi, Taşyapı, Kadıköy Belediyesi’nin kendisini engellediği iddiasıyla dava açtı. Belediye olarak on beş ay gibi kısa bir sürede 102 milyon lira, faizleri de eklenince yaklaşık 130 milyon lira cezaya çarptırıldık (…) Uzun bir uğraş sonucunda davalar, Kadıköy Belediyesi’nin lehine sonuçlandı. (…) Kılıçdaroğlu bir sabah telefonla aradı; Taşyapı firmasının sahibi Emrullah Turanlı’nın kendisini ziyaret ettiğini söyledi (…)</em>”</p>
<p>Devamını okursunuz… Ama düzenin belediyeden, partiden, şirketten ibaret olduğunu zannetmemelisiniz. Adı geçen inşaat patronu mücadelesini basına da taşır. Her tarafı AKP medyası kuşatmış diye aklınıza geliyor, değil mi? Oysa düzen bir bütündür: “<em>Sözcü, en fazla okurunun yaşadığı Kadıköy ilçesinin temsilcisi olarak benimle görüşmek yerine, Emrullah Turanlı’yla görüşerek onunla yaptığı röportajı tam sayfa yayımlamıştı. (…) Turanlı, Habertürk’te Fatih Altaylı’nın programına çıkıp veryansın etti. Fatih Altaylı’yı arayıp söz hakkı istedim; onlar da oyalayıp cevap hakkı vermediler.</em>” </p>
<p>Devamını henüz okumayanlar, benim aktardıklarımdan hareketle, kitabı aldıklarında içindeki öfkenin ellerini yakacağını düşünebilirler. Öyle olmayacak. Kuşkusuz Ercan Kesal’ın filmindeki, Koray Işık’ın romanındaki güldürü unsuru yok burada. Gerçek yaşamın şaka kaldırma gücü daha az olur. Ama öyle ağır bir öfke de yok. Nuhoğlu cesur, sert ama sakin bir sergileme sunuyor bize. Düzenin yozlaşan mekanizmalarını ve insanlarını mahkûm ediyor elbette. Ama daha önemlisi, kendisi nasıl formüle ederdi bilmiyorum, ama belli ki, yaşanmışlıklardan alternatif bir siyaset felsefesi değilse bile, en azından ilerici yöneticiler için bir kamucu, ilkeli davranışlar modeli çıkarsamayı deniyor. </p>
<p>Seçimden sonra tartışmamız, geleceği açmak için konuşmamız gerekenler arasında bunlar da var. Düzeni değiştirebilmek için…</p>
<p>Kaynak: <a href="https://haber.sol.org.tr/yazar/secimden-sonraya-kalanlar-ve-bir-kitap-376500" target="_blank" rel="noopener">soL Portal</a></p>
<p><a href="https://yazilama.com/secimden-sonraya-kalanlar-ve-bir-kitap/">Seçimden sonraya kalanlar ve bir kitap (Aydemir Güler)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR ASRIN ROMANI: ASFALYA (Fuat Şen &#8211; Gazete Karşıyaka)</title>
		<link>https://yazilama.com/bir-asrin-romani-asfalya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fuat Şen, Gazete Karşıyaka]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2023 13:58:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun süre gazetecilik yaptıktan sonra geçtiğimiz günlerde ilk öykü kitabını çıkaran Volkan Algan, Asfalya’da, İzmir’in bir asırlık panoramasını sunuyor. Yazılama Yayınevi’nden çı- kan kitap altı ayrı öyküden oluşsa da, kitabın kurgusu nede- niyle, bu öyküler yan yana geldiklerinde bir romanı andırıyor. “Bir kedinin miyavlamasından fışkıran bu öyküler Selin’e ithaf edilmiştir” demişsiniz. Bu dikkat çekici ithafın...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/bir-asrin-romani-asfalya/">BİR ASRIN ROMANI: ASFALYA (Fuat Şen &#8211; Gazete Karşıyaka)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 2">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div class="page" title="Page 2">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Uzun süre gazetecilik yaptıktan sonra geçtiğimiz günlerde ilk öykü kitabını çıkaran Volkan Algan, Asfalya’da, İzmir’in bir asırlık panoramasını sunuyor. Yazılama Yayınevi’nden çı- kan kitap altı ayrı öyküden oluşsa da, kitabın kurgusu nede- niyle, bu öyküler yan yana geldiklerinde bir romanı andırıyor.</p>
<p><strong>“Bir kedinin miyavlamasından fışkıran bu öyküler Selin’e ithaf edilmiştir” demişsiniz. Bu dikkat çekici ithafın anlamın- dan başlasak?</strong></p>
<p>
“Selin eşimin adı. Rumlar Selini olarak kullanıyor. İlk hi- kayedeki kırılma noktası bir kedinin miyavlamasıyla kendini gösteriyor. Kitaptaki diğer öyküler de aslında ilk öyküden doğdu, yani bir kedinin miyavlamasından fışkırdı. Eşimin ailesi Balkan göçmeni, beş kuşaktır Karşıyakalı. Kitaptaki öyküle- rin bir kısmı onların hikayelerinden ilhamla yazıldı. Hal böyle olunca, ithaf, pek çok açıdan kitaba yakıştı.”</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><strong>İlginç bir kurgusu var, sanki öyküler birbirlerinin içine geçmiş. Biraz romana yakınsıyor. Bu tercihin nedeni nedir?</strong></p>
<p>“Çok ayrı görünen hikayeler, yaşamlar bile aslında bir- birlerine dokunuyor, etkiliyor. Kitaptaki öyküler hem ayrı ayrı okunabilecek öyküler, hem de bir bütünlük oluşturuyor. Örneğin Nikos&#8217;u, kitabın başında annesinin elinden tutmuş küçük bir çocuk olarak görüyoruz sadece, fakat birkaç öykü sonra karşımıza Yunan İç Savaşı’nda savaşçı olarak çıkıyor. Meliha Hanım mesela&#8230; Bir öyküde ömrünün son günleri- ni yoksulluk içinde yaşayan bir kadın olarak görüyoruz, bir başka öyküde ise gençliğine gidiyoruz ve Fuar gazinolarının ışıklı neonlarında parlarken izliyoruz. İzmir’in işgal yılların- dan başlayıp günümüze kadar getiren 6 öykü ve bu öyküler hep birbirlerine bir şeyler aktararak sürüyor. Bir asırlık İzmir manzarası izliyoruz. Okuyanların biraz romana da benzetme- sinin nedeni bu bütünsellik sanıyorum. Bu tam olarak yap- mak istediğim şeydi açıkçası. Bizleri geçmişe götüren ilginç anekdotlar var. Örneğin, “Karşısı, eskiden bir vapur mesa- fesiydi, kim derdi ki bir gün araya koca deniz girecek&#8221; deni- yor mübadeleye atıfla. Çünkü yine bir öyküde hemşehrimiz Nikos’un peşinden Atina’ya gidiyoruz. Hem Alsancak &#8211; Kar- şıyaka hem de İzmir -Atina arasında “iki yakanın” öykülerini de anlatıyor. Evet, aslında bu bir Alsancak-Karşıyaka kitabı. Kitabın yazılış öyküsü de bununla uyumlu, çünkü Alsancak’ta yazmaya başladığım Asfalya’yı, Karşıyaka’da bitirdim. Yüzyı- lın başında kentin iki merkezi, bugün Alsancak diye bildiğimiz geniş mahalle ve Karşıyaka. Bir tarafta Rumlar ve levanten- ler, diğer tarafta da ağırlıklı olarak Türkler yaşıyor. Kitabın ana karakterlerinden Ali Kemal Bey, Selin Hanım, Hikmet Bey hep Karşıyakalı. Ali Kemal ismi, eşimin büyük dedesinden geliyor, Meliha Hanım (Şardağı) da büyükannesinden. Meliha Hanım’ı 2021’de kaybettiğimizde yaşayan en eski Karşıyakalı idi. Öy- küler kurgu tabii, onların biyografik hikayeleri değil. Ama en azından isimlerini anarak bu eski Karşıyakalılar’a bir selam göndermek istedim.”</p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.karsiyaka.bel.tr/public/uploads/file-1675150623156.pdf" target="_blank" rel="noopener">Gazete Karşıyaka</a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://yazilama.com/bir-asrin-romani-asfalya/">BİR ASRIN ROMANI: ASFALYA (Fuat Şen &#8211; Gazete Karşıyaka)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzmir’in yüz yılından kalan öyküler (İz Gazete)</title>
		<link>https://yazilama.com/izmirin-yuz-yilindan-kalan-oykuler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İz Gazete]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2023 13:44:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13091</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk öykü kitabı Asfalya ile okuyucu karşısına çıkan Volkan Algan’ın kitabında 1922 İzmir yangınından Yunan İç Savaşı&#8217;na; Fuar gazinolarından, Kemeraltı sokaklarına dolaşan öyküler yer alıyor. &#160; UZUN süre gazetecilik yaptıktan sonra ilk öykü kitabı Asfalya ile okuyucu karşısına çıkan Volkan Algan, bize İzmir’in bir asırlık tarihini 6 farklı öyküde anlatıyor.  Öykülerdeki olay ve karakterler kitapta...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/izmirin-yuz-yilindan-kalan-oykuler/">İzmir’in yüz yılından kalan öyküler (İz Gazete)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="lead text-lg-start text-dark my-2"><span style="font-size: 16px;">İlk öykü kitabı Asfalya ile okuyucu karşısına çıkan Volkan Algan’ın kitabında 1922 İzmir yangınından Yunan İç Savaşı&#8217;na; Fuar gazinolarından, Kemeraltı sokaklarına dolaşan öyküler yer alıyor.</span></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p>UZUN süre gazetecilik yaptıktan sonra ilk öykü kitabı Asfalya ile okuyucu karşısına çıkan Volkan Algan, bize İzmir’in bir asırlık tarihini 6 farklı öyküde anlatıyor.</p>
<p> Öykülerdeki olay ve karakterler kitapta iç içe geçerek okuyucuda bir roman tadı bırakıyor.</p>
<p>Kitabın arka kapağında şu tanıtım yazısına yer veriliyor:</p>
<p>“Çilekeş bir Yunan tanrısı gibi, avuçlarında yılanlarla doğmuştu. Hayal meyal hatırladığı bir büyük yangın, aklına geldikçe hâlâ ciğerlerini yakan… Sorsalar Smyrna’lıyım derdi demesine ama daha iki yaşındayken terk etmek zorunda kaldıkları bu şehre dair pek bir şey hissetmiyordu. Onun için İzmir babasının dinmeyen özlemi; yüzünü bile hatırlamadığı ablası Selini ise, odasında gizlice ağlayan annesinin hıçkırıklarıydı. Böyle anlarda elinden bir şey gelmemenin çaresizliği içinde evden çıkıp giderdi. Babası pek renk vermese de hiç kabullenememişti bu zorunlu sürgünü. Yeniden kök salmak, başka bir toprağa alışmak&#8230; Tanıyordu onu, yapabilecek olsa bile bunu istemediğini biliyordu. Geçmişine, anılarına ve orada bıraktığı küçük kızına ihanet etmek sayıyordu böyle bir yeniden başlamayı. Eğer Nikos ve yoldaşları başarabilirlerse bundan sonraki kuşaklar kendilerini tekrar yurtlarında sayabilirlerdi ama bu yaşlı İzmirli için artık yapacak pek bir şey yoktu.”</p>
<p>Kitapla ilgili sorularımızı yönelttiğimiz Algan şu yanıtları verdi: </p>
<p><strong>Asfalya’daki öyküler 1922 İzmir yangınının hemen öncesinden başlayıp günümüze kadar geliyor. Kitabın ilginç de bir kurgusu var, bundan bahseder misiniz biraz?</strong></p>
<p>Kitabın merkezinde İzmir ve İzmirliler var. Kentin bir asırlık serencamını birbirine dokunan 6 ayrı öyküde işlemeye çalıştım. Şöyle ki, bu öyküler hem ayrı ayrı okunabiliyor, hem de gerek olay, gerekse karakterlerin bir öyküden diğerine gezinmesi nedeniyle birlikte ortak bir anlatıya eşlik ediyorlar. </p>
<p>Aslında birbiriyle ilgisi yokmuş gibi görünen kişilerin, olayların, nesnelerin ama güçlü, ama daha zayıf aralarında bir iletişim, aktarım olduğunu görebiliriz hayatta. Bu bana hayatın en heyecan verici taraflarından biri gibi geliyor. Kitabı yazarken de aklıma bu fikir geldi ve özellikle İzmir gibi zengin tarihi olan bir kentin hikayesini anlatırken bu kurgunun ayrıca keyifli olacağını düşündüm.</p>
<p><strong>O halde öykü ve roman arasında bir yerde mi duruyor Asfalya?</strong></p>
<p>Bu bir öykü kitabı tabii ama roman tadı aldığını söyleyenler de çok oldu. Bunun nedenlerine dair düşününce şunlar geliyor aklıma: Örneğin Nikos&#8217;u, kitabın başında annesinin elinden tutmuş küçük bir çocuk olarak görüyoruz sadece, fakat birkaç öykü sonra karşımıza Yunan İç Savaşı&#8217;nda savaşçı olarak çıkıyor; Meliha Hanım’ı mesela, bir öyküde ömrünün son günlerini yoksulluk içinde yaşayan bir kadın olarak görüyoruz, bir başka öyküde ise gençliğine gidiyoruz ve Fuar gazinolarında sahnelerde parlarken izliyoruz… Bunun gibi başka örnekler de var kitapta. İzmir’in işgal yıllarından başlayıp günümüze kadar getiren 6 öykü ve bu öyküler hep birbirlerine bir şeyler aktararak sürüyor. Bu bütünsellikten kaynaklı sanıyorum “roman gibi” yorumları.</p>
<p><strong>İzmir tercihinin özel bir nedeni var mı?</strong></p>
<p>En başta burası benim şehrim, burada doğdum, büyüdüm ve yaşıyorum. Bilebildiğim, hissedebildiğim pek çok şeyi burada öğrendim. Yani İzmir benim doğal beslenme alanım.  Diğer taraftan Asfalya kurgu hikayelerden oluşsa da, karakterlerin gerçek olay ve kişilerle çok yakın bağları var. Hayatıma değen pek çok insanın izi var kitapta; kimi bir komşudan, kimi bir akraba veya aile çevresinden, kimi okuduğum bir tarih kitabından esinlenme… Bunun yanında “İzmir’le başlamalıyım” gibi bilinçli bir tercihle olmadı ilk kitabın hikayesi, kendiliğinden öyle gelişti diyebiliriz. </p>
<p><strong>Bundan sonrası için masanızda ne var diye sorsak?</strong></p>
<p>Aslında Asfalya henüz çok taze. Daha fazla okunmasını, tartışılmasını isterim. Bu açıdan Asfalya’nın esas hikayesi şimdi başlıyor. Yani bir tarafım hala Asfalya ile meşgul. Ama bunun yanında bir uzun öykü üzerine çalıştığımı söyleyebilirim, günümüzde geçen ama yakın tarihe referansları da olan. </p>
<div id="ad_138" data-pagespeed="true" data-channel="138" data-advert="temedya">Kaynak: <a href="https://www.izgazete.net/izmirin-yuz-yilindan-kalan-oykuler" target="_blank" rel="noopener">İz Gazete</a></div>
<p><a href="https://yazilama.com/izmirin-yuz-yilindan-kalan-oykuler/">İzmir’in yüz yılından kalan öyküler (İz Gazete)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Volkan Algan ile söyleşi: “Yazmayı sürdürdüğüm sürece İzmir orada kendine yer bulur” (Beril Azizoğlu &#8211; Parşömen Edebiyat)</title>
		<link>https://yazilama.com/yazmayi-surdurdugum-surece-izmir-orada-kendine-yer-bulur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beril Azizoğlu, Parşömen Edebiyat]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2023 13:36:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13086</guid>

					<description><![CDATA[<p>Volkan Algan’ın ilk öykü kitabı “Asfalya” Yazılama Yayınevi tarafından yayımlandı. “İzmir Öyküleri” alt başlığını taşıyan kitapta altı öykü bulunuyor. İzmir’in yüklü tarihini ayrı ayrı hikayelerde ama bir bütünün parçaları olarak okuyucuya sunan kitabın öyküsünü Volkan Algan ile konuştuk. Beril Azizoğlu Daha çok gazeteci olarak tanıyoruz sizi. Tarih, sanat, siyaset üzerine yazılarınız, programlarınız ve araştırmalarınız var....</p>
<p><a href="https://yazilama.com/yazmayi-surdurdugum-surece-izmir-orada-kendine-yer-bulur/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;Volkan Algan ile söyleşi:&lt;/div&gt; “Yazmayı sürdürdüğüm sürece İzmir orada kendine yer bulur” (Beril Azizoğlu &#8211; Parşömen Edebiyat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="has-text-align-justify"><em>Volkan Algan’ın ilk öykü kitabı “Asfalya” Yazılama Yayınevi tarafından yayımlandı. “İzmir Öyküleri” alt başlığını taşıyan kitapta altı öykü bulunuyor. İzmir’in yüklü tarihini ayrı ayrı hikayelerde ama bir bütünün parçaları olarak okuyucuya sunan kitabın öyküsünü Volkan Algan ile konuştuk.</em></p>
<p><strong>Beril Azizoğlu</strong></p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Daha çok gazeteci olarak tanıyoruz sizi. Tarih, sanat, siyaset üzerine yazılarınız, programlarınız ve araştırmalarınız var. Öykü yazmaya başlamanız bu sürecin sonucunda mı oluştu? Yoksa küçük yaşlardan beri kağıda notlar alan biri miydiniz?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Hayır, pek öyle biri sayılmam. Ama dediğiniz gibi uzun süredir, çeşitli konularda kalem oynatıyorum. Öykü ise görece yeni bir alan benim için. Edebiyatla ilişkim iyi bir okur olmaya çalışmak üzerine kuruluydu yakın zamana kadar. Yani sadece bunun üzerineydi. İyi bir edebiyat eseriyle karşılaşınca özendiğim, “belki bir gün ben de…” diyerek devam ettiğim anlar olmuştur elbette. Neden şimdi sorusununsa çok özel bir yanıtı yok açıkçası. Belki belirli bir olgunluk seviyesine eriştiğimi düşündüm ve buna güvendim, belki geçmiş dönemlerime kıyasla daha ısrarcı oldum ve çalıştım…</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Arkasında “1977, Lalezar Gazinosu” yazan siyah-beyaz bir fotoğrafla başlıyor ilk öykü Asfalya. kimliksiz bir karakter S. ve miyavlayan bir kedi ile diğer öykülerin ipuçlarıyla buluşuyoruz. Kitabın ikinci öyküsü Miras, 1922 İzmir’ine götürüyor bizi. İzmir’in işgali ve yangına İttihatçı, Osmanlı devrimcisi gazeteci Ali Kemal’le tanıklık ediyoruz. Ama bu coğrafyada sadece Türkler yaşamıyor. Angeliki, Aleksis ve Hristofyas Efendi ile de tanışıyoruz bu öyküde. Diğer öyküler neredeyse bu iki öykünün şifreli kurgusunu çözüyor ama okuyucuya da epey bir iş düşüyor bu kurguyu çözerken. Belli bir öyküleme tekniği kullandınız mı?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Öyküler arasına teyel attım denilebilir; hem birbirlerine bağlılar hem de hafif bir kuvvet uygulayınca ayırmak mümkün. Bir asra yayılan zaman diliminde, İzmir’de, Kemeraltı’nda, Alsancak’ta, Karşıyaka’da geziniyor öyküler ve karakterler. Bir öyküde yan karakter olarak gördüğümüz birisi, birkaç on yıl sonra ve başka bir mekanda hikayenin merkezinde karşımıza çıkıyor. Nikos’u örneğin önce küçük, çelimsiz bir çocuk olarak annesinin elinden tutarken görüyoruz; yirmi yıl sonra Yunanistan İç Savaşı’nda bir gerilla olarak karşımıza çıkıyor. Yahut önce yaşlanmış, elden ayaktan düşmek üzereyken tanıdığımız Meliha Hanım’ı, bir başka öyküde Fuar sahnelerinde parlarken görüyoruz. Kitaptaki altı öyküyü de ayrı ayrı okumak mümkün. Zaman ve mekan arasındaki bu geçişler ve dokunuşlarla ise birbiriyle en alakasız görünen insanlar ve mekanlar arasında bile bir ilişkinin ve sürekliliğin olduğunu göstermek istedim. Bu düşünce beni çok heyecanlandırıyor ve yaşama sevincimi artırıyor. Bugün oldukça atomize olmuş, herkesin kendini kabuğuna çekilmiş göründüğü toplumsal durumumuzda bu gerçeği hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum. <em>Asfalya</em> adını da bu yüzden seçtim: Basit bir etimolojik mirasın ötesini ifade ettiği için.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Arjantinli yazar Julio Cortazar, 1970 yılında <em>Casa de las Americas</em>dergisinin 10. yıl sayısına yazdığı “Öykü Üzerine” başlıklı yazısında öyküyü fotoğrafla, romanı ise sinemayla karşılaştırmanın uygunluğundan ediyor: “Bir film öncelikle roman tarzında açık bir sınırlama iken, bir fotoğraf önceden tasarlanmış tutumlu bir sınırlamayı gerektirir; bu kısmen kameranın kapsadığı sınırlı alan yüzünden böyledir, kısmen de fotoğrafçının bu kısıtlılığı estetik olarak kullanma biçiminden.” Cortazar’ın bu karşılaştırmasına katılıyor musunuz? Öykülerinizin ritmi ve sınırı yani durması gereken yeri belirlerken nelere dikkat ettiniz veya ediyorsunuz?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Evet, Cortazar’ın benzetmesi gerçeğe çok yakın. Birkaç şey daha ekleyebilirim bu ayrıma dair… Romanda olaydan çok, karakter önem kazanıyor. Olay, karakteri tanımamız ve onun tecrübesini deneyimlememiz için bir zemin görevi görüyor aslında. Öyküde ise karakter bulmak zordur. Öyküdeki kişi “bizim adımıza”, o an, orada olmalıdır. Romanda karakter(ler)in gözünden deneyimleriz yaşananları, öyküde ise kendi gözümüzle görmeye daha yakınızdır. Roman sempatiye, öykü empatiye yakın geliyor bana. Öyküde kendimizi daha özgür hissedebiliriz bu nedenle. Cortazar’ın benzetmesine dönecek olursak, bir fotoğraf karesi –bu sadece bir portre bile olsa– sayısız yorum ve çağrışıma müsaade eder; ama bir film üzerine konuşacaksak burada en azından bazı referanslarda ortaklaşmak gerekiyor. İşte öykü ve roman da biraz böyle. Bunlar genelleme tabii. İki tür arasında kalan çok sayıda eser bulmak mümkün.</p>
<p class="has-text-align-justify">Sorunun ikinci kısmı içinse… Elbette yazının bir de mühendislik kısmı oluyor. Fakat bu çok dinamik bir süreç benim için. Baştan “çıkış noktası-varılacak yer ve hız sınırı” belirlemiyorum. Biraz da yazdıkça kendi ritmini ve yolunu buluyor kalem.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Bir çay molası gibi <em>Olympos</em> adlı öykü, hatta koronun varlığı ile müzikli bir çay arasına dönüşüyor. Sovyet yazar ve politikacı Anatoli Lunaçarski, <em>Sanat ve Edebiyat Üzerine</em> adlı kitabında “Antik çağların büyük gerçekçi sanatında düşünceler somut dışavurumları içinde sunulur; ölüm, ölümsüzlük, ölümlülüğü ortadan kaldırmaz, bütünsellik tek boyutlu olmadığı gibi tek anlamlı da değildir. Eski Yunan ve Roma sanatı gerçekliği nesnel olarak yansıtmaya çabalıyordu” diyor. <em>Olympos</em> adlı öyküyle gerçekliği, devrimci Nikos karakteriyle, nesnel olarak yansıtmaya mı çalıştınız?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Mitoloji, insanlığın toplumsal yaşantısının ve dönüşümlerinin belirli semboller ve karakterler aracılığıyla dile getirilmesinden ortaya çıkıyor. Toplumsal hafıza bu sayede, dönüşerek de, nesiller boyu aktarılıyor. Titanlar ve Olimposlu tanrılar arasındaki mücadele, anaerkiden ataerkiye dönüşümün bir ifadesi aslında. Herakles bu mücadelede önemli roller oynamış bir yarı tanrı. Herakles en emekçi tanrı diye geçer ve Olimposlu tanrıların en büyüğü olan Zeus’un bir ölümlüden olan gayrimeşru çocuğudur. Herakles hayatı boyunca gerçekleştirdiği görevlerle aslında medeniyetin önünü açar: Tarlaları ekilebilir hale getirir, yabani hayvanlarla mücadele ederek insanların güven içinde yaşamasını sağlar, su yollarının güvenliğini sağlayarak ticareti mümkün kılar vs… Dikkat edilirse bunlar doğanın evcilleştirilmesi sürecidir. Yani Zeus, başında durduğu düzeni aslında Herakles’e borçlu. Ancak tüm bunlara rağmen Zeus’un kıskanç karısı yüzünden çekmediği kalmaz. (Tabii mitolojinin de ataerkiyle şekillendiğini unutmayalım, tüm suç yine kaprisli bir kadına atılıyor.) Böyle olunca modern işçi sınıfı ve Herakles’in maceraları arasında bir yakınlık gördüm. Nikos’un İzmir göçmeni bir işçi olarak iç savaşta kendini Olimpos’ta bulması, röportajın başında bahsettiğim ilişkiselliği hem coğrafi olarak yayma hem de mitolojiye kadar esnetebilme olanağı sağladı. Böylece bu iki öyküyü içine geçirdim.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-44467 jetpack-lazy-image jetpack-lazy-image--handled" src="https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?resize=439%2C444&amp;ssl=1" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" srcset="https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?w=585&amp;ssl=1 585w, https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?resize=296%2C300&amp;ssl=1 296w, https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?resize=88%2C88&amp;ssl=1 88w, https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?resize=79%2C80&amp;ssl=1 79w" alt="" width="439" height="444" data-attachment-id="44467" data-permalink="https://parsomenedebiyat.com/2023/01/04/volkan-algan-ile-soylesi-yazmayi-surdurdugum-surece-izmir-orada-kendine-yer-bulur/volkan-algan-fotograf/" data-orig-file="https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?fit=585%2C592&amp;ssl=1" data-orig-size="585,592" data-comments-opened="1" data-image-meta="{&quot;aperture&quot;:&quot;0&quot;,&quot;credit&quot;:&quot;&quot;,&quot;camera&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;created_timestamp&quot;:&quot;0&quot;,&quot;copyright&quot;:&quot;&quot;,&quot;focal_length&quot;:&quot;0&quot;,&quot;iso&quot;:&quot;0&quot;,&quot;shutter_speed&quot;:&quot;0&quot;,&quot;title&quot;:&quot;&quot;,&quot;orientation&quot;:&quot;0&quot;}" data-image-title="Volkan-Algan-fotograf" data-image-description="" data-image-caption="" data-medium-file="https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?fit=296%2C300&amp;ssl=1" data-large-file="https://i0.wp.com/parsomenedebiyat.com/wp-content/uploads/2023/01/Volkan-Algan-fotograf.jpg?fit=585%2C592&amp;ssl=1" data-recalc-dims="1" data-lazy-loaded="1" /><figcaption class="wp-element-caption">Volkan Algan</figcaption></figure>
</div>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Kitabın dördüncü öyküsü <em>Tereddüt</em>’de Türk, Rum, Müslüman halklarının bir arada yaşadığı İzmir’de bu kez Balkan göçmeni bankacı Hikmet Bey ile tanışıyoruz ki yine sınıfsal kimliği ve fuar şarkıcısı Meliha Hanıma sevdalanması ile Sabahattin Ali’nin <em>Kürk Mantolu Madonna</em> kitabındaki Raif Efendi’ye götürüyor bizi. Bu benzerlikle ilgili ne söylersiniz? Ek bir soru, hangi edebiyatçılar ilginizi çekiyor veya kitaplığınızda en çok hangi yazarların öyküleri var?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Evet, ikisinde de bir baba meselesi var. Baba özgün karakteriyle bir bireyi değil, bir devri, anlayışı, yaşam felsefesini temsil ediyor. Bu açıdan bakınca Hikmet Bey ve Raif Efendi arasında benzerlik bulmak mümkün. Hikmet Bey’in babası, Osmanlı’nın son günlerine şahit olmuş, büyük acılar çekmiş, yerinden yurdundan edilmiş ve en nihayetinde yeni Cumhuriyet’te yaşamını yeniden kurmuş birisi. Ve bir 19. yüzyıl insanı. Hikmet Bey’se 20. yüzyılı temsil ediyor. Bu uzun sayılabilecek öykü bir aşk hikayesini konu edinse de, arka planında evlilik kurumu ve güvenli/risksiz ve kurallı küçük burjuva yaşamına dönük değişen zamanın getirdiği tehditler, yeni ahlaki değerler, erkeğin toplumdaki rolü gibi meseleler var.</p>
<p class="has-text-align-justify">Sorunun ikinci kısmı için pek çok isim sayılabilir ama Orhan Kemal ve Çehov benim için en güçlü referans noktaları diyebilirim. Onların sanata ve topluma yaklaşımının, bugüne özgü biçim ve içerikle güncellenmek kaydıyla, hâlâ geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong><em>Vuslat</em></strong><strong> adlı öykü, anlatıcı bakış açısından çıkıyor. Yaşama veda etmek üzere olan Hikmet Bey’in karısı Leyla’nın ağzından, geçmişle yaptığı son muhakemeyi dinliyoruz. Diğer öykülerde karakterlerin iç yolculuklarına pek yer vermezken bu öyküde verme nedeniniz neydi?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Leyla Hanım’ın hakkını teslim etmek, sesini duyurmak istedim sanırım. Sonuçta ailesi için, kendi değer yargıları gereği, ya da kim bilir belki de çaresizlikten, yahut tüm bunlar nedeniyle, yaşamından, gururundan taviz vermek zorunda kalmış bir kadın. Pek çok örnekte olduğu gibi.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Kitaptaki son öykü <em>Yemek </em>için de burjuvazinin oburluğu üzerine bir “güzelleme” diyebilir miyiz?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Evet, tırnak içinde “güzelleme” denilebilir. Burjuvazinin doymak bilmez açlığı ve bunun çekiciliğine kapılanlar üzerine…</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Öykülerdeki karakterler, karakterlerin toplumsal konumları, tıpkı coğrafyada yaşayan halklar gibi gerçek: Fuar gazinolarında şarkıcılık yapan Meliha Hanımın yaşlılığındaki yalnızlığı, yardımcısı Melek Hanımın bakım evindeki sonu, suya sabuna dokunmayan bankacı Hikmet Bey’in karısı Leyla ve Meliha Hanımla ilişkisi, eski ittihatçı ve Osmanlı devrimcisi gazeteci kimliğinin ardında bir istihbaratçı olan Ali Kemal, arkadaşı Aleksis ile evlenen gizli aşkı, Yunan işgalinde hangi tarafı tutacağını şaşıran Anjeliki’nin her dönem kadına atfedilen anne olma kimliği… Aslında okurken pek çok bağlantı kuruyoruz. Bir arada uyum içinde yaşayan insanların savaş sonrasına mübadeleyle neler yaşayabileceğine kadar düşünüp sorgular hale geliyoruz. Tarihimizde mübadele yeterince sorgulandı mı sizce?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Konunun uzmanı değilim, önce bunu belirtmek isterim. Ama kitap yazım sürecinde öğrendiklerimden edindiğim izlenim kadarıyla söyleyeyim, mübadele meselesi üzerine Yunan tarafında çok daha fazla kafa yorulmuş. Bu orantısızlık da tuhaf değil, çünkü mübadelenin Yunanistan üzerinde, bizimkiyle kıyaslanmayacak kadar güçlü etkileri olmuş. Bir kere bunun çok basit bir nedeni var: Buradan giden nüfusun Yunanistan’ın o günkü nüfusuna oranı neredeyse 1/3, belki de daha fazla. Türkiye’ye gelenlerle kıyaslanmayacak bir oran bu. Sonrasında da iki ülkenin zamanı çok farklı akıyor: Türkiye iç savaşını bitirmiş, işgali savuşturmuş, cumhuriyeti kurmuş, görece istikrara kavuşmuş bir ülke olarak yoluna devam ederken, Yunanistan uzun yıllar darbeler, işgaller, iç savaş gibi meselelerle uğraşıyor. Buradan giden Rumlar ve yerleşik Yunanlar arasında ciddi kültürel ve sınıfsal farklar var; Türkiye’ye gelenler ve Anadolu’daki Türkler arasında böyle dramatik ayrımlar yok. Dolayısıyla Yunan tarafı yaşananların nedenleri üzerine daha fazla tarihe referansla tartışıp, anlamaya çalışmış ve bu tartışmalar bir ucundan hep Türkiye’ye bağlanmış. Türkiye’deyse çok travmatik bir konu değil mübadele. Öyleyse de eski kuşaklar yenilere bu travmayı aktarmamayı seçmiş.</p>
<p class="has-text-align-justify">Tabii bunlar “gerçekte ne yaşandı bir anlayalım” denilerek çözülecek meseleler değil. Bu, işin sadece bir tarafı. Bir kere çok politik bir konu bu. Ege’nin iki tarafı da, gerektiğinde halkları düşmanlaştırmayı bir enstrüman olarak kullanmaktan çekinmeyen burjuva siyasetçiler tarafından yönetiliyor. İki ülke arasında çok yakın ilişkilerin kurulduğu dönemler de oldu tarihte, ama işte görüyoruz, bu düzenin egemenlerinin ihtiyaçları doğrultusunda bir çırpıda gözden çıkarılabiliyor her şey.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Günümüzde edebiyat, günceli yakalayabiliyor mu?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Sevdiğim ve takip ettiğim isimler var ama bir bütün olarak güncel edebiyatı yakından izlediğimi söyleyemem; ama sorunuza “mutlaka yakalamalı” diye yanıt vermek isterim. Ölmemek ya da yaşadığını sanan bir zombiye dönüşmemek için yakalamalı! Bugün büyük yazarlar diye andığımız isimlere bakınca bunların ortak özellikleri tam da bunu becermiş olmaları. Dostoyevski, Çehov, Saramago, Marquez… Bizden Orhan Kemal, Sait Faik, Yaşar Kemal…</p>
<p class="has-text-align-justify">Edebiyatın konusu hep insan, bu değişmez. İnsanı kapalı devre bir varlık olarak mı, yoksa kendisinden çok daha büyük toplumsal ilişkilerin bir parçası olarak mı ele alacağız, bence mesele burada düğümleniyor. “Gerçek” olan hangisi? Ben modası hiç geçmeyen “gerçekçilik” tartışmasını da böyle görüyorum. Güncellik meselesini biraz bu gerçekçilik tartışmasıyla da ilgili saydığım için buraya girdim. Genelde bunun bir üslup tartışması olduğu sanılır, oysa bir yaklaşım meselesi, hayata, insana. İnsanın toplumsal ilişkilerin bir parçası olduğu gerçeği fantastik bir öyküyle de anlatılabilir pekala…</p>
<p class="has-text-align-justify">Tarih boyunca sanat/edebiyat, özel dönemleri saymazsak, hayattaki dönüşümü geriden takip etmiş. Bu biraz da aydın garanticiliğinden kaynaklanıyor sanırım. Şu anda da edebiyatın, hayatın değişim hızının gerisinde kaldığını düşünüyorum. Sinemamız bu açıdan edebiyattan daha ileride bana kalırsa.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Günümüzde yazarak para kazanmak imkansıza yakın. Emeğin sömürüldüğü bu kapitalist düzende edebiyatta, toplumsal çürüme ile hem niceliksel hem de niteliksel olarak bir erozyon var mı?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Öykü, roman vs. yazarak geçimini sağlamak bana pek sempatik gelen bir düşünce değil. Keşke böyle olsa dediğim bir şey de değil açıkçası. Elbette gün içinde posası çıkana kadar çalışmış birisinden yazmaya zaman ve enerji ayırmasını beklenemez. Bence bu korkunç emek sömürüsünün ortadan kalkması, insani çalışma koşulları lazım hepimize. Böyle olduğunda pekala insanlar hem üretim süreçlerinin bir parçası olabilir hem de yazabilir. Hatta daha iyi yazabilir. İşte bu sağlanamadığında –ki bu düzende sağlanamadığı çok açık– edebiyat da birtakım profesyonellerin ya da çalışmadan yaşama lüksüne sahip olanların işi haline gelir. Yazarların maaşı ya da geliri nereden gelirse edebiyat da ona göre şekillenir. Yaşadığımız biraz da bu.</p>
<p class="has-text-align-justify"><strong>Bundan sonrası için Volkan Algan’ın masasında neler var? İzmir üzerinden öyküler yazmaya devam edecek misiniz?</strong></p>
<p class="has-text-align-justify">Yazmayı sürdürdüğüm sürece İzmir orada kendine yer bulur. Ama aklımda bugünde geçen bir novella yazma fikri var. Şimdilik bu kadar söylemiş olayım.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://parsomenedebiyat.com/2023/01/04/volkan-algan-ile-soylesi-yazmayi-surdurdugum-surece-izmir-orada-kendine-yer-bulur/" target="_blank" rel="noopener">Parşömen Edebiyat</a></p>
<p><a href="https://yazilama.com/yazmayi-surdurdugum-surece-izmir-orada-kendine-yer-bulur/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;Volkan Algan ile söyleşi:&lt;/div&gt; “Yazmayı sürdürdüğüm sürece İzmir orada kendine yer bulur” (Beril Azizoğlu &#8211; Parşömen Edebiyat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şimdi, hemen konuşmak zamanı&#8230; (Mine G. Kırıkkanat)</title>
		<link>https://yazilama.com/simdi-hemen-konusmak-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet Gazetesi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2022 15:31:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasal Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13113</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasimizin sürekli tehdit altında olması herkesi rahatsız ediyor. Yıllardır “Bu seçimde kurtuluyoruz” söylemi can sıkıcı bir hale geldi. İktidarlar geç de olsa değişiyor; yolsuzluk, arsızlık, kötü yönetim değişmiyor. Sorumluluğu kimseye fatura edemediğimiz gibi, bir ömür boyu siyaset yapan aktörlerden de kurtulamıyoruz.  “Şimdi konuşmanın zamanı değil, hele bu AKP’den kurtulalım, sonra bakarız” dersek, geçmişte yaşadıklarımıza benzer...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/simdi-hemen-konusmak-zamani/">Şimdi, hemen konuşmak zamanı&#8230; (Mine G. Kırıkkanat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Demokrasimizin sürekli tehdit altında olması herkesi rahatsız ediyor. Yıllardır “Bu seçimde kurtuluyoruz” söylemi can sıkıcı bir hale geldi. İktidarlar geç de olsa değişiyor; yolsuzluk, arsızlık, kötü yönetim değişmiyor. Sorumluluğu kimseye fatura edemediğimiz gibi, bir ömür boyu siyaset yapan aktörlerden de kurtulamıyoruz. </em></p>
<p><em>“Şimdi konuşmanın zamanı değil, hele bu AKP’den kurtulalım, sonra bakarız” dersek, geçmişte yaşadıklarımıza benzer şeyler yaşamaya devam ederiz. Ülkelerin tarihlerinde suskunluklar; ne büyük savaşları engelleyebilmiş ne sorunları çözebilmiştir. Zor durumlarda eleştiri ve özeleştiriden korkmamalı, sorunların üzerine gitmeliyiz.</em></p>
<p><em>Bunu başarmanın yolu, eleştirdiğimiz yöntemlerden kaçınarak topluma bir alternatifin var olabileceğini göstermekten geçiyor. </em></p>
<h3>VAR İLE YOK ARASINDA, SOSYAL DEMOKRASİ HAYALİ</h3>
<p><em>Demokratik olmayan bir parti nasıl getirebilir ki demokrasiyi? Değişim için göreve talip olanlar, değişimi kendi üzerlerinde topluma göstermek zorundadır. Kendini değiştiremeyen, yenileyemeyen bir parti; toplumu, devleti, düzeni nasıl değiştirebilir, yenileyebilir ki?</em></p>
<p><em>Demokratik mekanizmalar kurmadan, karar mekanizmalarını en küçük yerel düzeyden başlayarak yurttaşlara açmadan, her düzeyde denge ve denetim mekanizmaları oluşturmadan hiç kimseye güvenilemez. Sorunlarımızdan kurtulmak için her düzeyde tek adam yönetimlerinden ve yönelimlerinden kurtulmamız gerekiyor.</em></p>
<p><em>Bu kitapta, sosyal demokrat partiler içinde edindiğim deneyimlerden, gözlemlerden çıkardığım dersleri paylaşmak istiyorum. Bu deneyimleri paylaşmayı neden önemsediğimi, mesleğimi yaparken yaşadığım bir anıyla aktarmak istiyorum:</em></p>
<h3>SORUN NASIL YARATILIR, NASIL ÇÖZÜLÜR?</h3>
<p><em>Düzce Üniversitesi’nin inşaatını bitirmiş, kabul aşamasındaydık. Binanın bodrumunda sıva çatlağı görülmüş ve tutanağa yazılmıştı. Çatlak tamir ediliyor ama tekrar çatlıyor, insanlar geriliyordu. Üç ay geçmiş, sorun çözülmüyor, Düzce gazeteleri yeni binada çatlak olmasını haberleştiriyorlardı. Süre uzayınca benim de dahil olduğum geniş katılımlı bir heyetle, yaklaşık yirmi kişi çatlağın başında buluştuk. Herkes gergindi. Çatlağa bakıyorduk, kimse yorum dahi yapmıyordu. “Çatlağı açalım” dedim. Zaten gergin olan ortam iyice buz kesti. Aletler geldi, çatlak açılmaya başlandı. Çatlağın arkasında ne olduğuna bakacaktık. Betonarme imalatını da takip ettiğim için çatlak açılırken bulunduğu yerin iki binanın birleşimi bir dilatasyon (genleşme) noktası olduğunu anladım. Herkes rahatladı, sıva çatlağı açıldıkça betonarme kirişler ortaya çıkıyor, derz görünüyordu. Üç aylık bir gecikmeyle gerçeği ortaya çıkarıp sorunu çözmüştük.</em></p>
<h3>YÜZLEŞMEKTEN KORKMAYALIM</h3>
<p><em>Sonrasında neden çalışanlar ve kontrol edenler bu çatlağı baştan açıp bunun bir sorun olarak büyümesini engellemedi diye sorguladığımda vardığım sonuç; insanların çatlağın arkasından çıkabilecek sorunla yüzleşmek istememeleri oldu. Çatlağı kapatmaya çalıştılarsa da başaramadılar çünkü iki bina, ağırlıklarının farklılığından dolayı farklı oturma yapmaya devam ediyordu.</em></p>
<p><em>Gerçekle yüzleşmek, insanoğlu için her zaman zor olmuştur. Karşılarına neyin çıkacağını bilememek, gelecekle bağlantı kuramamak, mevcut durumun değişimini zorlaştırmıştır.</em></p>
<p><em>Kendisini topluma karşı sorumlu hissedenlere düşen görev, çatlağı açıp içindekileri görmek ve toplumla paylaşmaktır. O zaman toplumda güven ortamı yeniden kurulur ve gelecek yönlendirilir. Çatlağı açma iradesi ortaya konulduğunda görülecektir ki çözüm gözümüzün önündedir.</em></p>
<p><em>Daha fazla vakit kaybetmeden gelin hep birlikte çatlağı açalım.</em></p>
<p><em><strong>Aykurt Nuhoğlu*</strong></em></p>
<h3>GÖRÜLMEYEN YANLIŞTAN DÖNÜLMEZ!</h3>
<p>Yukarıdaki satırların yazarı<strong> Aykurt Nuhoğlu,</strong> benim sosyal demokrat kimliğine, dürüst kişiliğine ve toplumsal çıkarı daima önde tutan çalışkanlığına kefil olabileceğim ender politikacılardan biridir. SHP ve CHP’de uzun yıllar ilçe başkanlığı yapan Nuhoğlu, Kadıköy Belediyesi’nde çok iyi işler çıkarmasına rağmen; CHP merkezinin de ilişkide olduğu çıkar odaklarının halkı soymasını önleyen bir ihale sistemi kurduğu, yani yolsuzluğun önüne geçtiği için <strong>Kemal Kılıçdaroğlu</strong> ile ters düştü ve Kadıköy Belediye Başkanlığı’na ikinci kez aday gösterilmedi. Başka bir deyişle, zaten tüm CHP’nin önünü tıkayan üst yönetim tarafından dürüstlüğü nedeniyle hakkı yenildi, kızağa çekildi. </p>
<h3>İDEOLOJİK OMURGASI OLAN KİTAP  </h3>
<p>Aykurt Nuhoğlu, hayatını politikadan kazanmayan, politikayı ideolojik anlamda halk için, yurt için yapan başarılı bir iş insanı olup, kimseye eyvallahı olmadığı için de Türkiye’de sözde sosyal demokrat partilerin niçin sosyal ve demokrat olamadıklarını ortaya koyan müthiş bir kitap yazdı.</p>
<p>Gerek SHP’nin yanlışlarını gerekse CHP’deki<em> “tıkaç”</em> yönetimi adıyla, sanıyla, ortak oldukları yozluk ve yolsuzluklarla ortaya koyan bu kitabın henüz tek okuru benim. Ve böylesi sağlam bir özeleştiri, çünkü partinin içinden pek çok vicdanlı insanın paylaşacağı eleştirilerle yetinmeyip çözümler öneren kitabın; yaşadığımız günlerde en gerekli ve yapıcı bir yol haritası olacağını düşünüyorum. Umarım cesur bir yayınevi, Aykurt Nuhoğlu’nun bu çok önemli, çünkü ideolojik omurgası olan kitabını yayımlar. </p>
<hr />
<p><em>* İnşaat Mühendisi (İ.T.Ü. 1984)</em></p>
<p><em>  Kadıköy Belediye Başkanı (2014-2019)</em></p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/simdi-hemen-konusmak-zamani-2008698" target="_blank" rel="noopener">Cumhuriyet Gazetesi</a></p>
<p><a href="https://yazilama.com/simdi-hemen-konusmak-zamani/">Şimdi, hemen konuşmak zamanı&#8230; (Mine G. Kırıkkanat)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Volkan Algan ile Asfalya kitabı üzerine (Emre Falay/Özkan Öztaş &#8211; soL Portal)</title>
		<link>https://yazilama.com/volkan-algan-ile-asfalya-kitabi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Falay, Özkan Öztaş, soL Portal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Oct 2022 13:18:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://yazilama.com/?p=13080</guid>

					<description><![CDATA[<p>soL yazarlarından Volkan Algan&#8217;ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan öykü kitabı Asfalya&#8217;yı yazarla soL okurları için konuştuk. EMRE FALAY-ÖZKAN ÖZTAŞ &#160; Türkçeye başka dillerden giren kelimelerin hemen hemen her birinde bir başka hikaye mevcut. Bazen mübadeleler bazen de mücadeleler dile bir çok yeni kavram ya da kelime kazandırıyor. Hatta bazen bir kelimeden yola çıkarak sohbetin konusunu, mekanını...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/volkan-algan-ile-asfalya-kitabi-uzerine/">Volkan Algan ile Asfalya kitabı üzerine (Emre Falay/Özkan Öztaş &#8211; soL Portal)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>soL yazarlarından Volkan Algan&#8217;ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan öykü kitabı Asfalya&#8217;yı yazarla soL okurları için konuştuk. EMRE FALAY-ÖZKAN ÖZTAŞ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkçeye başka dillerden giren kelimelerin hemen hemen her birinde bir başka hikaye mevcut. Bazen mübadeleler bazen de mücadeleler dile bir çok yeni kavram ya da kelime kazandırıyor. Hatta bazen bir kelimeden yola çıkarak sohbetin konusunu, mekanını ya da sınırlarını hatta içeriğini kestirmek mümkün hale gelebiliyor. </p>
<p><strong>Asfalya</strong> kelimesi de bunlardan biri. </p>
<p>Memleketin daha çok batı yakasında denk geldiğimiz bu kelime mübadele öncesinden kalma bir kelime. Yani elektriğin memlekete gelişinden sonra Rumların ve Yunanların <strong>İzmir</strong>&#8216;den göç etmelerinden hemen önce. Elektrik sigortası manasına gelen asfalya kelimesi kitabın adını, içeriğini ve çerçevesini tarif ediyor biraz da. Tıpkı izi sürülen kelimelerin kendisi gibi <em>Asfalya</em> adından başlayarak selamlıyor okuyucuyu. </p>
<p><strong>Volkan Algan </strong>adına soL okurları aşina. Uzun süredir soL Haber Portalı&#8217;ndaki üretimleriyle tanıdığımız Algan, şimdi <a href="https://haber.sol.org.tr/haber/yazilama-yayineviden-yeni-oyku-kitabi-asfalya-izmirin-bir-asirlik-oykusu-350682">&#8220;İzmir Öyküleri&#8221; alt başlığını taşıyan kitabı Asfalya ile okuyucunun karşısında.</a> </p>
<p>Asfalya, okuyucuya üzerine çalışılmış, emek verilmiş ve eski ifade ile &#8220;ince eleyerek&#8221; dokunmuş bir öykü kitabı olduğunu hissettiriyor ilk bakışta. İzmir&#8217;den ve denizin öte yakasından öyküler ile iki yakamızı bir araya geliyor Asfalya&#8217;da. Yazarın bu ilk kitabını kendisi ile soL okurları için konuştuk.</p>
<h1>&#8216;Edebiyat eksikse yaşam, insani özelliklerinden kaybediyor&#8217;</h1>
<h3>Seni daha çok siyasi gündemler üzerine kaleme aldığın köşe yazılarıyla tanıdı soL okurları. Bir öykü kitabı ile karşılarına çıkman şaşırttı mı sence? Edebiyatla ilişkini biraz anlatır mısın?</h3>
<p>Evet, şaşıranlar oldu. Ama yakın çevrem edebiyatla ilişkimi bildiği için onlar bir gün benden bu alana dönük üretim bekliyorlardı. </p>
<p>Aslında benim ilk sorgulamalarımda, insanı tanıma arayışımda, dünyada olan biteni anlamlandırma çabamda edebiyat önemli bir rol oynadı; hatta giderek politikleşmemdeki itici güçtü. Yoğunluğu dönem dönem değişse de edebiyatla mesaim hep devam etti.</p>
<p>Edebiyat eksik kaldığında yaşam, insani özelliklerinden kaybediyor bana kalırsa. Dolayısıyla edebiyatla içli dışlı olmayan bir siyasi pratik için de benzer bir şey söyleyebilirim. Şiiri, romanı, öyküsü olmayan bir mücadele düşünemiyorum. Sanat, edebiyat bir lüks, “olmazsa da olur ama olursa daha güzel olur” denilecek bir fazlalık değil, ihtiyaç bana göre. </p>
<p>Köşe yazılarından, öykülere… kısmına gelecek olursam: Bunları birbirinden bir yere kadar ayırabiliyorum. Hayat bir bütün, onu oluşturan parçalar hayatımızın çeşitli dönemlerinde farklı ağırlıklar kazanabiliyor. Üstelik gazetecilik, öykücülüğü besleyemeye çok uygun bir meslek. Bu durumun ilerideki çalışmalarımda daha fazla kendini göstereceğini düşünüyorum. Her gün öyle olaylara şahit oluyoruz ki aslında hikaye Kaf Dağı&#8217;nın arkasında falan saklı değil; hemen gözümüzün önünde, yeter ki oraya doğru bakmasını bilelim. </p>
<h3>Peki öykü? Bu tür nasıl şekillendi zihninizde?</h3>
<p>Öykünün kendine has özelliklerini, imkanlarını, lezzetini keşfetmem, ilk gençliğinden itibaren edebiyatla içli dışlı olmuş biri olarak nispeten geç bir dönemime denk geliyor. Roman, hep daha ön plandaydı bende. Hatta edebiyat demek roman demekti. Belki beni öykü yazmaya iten nedenlerden biri de görece geç tanışmanın getirdiği bu heyecan oldu. </p>
<p>Öykü ve roman karşılaştırması hep yapılır, hatta insanlar birini kendine daha yakın da görebilir, bunda bir acayiplik yok. Ama &#8220;hangisi daha değerli&#8221; yanlış bir soru. Söylediklerimden böyle bir kıyas çıkmasın. İkisinin de işlevi ayrı bana göre ve birbirinin yerine konmamalı.</p>
<h1>&#8216;Bir kitap fikriyle başlamadım&#8217;</h1>
<h3>Peki roman demişken biçime ilişkin ek bir soru: Ele aldığın hikâyeler bütününü neden bir roman olarak kurgulamayı tercih etmedin? Anlatılanla anlatım biçimi arasındaki ilişkide neyi gözettin?</h3>
<p>Bu soruya yanıt vermek için kitabı ortaya çıkaran sürecin başlangıcına kısaca değinmek gerekiyor. Asfalya adlı öyküyü -kitabın ilk öyküsü- değerlendirmesi için Tolga Binbay’a yolladığımda bana bu öyküdeki karakter ve olay çeşitliliğinin, gezindiği zaman diliminin genişliğinin öykü türünün sınırlarını zorladığını, burada işlemeye devam etmemin iyi olacağı bir malzeme olduğunu söyledi. Benim de aklıma yattı bu fikir. Sonra kimi taslak, kimi bitmiş halde olan üzerinde çalıştığım diğer öyküleri bir kenara bırakıp bu yönde çalışmaya başladım. Dolayısıyla bir kitap fikriyle başlamadım aslında. Sonuçta bir ilk kitap olmanın getirdiği eksiklikleri elbette taşıyan ama fikrini paylaşma nezaketini gösterenlerden aldığım motive edici geri dönüşlere bakarak da söyleyecek olursam, beni de tatmin eden bir ürün çıktı ortaya. </p>
<p>“Neden romanı tercih etmedin” sorusu aslında beni memnun etti, çünkü kitabın kafamdaki amaca hizmet ettiğini düşündürttü bana. Çünkü kitabı kurgularken hem insanların birbirlerinden ayrı görünen öykülerini anlatmak, hem de bu öykülerin bir araya gelmesinin nasıl da kentin bir asırlık manzarasına hizmet ettiğini göstermek istedim. O yüzden kitaptaki öyküler hem kendi başlarına başlayıp bitiyor; hem de peşi sıra dizilince birbirine dokunarak, birbirinin içinden geçerek ortak yaşanmışlığı göstermeye çalışıyor. Bunun romanı anıştırmasının nedeni öykülerin birbiriyle iletişim halinde olması ve bahsettiğim bütünlük arayışı. Fakat roman için daha farklı şeyler gerekiyor, aklımdaki bu değildi.</p>
<h1>&#8216;Yazar yaşadığı şehirle canlı bir bağ kurmalı&#8217;</h1>
<h3>Kitabın adı Asfalya. Yani biraz da &#8220;İzmirlilerin&#8221; bildiği bir isim. İzmir&#8217;deki Rum ve Yunan izlerinin bir devamı niteliğinde. Neden Asfalya? Bir de İzmir senin hayatında nereye denk düşüyor? Kitabın merkezinde bu şehrin öne çıkmasındaki etmenler nelerdi?</h3>
<p>Neden Asfalya ismini tercih ettiğimi kitabı okuyanlara bırakalım bence. Buraya kadar söylediklerimde bazı ipuçları var zaten.</p>
<p>“İzmir hikayeleri” yazmış olmaksa bir tercih değildi benim açımdan. Orhan Kemal neden Çukurova’yı anlatarak başladıysa yazmaya; Orhan Veli neden İstanbul şairiyse, Dostoyevski niye Petersburg’u anlatıyorsa kitaplarında ben de o yüzden İzmir’i anlattım. Kendimi bu isimlerle kıyaslamıyorum elbette, bunu söylemeye bile gerek yok, ama mekanizma aynı bana göre. Nereden besleniyorsa insan; nerenin havasını teneffüs edip, suyunu içiyorsa oradan başlıyor her şey. Yazarların (henüz kendimi böyle ifade etmekten imtina etsem de) yaşadıkları şehirle canlı bir bağ kurması gerekiyor. Doğal olanın bu olduğunu düşünüyorum. </p>
<p>İzmir özellikle AKP’li yıllarda çok fazla tartışma konusu edilen bir kent oldu. Bunun anlaşılır nedenleri var. Ama aslında çok da derinliği olmayan, çoğu zaman sloganlara sıkışmış bir ilgi maalesef bu. İzmir’in tarihiyle, bugünüyle yeterince tanındığını, burada yaşayanlar için bile, sanmıyorum. İzmir bugün neden böyle bir şehir -her nasılsa artık- yanıtı bugünde olduğunu kadar dünde saklı. Hatta biraz da Selanik’te, Atina’da, Balkanlar&#8217;da saklı. Çünkü dünüyle, bugünüyle; Osmanlısıyla, Cumhuriyetiyle; gideniyle geleniyle bir göçmen şehri İzmir. Eğer bir kent kültüründen bahsedecek ve buna Türkiye’deki en yakın şehirlerden biri İzmirse, bu durum şehrin tarihiyle, coğrafyasıyla doğrudan ilgili. Bunu da biraz hissettirmeye çalıştım kitapta.</p>
<h3>&#8220;Tarih bizde hiç turistik bir konu haline gelmemişti&#8221; diyorsun Asfalya öyküsünde. Kitap boyunca karakterlerle birlikte tarihin izini sürerken geçmiş ile bugün arasında kurmak istediğin ilişki neydi? </h3>
<p>Mesele şu ki Türkiye&#8217;nin tarihsel tartışmalarıyla, mevcut düzeninin sorunları (dolayısıyla insanların güncel meseleleri) o kadar iç içe ki, bunlar bir yerden birbirine dokunmadan edemiyor. Bu bizim gerçekliğimiz. O yüzden siyasi/toplumsal/tarihsel olanla, sanatsal olanın içine geçmesi için çok doğal bir ortam var burada. Bana bunun aksini yapmak daha zor geliyor: Yani toplumsal olanla bağını kurmadan bir sanatsal üretim yapmak için bayağı iradi bir çaba gerekiyor bu ülkede. </p>
<h3>Asfalya S.&#8217;den, Nikos&#8217;tan, Ali Kemal Bey&#8217;den, Angeliki&#8217;den, Selini&#8217;den, Meliha ve Melek Hanımlardan yana duruyor. Kitaptaki son öyküde &#8220;insan basit bir canlıdır, hepsi yemek peşinde&#8221; diyen borsa müdürü Vehbi Bey&#8217;e rağmen sıradan insanın yaşamının karmaşık, çelişkili, ama değişen, hayatı ellerine almaya hazır yönüne de vurgu yapıyor sanki. Kitabın sonunda Halit evden çıkarken kadın hizmetçinin yeniden kadraja girmesi bir tesadüf mü?</h3>
<p>Hayır değil tabii. Öyküde tesadüfe yer yok. Öykü &#8216;ekonomik&#8217; olmalı. Çehov&#8217;un meşhur deyişiyle &#8216;görünen silah patlamalı&#8217;. </p>
<h3>90&#8217;ların sonu ve 2000&#8217;lerin başında Türkiye&#8217;de yazınsal alana hakim görünen, bireyi toplumsallığından soyutlayan, içe dönük, üstelik pek de yalın sayılamayacak bir dilin yerini son dönemde daha tarihselci bir bakışın, yeni biçimsel denemeleri de içeren gerçekçi bir yaklaşımın aldığını hissediyoruz. Edebiyatımızın bugününe baktığında senin yorumun nedir, Asfalya burada nasıl bir yere ya da müdahaleye denk düşüyor?</h3>
<p>Asfalya’nın nasıl bir yere oturduğu, ya da kendine bir yer edinip edinemeyeceğine zaman karar verecek. Şimdi erken geliyor bana bunu konuşmak.</p>
<p>Sorunun ilk kısmına gelecek olursak… Edebiyatımızda bir dönüşüm yaşandığını kabul edeceksek bu ancak toplumsal/siyasal bir dönüşümün yaşandığının kabulüyle mümkün. Ve evet, ben bunun işaret fişeklerinin atılmaya başlandığını düşünüyorum. </p>
<h1>&#8216;Bugün ne dünya kapitalist sistemi, ne de Türkiye’deki düzen insanlara ikna edici bir söz sunuyor.&#8217;</h1>
<p>Çok kesin ifadeler kullanmaktan imtina ediyorum, çünkü insanlar içinden geçtikleri tarihsel dönemi çok da doğru tarif edemeyebilirler. Sonradan bakınca apaçık görünen bazı şeyler, günün sıcaklığında o kerte hissedilmez. Bir insan ömrü için çok uzun sayılacak yıllar, büyük toplumsal dönüşümler için o kadar da uzun değildir. Çehov’da, Balzac’da nasıl yaklaşan değişimin izlerini görüyorsak, bugünlerde yazılanlarda da benzer izler bulunacaktır. Biz de bunların ipuçlarını görebiliriz pekala. Bu durum, yazarın amacıyla alakalı da olmayabilir her zaman. Yazar da çağının, döneminin ürünüdür çünkü.</p>
<p>Bugün ne dünya kapitalist sistemi, ne de Türkiye’deki düzen insanlığa ikna edici bir söz söyleyebiliyor, çıkış sunuyor. Burjuvazinin ciddi bir aydın problemi olması bunun en iyi göstergelerinden biri bana göre. Diğer taraftan çok büyük problemler var insanlığın başında; dünyanın her yerinde artan gericilik, eşitsizlik, yoksulluk, güçlenen yıkıcı savaş ihtimali… İnsanlık tarihteki bu tür tıkanma anlarına radikal değişimlerle yanıt vermiş. Böyle bir dönemden mi geçiyoruz, ciddi bir mesele. Bu tabii edebiyat sınırlarını aşan bir tartışma. Edebiyatta bu tür bir değişim/dönüşüm döneminin izleri var mı buna bakabiliriz ama… Bana göre var. Bahsettiğin 90’lar/2000’lerdeki sanatsal kavrayışın artık barutunu tüketmesi, hatta zaman zaman alay konusu olması da bununla ilgili.</p>
<p>Tıkanma dönemlerinde, insanların yanıt arama ihtiyacı artar. Bu yanıtların arandığı mecralardan biri de edebiyat. Toplumsal olandan soyutlanmış sanatın popülaritesinin zayıflaması, en azından edebiyat için konuşacak olursak, biraz da bu nedenle. Bireyi toplumsal bir varlık olmaktan çıkarıp kapalı devre bir organizmaya indirgeyen postmodern yaklaşımın eskisi kadar alıcısı kalmadı. Bu söylenenleri de idealize etmemek lazım elbette, hiçbir şey göz açıp kapayıncaya kadar olmuyor. Ama bir yönelimden söz edebiliriz pekala.  </p>
<p>Böyle dönemlerde bireysel olanla toplumsal olanın mesafesi azalır. Buradan uzak durmakta ısrar eden eserler de tatmin edici olmaz okuyucu için. Bu iyi bir gelişme. O yüzden edebiyatın geleceği konusunda iyimserim.</p>
<h3>Ömer Koçağ’ın çizimleri de dikkat çekiyor kitapta. Nasıl çıktı bu fikir?</h3>
<p>Ömer çizgisini beğendiğim, çok iyi bir ressam. Zaten soL okurlarının bir bölümü de tanıyor. Bizim Ömer’le tanışıklığımız eskiye dayanıyor; çeşitli yayınlarda daha önce de çok defa beraber çalıştık. Bu bazen dergi oldu, bazen gazete, bazen broşür… </p>
<p>Ömer’e kitaptan bahsettim, kapak ve öyküler için özel çizimler yapıp yapamayacağını sordum. Tabii hiç ikiletmedi. Sonuç, tam tahmin ettiğim gibi çok iyi oldu. Kitaptaki çizimler öykülerle temas halinde elbette ama bir yansıtıcıdan çok daha fazlası. Ömer’in çizimleri belli bir soyutlamayla öyküleri zenginleştirdi, yeni boyutlar kazandırdı. Ustalık da burada olsa gerek. </p>
<h3>Yeni bir kitap hazırlığı var mı?</h3>
<p>Açıkçası roman türü için bu soru anlamlı ama öykü kitabı için o türden bir kitap hazırlığı olmaz gibi geliyor. Diğer taraftan her öykünün kendi hazırlığı, çalışması zaten var. Yazının zanaat kısmının “sanat” kadar önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden aslında hep bir hazırlık/çalışma olmalı burada üretme niyeti varsa.</p>
<p>Asfalya ile ilgili geri dönüşler çok faydalı oluyor. Bu değerlendirmelerin artmasını dilerim. Daha keşfedilmemiş tarafları var bu dünyanın benim için, belki de hep olacak. Olabildiğince çeşitli yazarları okumaya çalışıyorum, bu süreçte yazmaya da devam ediyorum. Bu süreklilik yeni ürünler ortaya çıkaracaktır, zamanını kestirmek şu an için zor. </p>
<p>Kaynak: <a href="https://haber.sol.org.tr/haber/volkan-algan-ile-asfalya-kitabi-uzerine-352599">https://haber.sol.org.tr/haber/volkan-algan-ile-asfalya-kitabi-uzerine-352599</a></p>
<p><a href="https://yazilama.com/volkan-algan-ile-asfalya-kitabi-uzerine/">Volkan Algan ile Asfalya kitabı üzerine (Emre Falay/Özkan Öztaş &#8211; soL Portal)</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Devrim tüm Küba&#8217;yı okul haline getirdi&#8221;</title>
		<link>https://yazilama.com/devrim-tum-kubayi-okul-haline-getirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[soL Portal, Haber Merkezi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2021 18:34:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[Derya Ünlü]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Küba]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumcu Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11431</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sol Portal “Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik” kitabı’nın yazarı Derya Ünlü ile Küba’nın eğitim macerası üzerine söyleşti; [soL Portal, Haber Merkezi,19.2.2021] * * * Yazılama yayınevinden çıkan Derya Ünlü imzalı “Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik” başlıklı kitabı dünyanın en eğitimli toplumlarından birinin bu seviyeye nasıl ulaştığını anlatıyor. Üstelik bu...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/devrim-tum-kubayi-okul-haline-getirdi/">&#8220;Devrim tüm Küba&#8217;yı okul haline getirdi&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 20px;">Sol Portal “Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik” kitabı’nın yazarı Derya Ünlü ile Küba’nın eğitim macerası üzerine söyleşti;</span></p>
[soL Portal, Haber Merkezi,19.2.2021]
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Yazılama yayınevinden çıkan Derya Ünlü imzalı “Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik” başlıklı kitabı dünyanın en eğitimli toplumlarından birinin bu seviyeye nasıl ulaştığını anlatıyor. Üstelik bu başarıyı çok kıt kaynaklarla, çok büyük fedakarlıklarla sağladı Kübalılar.</p>
<p>Türkiye ise Küba&#8217;yla kıyaslanamayacak geniş ekonomik imkanlarına, olanaklarına rağmen bu küçük ada ülkesindeki gelişmişliğin çok uzağında. Bitmeyen bir eğitim sistemi tartışmasına AKP döneminde gericilik ve pandemi sürecinin daha da belirginleştirdiği fırsat eşitsizliği sorunları da eklenenci neresinden tutsanız elinizde kalan bir tablo var karşımızda.</p>
<p>Kitabı sadece mesleği eğitimci olanlar ya da veliler ve öğrenciler değil, kaynakların halkın çıkarına kullanıldığı toplumcu bir sistemin büyük zorlukları nasıl alt edebildiğini anlamak isteyenler de mutlaka okumalı.</p>
<p>Derya Ünlü&#8217;nün sorularımıza verdiği yanıtlar şu şekilde:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Kitapta Küba’da öğretmenlik konusu ele alınmadan önce Türkiye gibi kapitalist ülkelerde eğitimin ve öğretmenlik mesleğinin son otuz kırk yıl içinde uğradığı muazzam dönüşüme işaret ediliyor. Öğretmenliğin toplumsal değer ve sorumluluklarla yüklü, deyim yerindeyse “kutsal” bir meslek olmaktan çıkıp piyasanın ihtiyaçlarına göre donanım sağlayan basit bir “teknisyene” dönüşmesinin hikayesi anlatılıyor. Eğitimin, eğitimle birlikte öğretmenin değersizleşmesi… Önce şunu soralım; bu dönüşüm sürecinde ne kadar yol kat edildi Türkiye’de?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Ben yüksek lisans dönemimde, 2010’ların başlarında, öğretmen kimliği üzerine çalışmaya başladığımda belli bir eğilimin temel özelliklerini ve Türkiye’deki hallerini konuşuyorduk. Neydi bunlar: Öğretmenin özerkliğini kaybederek dışarıdan kontrol edilir hale gelmesi, yoksullaşması, toplumsal sorumluluklarından arındırılarak bir teknisyene dönüşmesi. Bu sürece eğitimdeki tüm sorunları öğretmenin niteliksizliğine bağlayan, öğretmeni suçlayan bir söylem eşlik ediyordu. Bugün bunların daha da derinleşerek sürdüğünü ve yeni boyutlar kazandığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Öncelikle Türkiye’de merkezi sınavlar hem sayıca çoğaldı hem de kişinin tüm bir eğitim hayatını belirler hale geldi. Merkezi sınavlar üzerine bir sektör oluştu. Bu hem eğitimin hem de öğretmenin değersizleşmesini daha da ileriye taşıdı. Bir teknisyen ama merkezi sınavlara hazırlayıcı bir teknisyene dönüştü. Artık aktardığı/aktarması beklenen içerik de oldukça niteliksizleşti. Bugün uzaktan eğitim tartışmalarında da kendini gösteriyor bu durum, göreviniz sadece sınava hazırlamak olduğunda ilk vazgeçilebilecek unsur da öğretmen oluyor.</p>
<p>Bir diğer nokta özel okulların artan ağırlığı. Bugün özel okulların toplam okullara oranı yüzde 20 civarında. Özel okullardaki duruma baktığımızda çok daha çarpıcı bir durumla karşılaşıyoruz. Kamuda çalışan öğretmenlerden farklı bir yasal statüde ve farklı iş yasalarına bağlı olan öğretmenlerin öncelikle çalışma koşulları açısından durumları oldukça farklı. Daha geçtiğimiz aylarda en büyük özel okullarından birinde yaşananlar bunu açıklıkla gösterdi. Uzun ve esnek çalışma saatleri, bir takım özlük haklarının farklı gerekçelerle budanması, zamanında ödenmeyen maaşlar. Bunların yanında mobbing, farklı kontrol mekanizmaları… Öğretmenin öğrenci ve velilerle müşteri memnuniyeti çerçevesinde iletişim kurması ve öğretmenlerin birer satış pazarlama uzmanı gibi çalışması bekleniyor. Öğrencilerle kurulan iletişim, yapılacak etkinlikler bir halkla ilişkiler çalışmasının gereği oluyor.</p>
<p>Yine medyadan devletin temsilcilerinden gelen ve pandemiyle birlikte daha da artan söylemlere bakabiliriz: “Milli Eğitim’deki en büyük maliyet kalemi öğretmen maaşları”, “öğretmenler de yatmaya alıştı”, “öğretmenler çalışmak istemediklerinden pandemide okulların açılmasını istemiyorlar” gibi.</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak bir de AKP’nin dinci gerici müdahalesini yazalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Bu süreçte AKP’nin dinci gerici karakterinin “özgün” katkıları neler oldu sizce?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Aslında zaten uzunca bir süredir eğitimin içeriğinin gerici, ırkçı, cinsiyetçi bir içerikte olduğunu söyleyebiliriz. Ama AKP’nin eğitime yönelik dinci gerici müdahalesi çok daha sistematik ve örgütlü bir şekilde gerçekleşerek siyasal bir saldırı boyutu kazandı. Seçmeli dersler arasında dinsel içerikli derslerin sayısının artırılması ve bunların çoğu örnekte seçmeli değil zorunlu hale gelmesi, diğer ders içeriklerinde dinsel referansların, söylemlerin ağırlık kazanması, İmam Hatip okullarının sayısının muazzam bir biçimde artması ve öğrencilerin bu okullara yönelmesi için iktidarın elinden geleni yapması, bir takım gerici vakıf ve derneklerle imzalanan protokollerle bunların okullarda istedikleri gibi faaliyet göstermesinin sağlanması… Bu durum elbette ki öğretmenlere de yansıyor. Artan din derslerini verecek öğretmen olmadığında cami hocalarının okula alınması, okullara yönetici atamada gerici sendika üyelerine ayrıcalık tanınması, öğretmenlerin merkezi sınav üzerine bir de yine bir mülakat sonucu istihdam edilmesi… Bu dönemin oluşturulmak istenen öğretmen tipolojisine ilişkin, tez danışmanlığımı da yapan hocamın bir betimlemesi vardı, öğretmenden İslami toplumsallaşmanın ajanı olması bekleniyor diye belirtmişti bir yazısında, buna katılıyorum ben de.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Kitapta eğitimdeki ve öğretmenlik mesleğindeki dönüşüm neoliberal saldırıyla ilişkilendiriliyor. Ancak görüldüğü kadarıyla neoliberalizm herkes için aynı şeyi ifade etmiyor. Kimileri için neoliberalizm günümüz kapitalizminin “varlık biçimi”, kimileri için ise karar verildiği takdirde değiştirilebilecek bir “giysi”. Pandemi dönemiyle birlikte bu sonuncu seçenek tartışıldı; kapitalizmin neoliberal politikaları bir kenara bırakıp sosyal devlet uygulamalarına geri dönme olasılığından bahsedildi. Siz eğitim alanında yaşanan köklü dönüşümü yakından irdeleyen biri olarak neoliberalizmi nereye oturtuyorsunuz? Bu alanda kapitalizm daha aydınlık yeni kapılar aralayabilir mi?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Neoliberalizmin kapitalizmin bugünkü varlık biçimi olduğunu düşünüyorum. Kapitalizm açısından arızi ve düzeltilebilecek olan, düzeltilmesi gereken bugünkü yaşadıklarımız değildi. Aslında 1980 öncesinde “daha refah, daha sosyal devlet” olarak yaşanan dönem kapitalizm açısından “taviz verilen” bir süreçti. Bugün yaşadıklarımız, özelleştirmeler, kamunun tasfiyesi, her türlü sosyal ihtiyacın bireysel bir problem olarak görülmesi, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, emeğin örgütsüleştirilmesi… Bunlar kapitalizmin kendisi zaten, sadece daha önce taviz vermek durumunda kalmıştı.</p>
<p>“Neoliberalizm” sözcüğünü bir tarihselliği, bir tarihsel süreci anlatabilmek için kullanıyoruz. Burada iki tuzakla karşılaşıyoruz. Bir tarafta bugüne arızi biçimde yaklaşan bir tavır, diğer tarafta da her şey zaten aynıydı yaklaşımı. Bugün bize sunulan öğretmen tipolojisinin normal-doğal olmadığını ve bu anlamda başka türlü bir öğretmenlik pratiğinin mümkün olduğunu anlamak açısından konunun tarihselliğini ele almak önemli. Evet kritik kelime “tarihsellik” sanırım. Mesleğin toplumsal konumunu, yüklenen anlamı ve ondan beklenenleri dönemin siyasal, toplumsal, ekonomik koşulları içerisinde ele almak, “olumlu” örnekleri hangi koşulların yarattığını ortaya koyabilmek&#8230;</p>
<p>Örneğin, 60’lı, 70’li yıllarda Türkiye’de hakim olan -herkes öyleydi demiyorum ama değer gören, egemen olan anlamında- toplumsal sorumluluğu olan, saygın, ilerici öğretmen modelini ortaya çıkaran kapitalizmin öğretmene değer vermesi değildi. Bu dönem yükselen sol, ilerici ve emekçi hareketlerinin öğretmenler arasında da karşılığını bulması, devrimci öğretmen sendikalarının, derneklerinin dönemin en büyük örgütlenmelerinden olmasıdır. Benzer şekilde o dönem kapitalizmin saldırılarını sınırlandıran iyi niyetli yöneticiler değil, karşısında güçlü bir sosyalist bloğun varlığıydı.</p>
<p>Dolayısıyla bugün kapitalizmin bir kararla sosyal devlet uygulamalarına geçebileceğini düşünmüyorum. Çünkü öncesinde de zaten bir kararla, kendi tercihiyle değil bir zorunluluk sonucu öyle bir yola girmişti. Benzer şekilde farklı bir öğretmenlik pratiği için de tüm alanlarıyla, tüm yapılarıyla, tüm kurumlarıyla farklı bir toplumsal sisteme ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Kitabınızda Küba’da eğitimi ve öğretmenlik mesleğini ele alırken devrimin yol açtığı köklü toplumsal dönüşümü temel eksene yerleştiriyorsunuz. Devrim eğitim alanında ve öğretmenlik mesleğinde ne tür bir çerçeveyi beraberinde getirdi?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Öncelikle, eğitim alanı Küba’da devrimin kendisini somutladığı, ete kemiğe büründürdüğü yer oluyor. Fidel ve Che’den de kuruluş yıllarında hep “tüm Küba’yı bir okul haline” getirmek gibi cümleler duyuyorsunuz. Eğitim seferberliğiyle devrimin yaygınlaşması ve devrimci mücadele iç içe geçiyor.</p>
<p>Devrimin ilk yılları okul sayısını ve öğretmen sayısını artırma, hem yetişkin hem de çağ nüfusunun temel eğitime erişimini sağlama konusunda muazzam bir çabayla geçiyor. Bu başlıkların her biri bir seferberlik şeklinde örgütleniyor. Okul inşaatı tugayları oluşturuluyor ve buradaki işçiler ya tamamen işinden ayrılarak ya da işten arta kalan zamanlarını değerlendirerek okul inşasına katılıyor. Ülkenin geleceğini inşa ediyoruz bilinciyle gerçekleştiriyorlar bunu. Batista döneminin işkence merkezleri okullara dönüştürülüyor.</p>
<p>Öğretmenler… Bir tarafta oldukça az sayıda yetişmiş öğretmen var. Bir tarafta da ülkedeki çağ nüfusuyla beraber tüm yetişkin nüfusun temel eğitim almasını ve devam etmesini hatta, üniversiteye girmesi sağlama hedefleri&#8230; Sadece sayısal olarak ihtiyaç duyulan öğretmeni yetiştirmek bile muazzam bir çaba. Fidel’in çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda özellikle öğretmen sayısı üzerinde duruyor. “Şu kadar öğrencimiz var, gelecekte bunlara şu kadar öğrenci katılacak, şu kadar öğretmen adayı var, demek ki şu kadar daha öğretmene ihtiyacımız olacak…” Çok sıkı takip edilen bir süreç. Daha fazla öğretmen daha fazla öğretmen… Nitekim, günümüzde Küba öğretmen başına en az öğrenciye sahip ülke haline geliyor.</p>
<p>Ama tabii ki sayılardan fazlası var. Tüm bu süreç aynı zamanda toplumsal bir dönüşümü, ideolojik mücadeleyi merkezine alıyor. Eğitim tarihi açısından tek başına bir çalışmayı hak eden okuma yazma kampanyası örneğin. Yüzde 24 gibi oldukça yüksek bir okumaz yazmaz oranına sahip ülkeyi bir yıl içinde cehaletten kurtarmak hedefleniyor ve başarılıyor. Küba’daki dönemin tüm eğitimci kadrosu bunu başaranın devrimci bir irade olduğunu, başka türlü, teknik bir şekilde bunun gerçekleştirilemeyeceğini belirtiyor. Fidel bu çalışmanın öneminden bahsettiği her konuşmada kurulacak yeni toplumun işaretlerini veriyor. Okuma yazma bilmekle insan olmayı, özgürlüğünü kazanmayı bir tutuyor. Okuma yazma seni özgür kendi kaderini tayin edebilen bir insana dönüştürürken, eğitim de Küba’yı egemen özgür bir ülke haline getirecektir. Fidel diyor ki örneğin okumaz yazmazlardan bahsederken: “bu insanlar, insanlığın yüzyıllar boyunca en iyi hünerlerini ortaya koyarak yarattığı ve tüm insanlara ulaşabilen tek hazineden; kitaplardan, insanlığın edebi, bilimsel ya da sanatsal üretimini ifade eden bu büyük değerlerden yoksun bırakıldı!” Buradaki gibi, Küba devrimi, okuma yazma kampanyasından başlayarak günümüze kadar eğitimi en temel insan hakkı, Küba’nın onurlu ve egemen bir ülke olarak var olma koşulu olarak görüyor. Öğretmenler de elbette ki bu sürecin merkezi unsuru oluyor. Bu nedenle Fidel, Küba için zorlu bir süreç olan “özel dönemden” çıkarken sizin sayenizde başardık diyerek öğretmenlere sesleniyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Küba’yı tartışmak neden önemli? Bambaşka bir coğrafya, bambaşka bir siyasi tarih, bambaşka bir toplumsal düzen… Eğitimin ve öğretmenin yeniden değer kazanabileceği bir gelecek tasavvuru bakımından neler söylüyor Küba örneği?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Tam da bu nedenle&#8230; Farklı bir öğretmenlik için farklı bir toplumsal sistemin gerekliliğinden bahsetmiştik. Araştırma konusu olarak Küba’yı tercih etmemin sebebi tam da bambaşka bir toplumsal düzene sahip olması.</p>
<p>Küba’daki eğitim ve öğretmene verilen değer basitçe bu iki alana dair müthiş bir aydınlanma yaşamalarından kaynaklanmıyor. Eğitim tüm diğer şeyleri bir kenarda bırakıp birkaç iyi akıllı sorumlu kişinin bir araya gelip “en iyi pratik nasıl” olur sorusuna cevap arayacağı teknik bir konu değil. Eğitimi, toplumsal koşullardan, tarihten ve de en önemlisi “nasıl bir toplum” sorusuna vereceğiniz cevaplardan bağımsız düşünemezsiniz. Küba örneği, bu soruya verilen farklı cevapların nasıl farklı pratikler yaşattığını göstermesi açısından önemli.</p>
<p>Küba’nın en belirgin özelliği toplumsal yaşamı düzenleyen, tüm kurumlarıyla bir bütünlüğe ve yaşamın her alanında örgütlü ve söz sahibi bir halka sahip olması. Küba’nın bize söylediği eğitimin de işte bu bütünlük ve örgütlülük içerisinde ele alınması gerektiğidir. Küba kamusal eğitimin mümkün olduğunu ve bunun yalnızca ücretsiz olarak ona ulaşmaktan ibaret olmadığını gösteriyor. Küba, eğitim ve öğrenme olanaklarının herkese, her yaşta açık olabileceğini gösteriyor. Küba, öğretmenlerin yalnızca içerik aktarmaktan ziyade okulda, mahallede, karar alma süreçlerinde mesleğinin bir öznesi olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Pandemi döneminde okullarda gereken önlemleri alıp eğitimin sürekliliğini garantilemek yerine uzaktan eğitim kolaycılığına yönelen hükümet eğitimin toplumsal işlevi, öğretmenin görevi, ebeveynlerin eğitimdeki rolüne ilişkin pek çok tartışmayı gündelik hayatımızın ortasına yakıcı bir şekilde bırakıverdi. Küba’da da benzer şeyler yaşandı mı?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Küba okulları en geç kapatan ülkelerden birisi oldu. Onlar da bir süre sonra uzaktan eğitime geçtiler ama sanıyorum Eylül’de yüz yüze eğitime geçeceklerini duyurmuşlardı. Aslında pandeminin gidişatına göre yenilenen kararlar oldu. Ama şunun altını çizmekte yarar var: Tüm kararlar planlı ve merkezi bir şekilde uygulamaya kondu ve okul açıp kapatmanın ötesinde kapsamlı adımlar atıldı. Neydi bunlar? Okullar kapalıyken açılışa hazırlık için temizlik, su ve sabunun tüm okullarda bulunmasının garanti altına alınması, öğrencilerin öğretmen, okulda bulunan sağlıkçı ve öğretmenler tarafından gözlenmesi, okul personelinin hem korunma hem de tanılama konusunda eğitilmesi, öğrencilere eğitimlerin verilmesi, kamusal olarak korona konusunda bilinçlendirme faaliyetleri, sık sık ellerin yıkanması hatırlatılırken öğrencilerin belirli saatlerde gönderilmesi gibi&#8230; Okul sağlığına ilişkin uygulamaların pandemi öncesinde de sağlık ve eğitim bakanlığı ortaklığıyla gerçekleştirildiğini belirteyim ayrıca.</p>
<p>Yine eğitimin yüz yüze olmadığı durumlarda herkesin uzaktan eğitime eşit bir şekilde ulaşabilmesi de sağlandı. Bu mevzu da Küba için yeni değil. Küba ilk uzaktan eğitim uygulamalarını pandemiden çok daha önce, öğrenme olanaklarının herkese açılması, herkesin bilgiye ulaşımının garanti edilmesi gibi eşitlikçi, toplumcu söylem ve amaçlarla gerçekleştirdi. Dolayısıyla, pandemi sürecinde de çocuklar kendi kaderlerine bırakılmadılar. Bu tür zorluklar Küba’nın uzmanı olduğu konular. 1990’lı yıllarda günlük 13 saatlik elektrik kesintilerinin yaşandığı özel dönemde bile Küba, gerektiğinde güneş panellerinden yararlanarak bir dağ köyündeki 5-10 kişilik okula da eğitimi, eğitim için yararlanacağı teknolojiyi götürmesini bilmiştir.</p>
<p>Bir ek yapayım. Ülkemizde en ciddi sorunlardan bir tanesi&#8230; Okullar kapalı ama veliler hala çalışıyor ve kreş ihtiyacı bugün çarpıcı bir biçimde kendisini gösteriyor. Küba bu konuda da okulları kapatırken çeşitli önlemlerle çalışan ebeveynlerin ihtiyaçlarını belirleyerek nöbetçi kreşlerin sürdürülmesini sağladı. Eğitim Bakanlığı’nın sitesi incelendiğinde de bu konuda gelişmelere yer verdikleri, duyurularda bulundukları görülüyor.</p>
<p>Küba pandemide başarılı sonuçlar elde etti ama bunu bir mucizeye borçlu değil. Sahip olduğu toplumsal kanalları, alışkanlıkları, pratikleri kullandı, onları pandemi koşullarına göre yeniden düzenledi. Öncekinden 100 yıl sonra gerçekleşen bir pandemide bu kadar çaresizce kalmak sanırım kapitalizmin bir mucizesi olmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>soL Portal:</strong> Peki, pandeminin Türkiye gibi ülkelerde eğitim alanında yarattığı deneyim geriye nasıl bir miras bırakacak sizce? Tıpkı beyaz yakalı bazı kesimler için uzaktan çalışmanın kalıcılaşması gibi uzaktan eğitimi de mümkün olduğunca kalıcılaştırma yönünde bir eğilim beklemeli miyiz?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Kalıcılaştırmanın da sistem içi kimi zorlukları olacağını düşünüyorum; bu nedenle tercih edeceklerini beklemiyorum. Ama eğitim felsefesine dair de tartışmaları içeren oldukça kapsamlı bir çalışmayı hak ediyor bu soru.</p>
<p>Uzaktan eğitim tartışmaları ne bizim ülkemiz için ne de dünya için yeni değil. Uzaktan eğitim uygulamaları, ilk olarak eğitime erişim bakımından dezavantajlı olan kitlelerin eğitim sistemine nasıl dahil edilebileceği sorusuyla gündeme geliyor. Burada uzaktan eğitimden eğitimini tamamlayamamış, çeşitli gerekçelerle uzakta kalmış yetişkinlere bir “ikinci şans” yaratması bekleniyor. Ancak eğitim gibi uzaktan eğitim de hızlıca ticarileşti ve dünya çapında büyük bir uzaktan eğitim piyasası oluştu. Bu sürece ilk olarak üniversiteler katıldı. Üniversitelere ayrılan kamu kaynakları azaltılırken, üniversiteler de alternatif kaynak olarak uzaktan eğitim uygulamalarına yöneldi. Şimdi, ikinci eğitim ya da çeşitli becerilerin kazandırıldığı kurslar, programların yanında hatta yüksek ücretlere çeşitli dereceler satılıyor. Üniversiteler dışında da hiç zorlanmadan istediğiniz her alanda sertifikaların dağıtıldığı ücretli eğitim paketleri bulabilirsiniz. Hatta dilerseniz sevgi eğitimi, dost edinme sanatı gibi paketler de satın alabilirsiniz. Son yıllardaki araştırmalar da, internet temelli uzaktan eğitim alanındaki pazarın giderek büyümekte olduğunu gösteriyor. Şimdi buraya kadar dikkat ederseniz hep yetişkinlerden ve yetişkin eğitimi faaliyetlerinden bahsettik. Uzaktan eğitim ilk ortaya çıktığında da kamusal/ticari hangi bağlamda olursa olsun hep yetişkin eğitimiyle ilişkilendirilmiştir.</p>
<p>Şimdi, pandemi uzaktan eğitimi bize “örgün eğitimin alternatifi olma olasılığı” olarak tartıştırıyor. Pandemi sürecindeki uygulamalardan sonra yazılan pek çok rapor, buna UNESCO raporları da dahil, yüz yüze eğitimde zaten karşı karşıya olunan eğitim eşitsizliklerinin uzaktan eğitimle artarak sürdüğünü gösteriyor. Ülkemizde özel okul-devlet okulu arasında, bölgeler arasında, cinsiyetler arasında, hatta aynı ilçenin farklı mahallelerindeki okullar arasında dahi derin eğitimsel uçurumlar varken uzaktan eğitim için gerekli altyapı, teknolojik olanak, bunu kullanma ve yararlanma becerisinde oluşacak eşitsizliğin bu durumu daha da kötüleştireceğini düşünüyorum.</p>
<p>Uzaktan eğitimi kalıcılaştırma projesi ne kadar gerçekleşir, nasıl gerçekleşir bilemiyorum. Ama “eğitimin bu şekilde de gerçekleştirilebileceği” düşüncesinin yaygınlaşmasının, toplum tarafından içselleştirilmesinin dahi tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bu tartışma, eğitimin artık tamamen toplumsal olmaktan çıktığını, toplumsal bir sorumluluk olarak görülmediğini, eğitimin ne şekilde hangi düzeye kadar gerçekleşeceği konusunun tamamen bireysel bir mesele olarak anlaşıldığını gösteriyor. Yani eğitime erişememiş, nitelikli bir eğitim alamamışsan bu senin sorunun, bunun suçlusu sensin.</p>
<p>Hatırlarsınız, uzaktan eğitime geçilmesinin ilk günlerinde oluşan yoğunluk nedeniyle sistem tıkanmış, pek çok kişi eğitime katılamamıştı. Bakan da “eğitime bu kadar ilgi duyan bir halk olduğumuz bilmiyordum” gibi skandal bir söz etmişti. İşte bakanın bu sözleri söyleme cesareti gösterebilmiş olmasının sebebi de bu; kamusal eğitim algısının önemli ölçüde toplumdan silinmiş olması. Ben tüm bunları kamusal eğitime yönelik bir savaş olarak görüyorum.</p>
<p>Ve belki diğer sorularınızı da birlikte düşünerek şunları söyleyebilirim: Pandemi sürecinde yaşadığımız sorunlar ve daha özelinde bunun eğitimdeki uzantıları zaten var olan sorunların yoğunlaşmış yansımaları&#8230; Bunlar bugünün sorunu değildi ama pandemiyle birlikte çarpıcı bir biçimde tekrar kendisini gösterdi. Artık gerçek, kararlı ve bütünlüklü bir kamusal eğitim mücadelesine, kamusal eğitim talebine ihtiyacımız var. Kamusal eğitimden yalnızca ücretsiz olarak eğitime erişmeyi kastetmiyorum. Herkesin eşitçe eğitim sürecinden yararlandığı, öğrenme olanaklarının herkese eşitçe açıldığı, eğitimi etkileyecek, eğitimle ilişkilenebilecek her özne ve kurumun birlikte bir bütünlük içinde hareket edebildiği, eğitimin bir “fırsat”, “olanak” ya da “ayrıcalık” değil bir “hak” olarak görüldüğü bir sistemden bahsediyorum. Son olarak, bu saydığım özellikleri” nedeniyle de kamusal eğitim mücadelesinin “düzen değişikliği” talebinden ayrı verilemeyeceğini, bu talep olmadan gerçekleştirilemeyeceğini söylemek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/devrim-tum-kubayi-okul-haline-getirdi/">&#8220;Devrim tüm Küba&#8217;yı okul haline getirdi&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derya Ünlü: &#8220;Nasıl Bir Eğitim Sorusu, nasıl bir toplum sorusu ile alakalı.&#8221;</title>
		<link>https://yazilama.com/derya-unlu-nasil-bir-egitim-sorusu-nasil-bir-toplum-sorusu-ile-alakali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[BoyunEğme Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2021 17:33:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11425</guid>

					<description><![CDATA[<p>Boyuneğme Dergisi geçtiğimiz hafta yayımlanan Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik kitabının yazarı Derya Ünlü ile bir söyleşi gerçekleştirdi; * * * Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik kitabı, pandemiyle birlikte eğitimin durma noktasına geldiği şu günlerde bir sorgulamaya kapı aralıyor. Bizler acaba bir kuşağı yitiriyor muyuz endişeleri içindeyken Küba, toplumcu...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/derya-unlu-nasil-bir-egitim-sorusu-nasil-bir-toplum-sorusu-ile-alakali/">Derya Ünlü: &#8220;Nasıl Bir Eğitim Sorusu, nasıl bir toplum sorusu ile alakalı.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 20px;">Boyuneğme Dergisi geçtiğimiz hafta yayımlanan Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik kitabının yazarı Derya Ünlü ile bir söyleşi gerçekleştirdi;</span></p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p><span style="font-size: 20px;">Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik kitabı, pandemiyle birlikte eğitimin durma noktasına geldiği şu günlerde bir sorgulamaya kapı aralıyor. Bizler acaba bir kuşağı yitiriyor muyuz endişeleri içindeyken Küba, toplumcu bir bakış açısı ve devrimci iradenin meyvelerini topluyor.</span></p>
<p><strong>BOYUN EĞME: </strong>“Devrimin Alfabesi: Sosyalist Küba’da Toplumcu Eğitim ve Öğretmenlik” başlığını taşıyan yeni kitabınız için sizi kutluyoruz. Kitapta Küba’da öğretmenlik konusu ele alınmadan önce Türkiye gibi kapitalist ülkelerde eğitimin ve öğretmenlik mesleğinin son otuz kırk yıl içinde uğradığı muazzam dönüşüme işaret ediliyor. Eğitimin, eğitimle birlikte öğretmenin değersizleşmesi… Önce şunu soralım; bu dönüşüm sürecinde ne kadar yol kat edildi Türkiye’de?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Ben yüksek lisans dönemimde, 2010’ların başlarında, öğretmen kimliği üzerine çalışmaya başladığımda belli bir eğilimin temel özelliklerini ve Türkiye’deki hallerini konuşuyorduk. Neydi bunlar: Öğretmenin özerkliğini kaybederek dışarıdan kontrol edilir hale gelmesi, yoksullaşması, toplumsal sorumluluklarından arındırılarak bir teknisyene dönüşmesi. Bu sürece eğitimdeki tüm sorunları öğretmenin niteliksizliğine bağlayan, öğretmeni suçlayan bir söylem eşlik ediyordu. Bugün bunların daha da derinleşerek sürdüğünü ve yeni boyutlar kazandığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Öncelikle Türkiye’de merkezi sınavlar hem sayıca çoğaldı hem de kişinin tüm bir eğitim hayatını belirler hale geldi. Merkezi sınavlar üzerine bir sektör oluştu. Bu hem eğitimin hem de öğretmenin değersizleşmesini daha da ileriye taşıdı. Bir teknisyen; ama merkezi sınavlara hazırlayıcı bir teknisyene dönüştü.</p>
<p>Bir diğer nokta özel okulların artan ağırlığı. Bugün özel okulların toplam okullara oranı yüzde 20 civarında. Özel okullardaki duruma baktığımızda çok daha çarpıcı bir durumla karşılaşıyoruz. Kamuda çalışan öğretmenlerden farklı bir yasal statüde ve farklı iş yasalarına bağlı olan öğretmenlerin öncelikle çalışma koşulları açısından durumları oldukça farklı. Daha geçtiğimiz aylarda en büyük özel okullarından birinde yaşananlar bunu açıklıkla gösterdi. Uzun ve esnek çalışma saatleri, bir takım özlük haklarının farklı gerekçelerle budanması, zamanında ödenmeyen maaşlar. Bunların yanında mobbing, farklı kontrol mekanizmaları…</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak bir de AKP’nin dinci gerici müdahalesini yazalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>EĞİTİM ÖZGÜRLEŞTİRİR</strong></span></p>
<p><strong>BOYUN EĞME:</strong> Kitabınızda Küba’da eğitimi ve öğretmenlik mesleğini ele alırken devrimin yol açtığı köklü toplumsal dönüşümü temel eksene yerleştiriyorsunuz. Devrim eğitim alanında ve öğretmenlik mesleğinde ne tür bir çerçeveyi beraberinde getirdi?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Öncelikle, eğitim alanı Küba’da devrimin kendisini somutladığı, ete kemiğe büründürdüğü yer oluyor. Fidel ve Che’den de kuruluş yıllarında hep “tüm Küba’yı bir okul haline” getirmek gibi cümleler duyuyorsunuz. Eğitim seferberliğiyle devrimin yaygınlaşması ve devrimci mücadele iç içe geçiyor.</p>
<p>Devrimin ilk yılları okul sayısını ve öğretmen sayısını artırma, hem yetişkin hem de çağ nüfusunun (okumaya hazır yaşta öğrencilerin) temel eğitime erişimini sağlama konusunda muazzam bir çabayla geçiyor. Bu başlıkların her biri bir seferberlik şeklinde örgütleniyor. Okul inşaatı tugayları oluşturuluyor ve buradaki işçiler ya tamamen işinden ayrılarak ya da işten arta kalan zamanlarını değerlendirerek okul inşasına katılıyor. &#8220;Ülkenin geleceğini inşa ediyoruz&#8221; bilinciyle gerçekleştiriyorlar bunu.</p>
<p>Öğretmenler… Bir tarafta oldukça az sayıda yetişmiş öğretmen var. Bir tarafta da ülkedeki çağ nüfusuyla beraber tüm yetişkin nüfusun temel eğitim almasını ve devam etmesini hatta, üniversiteye girmesi sağlama hedefleri&#8230; Sadece sayısal olarak ihtiyaç duyulan öğretmeni yetiştirmek bile muazzam bir çaba. Fidel’in çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda özellikle öğretmen sayısı üzerinde duruyor. “Şu kadar öğrencimiz var, gelecekte bunlara şu kadar öğrenci katılacak, şu kadar öğretmen adayı var, demek ki şu kadar daha öğretmene ihtiyacımız olacak…” Çok sıkı takip edilen bir süreç. Daha fazla öğretmen, daha fazla öğretmen… Nitekim, günümüzde Küba öğretmen başına en az öğrenciye sahip ülke haline geliyor.</p>
<p>Ama tabii ki sayılardan fazlası var. Tüm bu süreç aynı zamanda toplumsal bir dönüşümü, ideolojik mücadeleyi merkezine alıyor. Eğitim tarihi açısından tek başına bir çalışmayı hak eden okuma yazma kampanyası örneğin. Yüzde 24 gibi oldukça yüksek bir okumaz yazmaz oranına sahip ülkeyi bir yıl içinde cehaletten kurtarmak hedefleniyor ve başarılıyor. Küba’daki dönemin tüm eğitimci kadrosu bunu başaranın devrimci bir irade olduğunu, başka türlü, teknik bir şekilde bunun gerçekleştirilemeyeceğini belirtiyor. Fidel bu çalışmanın öneminden bahsettiği her konuşmada kurulacak yeni toplumun işaretlerini veriyor. Okuma yazma bilmekle insan olmayı, özgürlüğünü kazanmayı bir tutuyor. Okuma yazma seni özgür, kendi kaderini tayin edebilen bir insana dönüştürürken, eğitim de Küba’yı egemen özgür bir ülke haline getirecektir. Fidel diyor ki örneğin okumaz yazmazlardan bahsederken: “bu insanlar, insanlığın yüzyıllar boyunca en iyi hünerlerini ortaya koyarak yarattığı ve tüm insanlara ulaşabilen tek hazineden; kitaplardan, insanlığın edebi, bilimsel ya da sanatsal üretimini ifade eden bu büyük değerlerden yoksun bırakıldı!” Buradaki gibi, Küba devrimi, okuma yazma kampanyasından başlayarak günümüze kadar eğitimi en temel insan hakkı, Küba’nın onurlu ve egemen bir ülke olarak var olma koşulu olarak görüyor. Öğretmenler de elbette ki bu sürecin merkezi unsuru oluyor. Bu nedenle Fidel, Küba için zorlu bir süreç olan “özel dönemden” çıkarken sizin sayenizde başardık diyerek öğretmenlere sesleniyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 20px;">NASIL BİR EĞİTİM SORUSU NASIL BİR TOPLUM SORUSUYLA BAĞLANTILI</span> </strong></p>
<p><strong>BOYUN EĞME:</strong> Bu tabloda Küba’yı tartışmak neden önemli? Bambaşka bir coğrafya, bambaşka bir siyasi tarih, bambaşka bir toplumsal düzen… Eğitimin ve öğretmenin yeniden değer kazanabileceği bir gelecek tasavvuru bakımından neler söylüyor Küba örneği?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ:</strong> Tam da bu nedenle&#8230; Farklı bir öğretmenlik için farklı bir toplumsal sistemin gerekliliğinden bahsetmiştik. Araştırma konusu olarak Küba’yı tercih etmemin sebebi tam da bambaşka bir toplumsal düzene sahip olması.</p>
<p>Küba’daki eğitim ve öğretmene verilen değer basitçe bu iki alana dair müthiş bir aydınlanma yaşamalarından kaynaklanmıyor. Eğitim tüm diğer şeyleri bir kenarda bırakıp birkaç iyi akıllı sorumlu kişinin bir araya gelip “en iyi pratik nasıl” olur sorusuna cevap arayacağı teknik bir konu değil. Eğitimi, toplumsal koşullardan, tarihten ve de en önemlisi “nasıl bir toplum” sorusuna vereceğiniz cevaplardan bağımsız düşünemezsiniz. Küba örneği, bu soruya verilen farklı cevapların nasıl farklı pratikler yaşattığını göstermesi açısından önemli.</p>
<p>Küba’nın en belirgin özelliği toplumsal yaşamı düzenleyen, tüm kurumlarıyla bir bütünlüğe ve yaşamın her alanında örgütlü ve söz sahibi bir halka sahip olması. Küba’nın bize söylediği eğitimin de işte bu bütünlük ve örgütlülük içerisinde ele alınması gerektiğidir.</p>
<p><strong>BOYUN EĞME:</strong> Pandemi döneminde okullarda gereken önlemleri alıp eğitimin sürekliliğini garantilemek yerine uzaktan eğitim kolaycılığına yönelen hükümet eğitimin toplumsal işlevi, öğretmenin görevi, ebeveynlerin eğitimdeki rolüne ilişkin pek çok tartışmayı gündelik hayatımızın ortasına yakıcı bir şekilde bırakıverdi. Küba’da da benzer şeyler yaşandı mı?</p>
<p><strong>DERYA ÜNLÜ</strong>: Küba okulları en geç kapatan ülkelerden birisi oldu. Onlar da bir süre sonra uzaktan eğitime geçtiler ama sanıyorum Eylül’de yüz yüze eğitime geçeceklerini duyurmuşlardı. Aslında pandeminin gidişatına göre yenilenen kararlar oldu. Ama şunun altını çizmekte yarar var: Tüm kararlar planlı ve merkezi bir şekilde uygulamaya kondu ve okul açıp kapatmanın ötesinde kapsamlı adımlar atıldı. Neydi bunlar? Okullar kapalıyken açılışa hazırlık için temizlik, su ve sabunun tüm okullarda bulunmasının garanti altına alınması, öğrencilerin öğretmen, okulda bulunan sağlıkçı ve öğretmenler tarafından gözlenmesi, okul personelinin hem korunma hem de tanılama konusunda eğitilmesi, öğrencilere eğitimlerin verilmesi, kamusal olarak korona konusunda bilinçlendirme faaliyetleri, sık sık ellerin yıkanması hatırlatılırken öğrencilerin belirli saatlerde gönderilmesi gibi&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 20px;">KÜBA&#8217;DAKİ SONUÇ BİR MUCİZE DEĞİL, TOPLUMCU PRATİĞİN ÜRÜNÜ</span> </strong></p>
<p>Yine eğitimin yüz yüze olmadığı durumlarda herkesin uzaktan eğitime eşit bir şekilde ulaşabilmesi de sağlandı. Bu mevzu da Küba için yeni değil. Küba ilk uzaktan eğitim uygulamalarını pandemiden çok daha önce, öğrenme olanaklarının herkese açılması, herkesin bilgiye ulaşımının garanti edilmesi gibi eşitlikçi, toplumcu söylem ve amaçlarla gerçekleştirdi. Dolayısıyla, pandemi sürecinde de çocuklar kendi kaderlerine bırakılmadılar. Bu tür zorluklar Küba’nın uzmanı olduğu konular. 1990’lı yıllarda günlük 13 saatlik elektrik kesintilerinin yaşandığı özel dönemde bile Küba, gerektiğinde güneş panellerinden yararlanarak bir dağ köyündeki 5-10 kişilik okula da eğitimi, eğitim için yararlanacağı teknolojiyi götürmesini bilmiştir.</p>
<p>Bir ek yapayım. Ülkemizde en ciddi sorunlardan bir tanesi&#8230; Okullar kapalı ama veliler hala çalışıyor ve kreş ihtiyacı bugün çarpıcı bir biçimde kendisini gösteriyor. Küba bu konuda da okulları kapatırken çeşitli önlemlerle çalışan ebeveynlerin ihtiyaçlarını belirleyerek nöbetçi kreşlerin sürdürülmesini sağladı. Eğitim Bakanlığı’nın sitesi incelendiğinde de bu konuda gelişmelere yer verdikleri, duyurularda bulundukları görülüyor.</p>
<p>Küba pandemide başarılı sonuçlar elde etti ama bunu bir mucizeye borçlu değil. Sahip olduğu toplumsal kanalları, alışkanlıkları, pratikleri kullandı, onları pandemi koşullarına göre yeniden düzenledi. Öncekinden 100 yıl sonra gerçekleşen bir pandemide bu kadar çaresizce kalmak sanırım kapitalizmin bir mucizesi olmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/derya-unlu-nasil-bir-egitim-sorusu-nasil-bir-toplum-sorusu-ile-alakali/">Derya Ünlü: &#8220;Nasıl Bir Eğitim Sorusu, nasıl bir toplum sorusu ile alakalı.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TKP&#8217;nin 100. yaşında &#8216;Parti Tarihi&#8217; kitabı okuyucusuyla buluştu!</title>
		<link>https://yazilama.com/tkpnin-100-yasinda-parti-tarihi-kitabi-okuyucusuyla-bulustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Yıldız, Sol TV]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2021 16:55:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Video]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11422</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sol TV&#8217;de yayımlanan &#8216;Burası Ankara&#8217; programında Erkan Yıldız&#8217;ın konuğu olan Aydemir Güler, TKP&#8217;nin yüz yıllık tarihini ele alan ve ilk cildi yakın zamanda yayımlanan &#8220;Parti Tarihi&#8221; kitabıyla ilgili soruları yanıtladı. &#160;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/tkpnin-100-yasinda-parti-tarihi-kitabi-okuyucusuyla-bulustu/">TKP&#8217;nin 100. yaşında &#8216;Parti Tarihi&#8217; kitabı okuyucusuyla buluştu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="field-content">Sol TV&#8217;de yayımlanan &#8216;Burası Ankara&#8217; programında Erkan Yıldız&#8217;ın konuğu olan Aydemir Güler, TKP&#8217;nin yüz yıllık tarihini ele alan ve ilk cildi yakın zamanda yayımlanan &#8220;Parti Tarihi&#8221; kitabıyla ilgili soruları yanıtladı.<br />
</span></p>
<p><iframe title="Burası Ankara: Parti Tarihi kitabı ve TKP&#039;nin kuruluş dinamikleri" width="640" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/j51WDEAcmAg?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/tkpnin-100-yasinda-parti-tarihi-kitabi-okuyucusuyla-bulustu/">TKP&#8217;nin 100. yaşında &#8216;Parti Tarihi&#8217; kitabı okuyucusuyla buluştu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Marx&#8217;ın Düşüncesi kitabını bir çıkış arayan insanlar için yazdık&#8217;</title>
		<link>https://yazilama.com/marxin-dusuncesi-kitabini-bir-cikis-arayan-insanlar-icin-yazdik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Volkan Algan, SoLPortal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2021 20:14:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Marxism]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihsel Gelişimi İçerisinde Marx'ın Düşüncesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11263</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Tarihsel Gelişimi İçerisinde Marx&#8217;ın Düşüncesi&#8221; kitabı, günümüzde fikirlerine olan ilginin arttığı Marx&#8217;ın düşünsel serüvenini eserleri üzerinden ele alıyor. &#160; [Volkan Algan, SoLPortal, 23.01.2021] Yazılama Yayınevi kuraklaşan fikir ortamında dikkat çeken kitaplar yayınlamaya devam ediyor. Yeni çıkan &#8220;Tarihsel Gelişimi İçerisinde Marx&#8217;ın Düşüncesi&#8221; kitabı, günümüzde fikirlerine olan ilginin arttığı Marx&#8217;ın düşünsel serüvenini eserleri üzerinden ele alıyor. Her...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/marxin-dusuncesi-kitabini-bir-cikis-arayan-insanlar-icin-yazdik/">&#8216;Marx&#8217;ın Düşüncesi kitabını bir çıkış arayan insanlar için yazdık&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif; font-size: 20px;">&#8220;Tarihsel Gelişimi İçerisinde Marx&#8217;ın Düşüncesi&#8221; kitabı, günümüzde fikirlerine olan ilginin arttığı Marx&#8217;ın düşünsel serüvenini eserleri üzerinden ele alıyor.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>[Volkan Algan, SoLPortal, 23.01.2021]</em></p>
<p>Yazılama Yayınevi kuraklaşan fikir ortamında dikkat çeken kitaplar yayınlamaya devam ediyor. Yeni çıkan &#8220;Tarihsel Gelişimi İçerisinde Marx&#8217;ın Düşüncesi&#8221; kitabı, günümüzde fikirlerine olan ilginin arttığı Marx&#8217;ın düşünsel serüvenini eserleri üzerinden ele alıyor.</p>
<p>Her biri Marx&#8217;ın bir eserini inceleyen 9 makaleden oluşan kitabın editörlüğünü Akademisyen &#8211; Yazar Nevzat Evrim Önal yaptı.</p>
<p>Kitapla ilgili sorularımızı yanıtlayan Önal&#8217;a göre kitap Marx&#8217;ı &#8220;yeniden yorumlamak&#8221; gibi moda bir yanlışa düşmüyor, çünkü onun buna ihtiyacı yok; ama hala Marx&#8217;ın yanıtlarından başka çözüm yolunun gözükmediği insanlığın günümüzdeki sorunlarını da yorumlamaya yardımcı olacak şekilde Marx&#8217;ın düşüncesinin gelişimini ortaya koymayı amaçlıyor.</p>
<p>Önal&#8217;ın yanıtları şu şekilde:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;">&#8220;MARX, DÜŞÜNCESİNİ OLUŞTURAN TEMEL FİKİRLERDE YORUMA GEREK DUYULMAYACAK KADAR AÇIKTIR.&#8221;</span></p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Öncelikle bu kitap fikri nereden çıktı?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Açıkçası, biraz utanarak söylüyorum ama bu kitabı Marx’ın 200. doğum yıldönümü vesilesiyle hazırlamaya başlamıştık. Amacımız Marx’ın fikirlerinin zaman içerisinde nasıl olgunlaştığını takip etmek ve her bir eseri için güncel uzanımları da olan yazılar yazarak, bu fikirlerin güncelliğini ortaya koymaktı. Türlü aksaklıklar çıktı, kimi bölümlerin yazarları değişti, editörlük süreci uzadı derken Engels’in 200. doğum gününe ancak yetiştirebildik.</p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Siz de Marx&#8217;ı yeniden keşfetme modasına mı uydunuz; kitap Marx&#8217;ı &#8220;yeniden ve güncel bir şekilde&#8221; mi yorumluyor, yaygın deyişle?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Herhangi bir tarihsel metni işe geldiği gibi güncel yorumlara tabi tutmak postmodern entelektüelliğin zırvalıklarından biridir, bize uzak olsun. Üstelik postmodernizm bunu, yani hermeneutiği skolastisizmden devraldı. İslam’daki karşılığı Tefsir’dir. Ortaçağ karanlığında manastırlara ya da medreselere kapanmış, aklını dinle bozmuş ve gerçek hayatla bağları pek zayıf “âlimler” klasik felsefe metinleri ve dinsel yazıtları yorumlar da yorumlardı. Tarihin ilerleyişine hiçbir katkısı olmadı bu yorumların, olsa olsa bazı örneklerde tarihi yavaşlatmışlardır. Soğuk Savaş başladığından bu yana batı üniversitelerinin “eleştirel” akademisyenleri de, çok benzer biçimde, Marx’ı tefsir edip edip durdular. Kitabın önsözünde bir miktar tartışmaya çalıştım.</p>
<p>Bizim amacımız bu değil. Herhangi bir düşünsel metin, yazılma niyetiyle, felsefi yöntemiyle, vargılarıyla tarihseldir ve belli bir bütünlüğe sahiptir. Marx’ın metinleri de böyledir. Metni bu bütünlüğü bozacak biçimde okumaya çalışmak yorumlamak değil tahrif etmektir. Üstelik Marx’ın eserleri niyeti, yöntemi ve vargıları hiç de örtük metinler değildir. Marx, düşüncesini oluşturan temel fikirlerde yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Biz bu kitabı yazarken, Marx’ın temel fikirlerini doğru bulan insanlar olarak, bu fikirleri günümüzün gerçekliğini değiştirmek için nasıl kullanabileceğimize odaklandık.</p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Son yıllarda Marx&#8217;a dönük artan ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Marx’ın büyük dehası, toplumu sınıflara bölen ve birinin diğerinin emeğini sömürmesine dayanan her üretim biçimi gibi kapitalizmin de sonlu olma zorunluluğunu kavraması ve bu sonun nasıl geleceğine dair teoriyi geliştirmiş olmasıdır. Kapitalizmin sonluluğu, en açık biçimde, onun biriken çelişkilerinin toplumsal yaşamı altüst ettiği bunalım dönemlerinde görünür. Bu dönemlerde sermaye birikimi zorlaşır ve sürdürülebilmesi için toplumun geri kalanına çok büyük zararlar verecek politikaların uygulanması zorunlu hale gelir. 2008’den bu yana böyle bir dönemin içerisindeyiz ve sermayenin kendi çıkarları için insanlığı nasıl hiçe sayabileceğini pandemiyi yönetme biçimlerinde bir kez daha, apaçık biçimde gördük.</p>
<p>Bu ortamda doğal olarak burjuvazinin ideologları ve teknokratları da bunalımdan bir çıkış arıyor ve kapitalizmin işleyişine dair bugüne dek yapılmış en ileri, en bilimsel soyutlama olan Marksizme başvurmak zorunda kalıyorlar. Öte yandan bu özünde muhafazakâr başvurular Marx’ın yazdıklarının devrimci ruhuna aykırı olduğu için, Marx’ın düşüncesini tahrif etme, devrimci niteliğinden arındırma çabasıyla kirleniyor. Örneğin Thomas Piketty, 21. Yüzyılda Kapital diye kitap yazıp, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırılmaksızın servet vergileri ve evrensel vatandaşlık geliriyle günümüz sorunlarının “çözülebileceğini” iddia edebiliyor ve bunu kendince Marx’a dayandırıyor.</p>
<p>Ölümden ölesiye korkan, kendi korkusunun derinliğiyle büyülenip dolu silahlarla oynayan saplantılı insanlar gibiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;">&#8220;HER KOMÜNİST YAZARKEN DE MÜCADELE EDER.&#8221;</span></p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Kitaptaki makale konuları neye göre seçildi, ne tür bir metotla yazıldı?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Kitaptaki makaleler Marx’ın eserlerini olabildiğince kronolojik bir sırayla takip ediyor. Her bir yazının, konusu olan eseri, güncel uzanımları olan bir tartışmanın Marx’taki referansı olarak incelemesini gözettik. Böylelikle yazılardan hiçbiri “Marx aslında ne demek istemişti?” gibi bir sorudan yola çıkmadı, daha çok “bu meseleye dair Marx ne demişti?” sorusu etrafında şekillendi. Böylelikle, Marx’ın yazdıklarının yerine okunacak özetler ya da yorumlar değil, aksine Marx’ın eserlerinin bugün nasıl işe yaratılabileceği, güncel sorun ve çelişkilere bakarken Marx’ın soyutlamalarının nasıl işlevsel biçimde kullanılabileceğine örnekler yazmış olduk.</p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Peki, bu kitap kime yazıldı? Marx&#8217;la yeni tanışacaklara mı mesela?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Marx’ın en sevdiğim saptamalarından biri şu: İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği görevler koyar, zira yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut ya da ortaya çıkmakta olduğu yerde gündeme gelir. Marx’a bütün eserlerini, en önemlisi de Kapital’i yazdıran, sermaye denen çelişkili özel mülkiyet ve toplumsal ilişki biçimi ve onun etrafında gelişten kapitalist üretim biçimini sorunsallaştırmasını sağlayan itki; bu üretim biçiminin sadece soyut anlamda yıkılabilir olması değil, yıkılma vaktinin gelip çatmış olmasıdır.</p>
<p>Bugün, bu sistemin içinde yaşayan insanların çok büyük çoğunluğu komünist ya da Marksist değil, ama hangi toplumsal sınıfa mensup olurlarsa olsunlar, çürümekte olan ve yıkılıp yerine yenisinin yapılması gereken bir sistemde yaşıyor ve üretiyor olduğumuzu içten içe fark ediyorlar. Bu tedirginlik verici his insanları çözüm aramaya değil, genelde hurafelere, sahte umutlara, avunma yollarına sevk ediyor.</p>
<p>Biz bu kitabı bir şeylerin hiç yolunda olmadığını ve bu toplumsal düzende de bir daha yoluna girmesinin mümkün olmadığını sezen, bu sezgisinden kaçmak yerine bir çıkış arayan insanlar için yazdık. Biz nasıl çıkış arıyoruz göstermek ve beraber aramaya davet etmek için. Bu insanlar bugün azınlıktalar, ama çok yakın gelecekte çoğunluk olacaklar.</p>
<p><strong>soLPortal &#8211; Ülkenin sorunlarına çözüm yolu arayanların kitapta bulacağı bir şeyler var mı, yoksa &#8220;biz günlük siyaset için hazırlamadık kitabı&#8221; mı diyorsunuz?</strong></p>
<p>N.E.Ö. &#8211; Ülkenin sorunlarına sadece dediğiniz üzere “günlük siyaset”le çözüm arayanlar, örneğin “ah ne yapsak da önümüzdeki seçimde sandıktan AKP çıkmasa”dan başka bir şey düşünmeyenler kitabımızı okurlarsa hayal kırıklığına uğrayabilirler. Aslında onların da okuması iyi olur, zira yanlış kanaatlere dayalı iyimserlikler ne kadar erken yıkılırsa sahibi için o kadar az zarara sebep olurlar.</p>
<p>Marksizm açısından insanın siyasi edimi gündelik değil tarihseldir. Her eylem, çelişkilere bir katkıda bulunur ve tarih, biriken çelişkilerin toplumu sürüklediği bir bunalımın devrimci nitelik kazanmasıyla hızlanır. Köhnemiş toplumsal düzenler böyle yıkılır ve yeni, daha ileri bir toplumsal düzen ancak böyle kurulur. Biz, ülkenin sorunlarına da böyle çözüm arıyoruz. İnsanlığa her gün yeni ve gereksiz acılar yaşatan kapitalist toplumsal düzeni sürdürmek ya da sürdürülebilir kılmak için değil; onun çöküşünü hızlandırmak, bu çöküş sırasında tarihe el koyacak devrimci iradeyi güçlendirmek ve kalabalıklaştırmak için çalışıyoruz. Dolayısıyla çözümün “sürdürmek” değil “yıkmak ve yenisini yapmak”tan geçtiğini düşünen herkes için çok çekici fikirler var kitabımızda. Kapsamlı değişiklikten çekinenler ise, eğer bu kitabı okurlarsa, kendilerine belki çekincelerinin sarsılması gibi bir faydamız dokunabilir.</p>
<p>Özetle, devrimci mücadele bir komünist için “iş” değil “varoluş tarzı”dır. Ve her komünist yazarken de mücadele eder. Mücadele etmek için yazdık ve yazdıklarımızın mücadeleye katkısı olacağını düşünüyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/marxin-dusuncesi-kitabini-bir-cikis-arayan-insanlar-icin-yazdik/">&#8216;Marx&#8217;ın Düşüncesi kitabını bir çıkış arayan insanlar için yazdık&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaya Tokmakçıoğlu: &#8220;İstanbul işçi sınıfının havzası olmayı sürdürüyor.&#8221;</title>
		<link>https://yazilama.com/istanbul-isci-sinifinin-havzasi-olmayi-surduruyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Sert, GazeteDuvar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2021 18:53:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kaya Tokmakçıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Köle Kul Amele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11244</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akademisyen-yazar Kaya Tokmakçıoğlu&#8217;nun &#8216;Köle, Kul, Amele: İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi&#8217; kitabı Yazılama Yayınları tarafından yayımlandı. Tokmakçıoğlu ile kitabını ve İstanbul&#8217;u konuştuk. &#160; [Soner Sert, GazeteDuvar, 21.1.2021] Mühendislik eğitimi alan Kaya Tokmakçıoğlu, yüksek lisansını yaparken akademide kalmayı tercih eder. Halen İTÜ İşletme Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Tokmakçıoğlu, edebiyata ve İstanbul’a özel bir ilgi duyar: “Klasik...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/istanbul-isci-sinifinin-havzasi-olmayi-surduruyor/">Kaya Tokmakçıoğlu: &#8220;İstanbul işçi sınıfının havzası olmayı sürdürüyor.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif; font-size: 20px;">Akademisyen-yazar Kaya Tokmakçıoğlu&#8217;nun &#8216;Köle, Kul, Amele: İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi&#8217; kitabı Yazılama Yayınları tarafından yayımlandı. Tokmakçıoğlu ile kitabını ve İstanbul&#8217;u konuştuk.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 16px;"><em>[Soner Sert, GazeteDuvar, 21.1.2021]</em></span></p>
<p><strong>Mühendislik eğitimi alan Kaya Tokmakçıoğlu, yüksek lisansını yaparken akademide kalmayı tercih eder. Halen İTÜ İşletme Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Tokmakçıoğlu, edebiyata ve İstanbul’a özel bir ilgi duyar: “Klasik olacak ama tutku olarak adlandırabiliriz sanırım.”</strong></p>
<p><strong>Edebiyat bağlamında, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını sürdüren Tokmakçıoğlu, Nâzım Hikmet Kolektifi&#8217;nin bir üyesi olarak çalışmalar yapar. “İstanbul özelindeyse şehrin toplumsal yaşamına, kültürel dokusuna, mücadeleler tarihine dair okumaya, biriktirmeye, sokaklarında düzenli olarak gezmeye, çalışıyorum” sözleriyle bu kente dair düşüncelerini dile getiren Tokmakçıoğlu’nun, Yazılama Yayınları’ndan çıkan &#8216;Köle Kul Amele / İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi&#8217; kitabı da bu düşüncesiyle pekişiyor.</strong></p>
<p><strong>Tokmakçıoğlu ile bir araya geldik ve kitabını, işçi sınıfı ve İstanbul’u konuştuk.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>&#8216;MARKSİZM SAYESİNDE BÖYLE BİR KİTABI YAZMAYA CESARET ETTİM&#8217;</strong></span></p>
<p><strong>S.S. &#8211; Malum İstanbul; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, tarihi ve coğrafi olarak bir derya denizdir. Bu şehrin sosyal mücadeleler tarihini merkeze alarak bir kitap hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı? Ek olarak bu durum sizi ürkütmedi mi?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; Bahsettiğim gibi şehre dair yazılan edebî, bilimsel vb. her tür metni okumaya özen gösteriyorum yıllardır. Bu noktada dikkatimi çeken şeylerden biri şu oldu: Şehrin pek çok farklı yönünü ele alan çalışma bugüne kadar yapılmış; üzerine monografiler kaleme alınmış, romanların başkahramanı olmuş İstanbul. Ya da İtilaf Devletleri&#8217;nin işgali, II. Mehmed dönemi vb. tarihinin belli bir aralığını inceleyen kitaplar yazılmış. Bunların bir bölümü ilgili dönemin toplumsal mücadeleler tarihine odaklanıyor. Bir bölümü siyasal ve iktisadi tarihine. Şehrin toplumsal mücadeleler tarihini kuruluşundan günümüze sınıfsal bir perspektifle ele alan bir çalışma benim bildiğim kadarıyla yoktu ve bu boşluk elinizdeki kitabın hazırlanmasında başat rolü oynadı. Marksizm olağanüstü bir kılavuz; onun sayesinde böyle bir kitabı yazmaya cesaret ettiğimi söyleyebilirim.</p>
<p><strong>S.S. &#8211; Kitap bir yanıyla tarih, bir yanıyla siyasi, bir yanıyla ekonomik, bir yanıyla sosyal bilimsel bir çalışma. Siz eserinizi nasıl tanımlıyorsunuz?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; &#8216;Köle, Kul, Amele&#8217;yi bir yönüyle disiplinlerüstü bir metin olarak adlandırmak mümkün sanırım. Bizantion’dan Konstantinopolis’e, oradan Konstantiniyye’ye ve İstanbul’a doğru gerçekleşen mekânsal dönüşümün izlerini toplumsal mücadeleler tarihinden ele almaya çalışıyor kitap öncelikle. Bunu yaparken, bahsettiğiniz gibi tarihe, ekonomi bilimine, siyasete, yer yer edebiyata da başvurmaktan çekinmiyor. Bunları bir arada tutan tutkal ise Marksizm. Dolayısıyla, bir gelecek tasavvuru iddiasıyla şehrin “tarih öncesine” odaklanmayı tercih ediyor &#8216;Köle, Kul, Amele&#8217;.</p>
<p><strong>S.S. &#8211; Kitap, ismiyle müsemma bir çalışma bizce. Önce köle, sonra kul, sonra da amele… Tanım değişse de görev değişmiyor. İşçinin kaderinde, sırada ne var sizce?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; Sırasıyla Doğu Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine bir göndermede bulunuyor kitabın adı. Tabii ki emeğiyle geçinmeye çalışanlara, ezilenlere dönük bir duygudaşlık besliyor. Yüzyıllardır ezilenlerle onları ezen bir avuç iktidar sahibi arasındaki mücadelenin İstanbul’un tarihinin tekerlerini döndüren başlıca güç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla, günümüz işçi sınıfının geleceğinde, onun kendi kaderini eline almak var. Kentsel mekânı, iktidarı eline almış bir biçimde dönüştürmek; yaşanabilir, eşit ve özgür bir İstanbul’u inşa etmek ve o güne kadar yaşanmışları “tarih öncesi” olarak addedip kendi tarihini yazmaya koyulmak var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong>&#8216;İSTANBUL, İŞÇİ SINIFININ HAVZASI OLMAYI SÜRDÜREN BİR ŞEHİR&#8217;</strong></span></p>
<p><strong>S.S. &#8211; Kitapta sık sık “kavgamızın şehri” vurgusu yapıyorsunuz. Bu kitap, proleterler için bir kaynak kitap olma amacı mı taşıyor?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; Evet, İstanbul “kavgamızın şehri”. Bir yandan sermayenin sınırsız bir biçimde biriktiği, öte yandan geniş çevresiyle birlikte düşünüldüğünde işçi sınıfının havzası olmayı sürdüren bir şehir. Modern anlamıyla proletarya İstanbul’da da tarih sahnesine çıktığı andan itibaren kentsel mekân üzerinde kıyasıya bir mücadele yürüttü, yürütmeye devam ediyor. İşgale karşı direnen unsurlar arasında işçi sınıfının öncü bileşenleri vardı; öte yandan 1 Mayıs’ları düşünelim, 15-16 Haziran’ı, Gezi Direnişi’ni aklımıza getirelim. Şehirdeki toplumsal mücadeleler kentsel mekâna yayılabildikleri ölçüde ve ölçekte “başarılı” oldular. Bunda da kentin proletaryasının büyük rolü oldu. Tüm bu mücadelelerden çıkarılacak dersler olduğunu düşünüyorum ve elbette işçi sınıfımızın, verdiği kavganın izlerini mekânsal düzlemde sürebileceği bu kitabı okumasını arzu ediyorum.</p>
<p><strong>S.S. &#8211; Çalışmanız bir kez daha gösteriyor ki, sol siyasetin görünür olmasıyla/siyaset üretmesiyle işçi sınıfının güçlenmesi arasında tarihsel bağlamda bir paralellik var. Sadece İstanbul da değil, dünya siyaseti bunun örnekleriyle dolu. 2000 sonrası işçi sınıfı ve sol siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; Türkiye özelinde ’80 sonrasının toplumda yarattığı en önemli tahribatlardan biri örgütlü olmanın, örgütlü davranmanın tukaka ilan edilmesidir. İşçi sınıfı adına siyaset üretenler günümüzde işçi sınıfını kuşatan milliyetçiliği, dinci ideolojiyi dağıtmak zorundalar. Bununla baş etmenin örgütlü davranmadan kolay olmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan, 2000’li yıllar açısından Tekel ve Gezi Direnişi gibi tüm ezilenlere umut kaynağı olan hareketlenmelerin siyasal iktidarın zayıf karnını yansıttığını, bu düzenin miadını çoktan doldurduğunu söylemek durumundayız. Düzenin söz konusu zayıf karnının, er ya da geç işçi sınıfının hak ettiği siyasetiyle buluşacağına dair olan inancı diri tuttuğu inancındayım.</p>
<p><strong>S.S. &#8211; Tarih boyunca İstanbul’da var olan emekçi sınıflar üzerine bu denli kapsamlı bir çalışma yapan bir yazar olarak, Covid-19 şartlarında İstanbul’da yaşamaya/ölmemeye çalışan işçiyi nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>K.T. &#8211;  İstanbul, tarihi boyunca pek çok salgına tanıklık etti. Bunlar içinde veba önemli bir yer tutuyor. Öte yandan, şehrin altından geçen fay hattı her büyük depremde toplumsal eşitsizliklere ayna tuttu. Bunlara bir de kentin meşhur yangınlarını ekleyecek olursak Covid-19’un başımıza gelen en büyük “felaket” olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sizin de belirttiğiniz gibi günümüzdeki mevcut toplumsal düzen, pandemi gibi olağanüstü durumların ortaya çıktığı momentlerde işçi sınıfına kent yaşamını zehir ediyor. Benzer bir durumu 1894 Depremi’nin derinleştirdiği eşitsizliklerde de ya da 1911 Aksaray Yangını’nda da görmek mümkün. Dolayısıyla özellikle pandemi sonrası işçi sınıfını daha ağır şartların beklediğini söyleyebiliriz. Ve bu noktada dayanışmanın, örgütlü davranmanın her zamankinden daha önemli hale geleceğini iddia edebiliriz.</p>
<p><strong>S.S. &#8211; Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?</strong></p>
<p>K.T. &#8211; İstanbul’a dair okumalar yapmaya devam ediyorum. Kenti konu alan izlemediğim filmleri, varsa belgeselleri izlemeye çalışıyorum. Bir yandan da Nâzım Hikmet üzerine çıkacak derleme bir kitap için okumalar yapmaya, özellikle &#8216;Memleketimden İnsan Manzaraları’nın edebiyatımızdaki yeri üzerine düşünmeye devam ediyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/istanbul-isci-sinifinin-havzasi-olmayi-surduruyor/">Kaya Tokmakçıoğlu: &#8220;İstanbul işçi sınıfının havzası olmayı sürdürüyor.&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TKP Tarihi Çıkıyor!</title>
		<link>https://yazilama.com/tkp-tarihi-cikiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[YAZILAMA YAYINEVİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2020 13:20:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=11006</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parti Tarihi &#8211; Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluş Dinamikleri 1. Cildi Ocak Ayında Yayımlanıyor! 10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Türkiye Komünist Teşkilatlarının Birinci Kongresi’nin, bir diğer deyişle Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunun üzerinden 100 yıl geçti. Türkiye’de komünist hareketin, bir siyasi akım olarak sosyalizmin ve işçi hareketinin kökleri bu 100 yılın da öncesine dayanıyor. Türkiye Komünist Partisi’nin...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/tkp-tarihi-cikiyor/">TKP Tarihi Çıkıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;"><em><span style="font-size: 20px;"><strong><span style="color: #ff0000;">Parti Tarihi &#8211; Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluş Dinamikleri 1. Cildi Ocak Ayında Yayımlanıyor!</span></strong></span></em></span></p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2020/12/yazilamasosyalmedya_PartiTarihi_post1.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-11015 alignleft" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2020/12/yazilamasosyalmedya_PartiTarihi_post1-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2020/12/yazilamasosyalmedya_PartiTarihi_post1-300x300.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2020/12/yazilamasosyalmedya_PartiTarihi_post1-150x150.jpg 150w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2020/12/yazilamasosyalmedya_PartiTarihi_post1.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Türkiye Komünist Teşkilatlarının Birinci Kongresi’nin, bir diğer deyişle Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunun üzerinden 100 yıl geçti. Türkiye’de komünist hareketin, bir siyasi akım olarak sosyalizmin ve işçi hareketinin kökleri bu 100 yılın da öncesine dayanıyor. Türkiye Komünist Partisi’nin bünyesinde kurulan Parti Tarihi Araştırma Grubu’nun çalışması, bu 100 yılı aşkın tarihin, barındırdığı süreklilikler ve kopuşlarla ele alınmasını amaçlıyor.</p>
<p>Bu tarih, dört ciltte ele alınıyor. Kısa süre sonra okurlarla buluşacak olan 1. Cilt, Osmanlı döneminde ortaya çıkan ilk sosyalist örgütlenmeler ve işçi hareketlerinden, “Parti’nin tarih öncesinden” yola çıkıyor. Türkiye komünist hareketinin ortaya çıkışı, Osmanlı dönemindeki sosyalizmden kopuşla birlikte gerçekleşiyor. Bu kopuş, ulusal kurtuluş mücadelesine, ülkenin yapısal dönüşümüne eşlik ediyor. Komünist hareketin genç Cumhuriyet döneminde yaşadığı deneyim, hem bu dönüşümden hem de kaçınılmaz olarak Cumhuriyet’in Sovyetlerle ilişkilerinden doğrudan etkileniyor. 1. Cilt 1927 Tevkifatı’na kadar yaşanan süreci irdeliyor.</p>
<p>Bu çalışma, belgelere dayanıyor; ama belge yayıncılığı kaygısıyla yürütülmüyor. Polemik amaçlanmıyor; ama yaygınlık kazanmış saldırı ve tahrifatı yanıtlama hedefi de güdülüyor. Zira Parti’nin tarihini yazmak, Parti’nin sosyalizm için verdiği mücadelenin, bugünkü mücadelesinin bir silahı aynı zamanda.</p>
<p><a href="https://yazilama.com/tkp-tarihi-cikiyor/">TKP Tarihi Çıkıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diyalektik materyalizm bir yere gitmedi!</title>
		<link>https://yazilama.com/diyalektik-materyalizm-bir-yere-gitmedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[soL Dergisi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2020 11:59:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=10532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm kitabı ikinci baskısını yaptı. Erhan Nalçacı kitabın ana fikri için &#8220;Marx ve Engels’ten 150, Lenin’den 100 yıl, Sovyetler’in karşı-devrime yenik düşmesinden 30 yıl sonra bilimdeki büyük değişiklikleri diyalektik materyalizm ile kapsamaya çalışmak&#8221; ifadelerini kullanıyor. BİLİM VE AYDINLANMA 20.06.2020 Yazılama yayınevinden çıkan &#8220;Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm&#8221; kitabı genişletilmiş ikinci...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/diyalektik-materyalizm-bir-yere-gitmedi/">Diyalektik materyalizm bir yere gitmedi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm kitabı ikinci baskısını yaptı. Erhan Nalçacı kitabın ana fikri için &#8220;Marx ve Engels’ten 150, Lenin’den 100 yıl, Sovyetler’in karşı-devrime yenik düşmesinden 30 yıl sonra bilimdeki büyük değişiklikleri diyalektik materyalizm ile kapsamaya çalışmak&#8221; ifadelerini kullanıyor.</strong></p>
<p><strong>BİLİM VE AYDINLANMA</strong></p>
<p>20.06.2020</p>
<p>Yazılama yayınevinden çıkan &#8220;Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm&#8221; kitabı genişletilmiş ikinci baskısını yaptı. Kitap Erhan Nalçacı&#8217;nın deyişi ile &#8220;Bilim ve Aydınlanma Akademisi&#8217;nin kurulması cesaretini aşıladığı&#8221; için ayrıca önemli. </p>
<p>Kitabın 2. baskısı vesilesiyle Madde, Diyalektik ve Toplum dergisinin kitabın editörleri Erhan Nalçacı, Iraz Akış ve Mehmet Ali Olpak ile yaptığı röportajı paylaşıyoruz:</p>
<p><strong>Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm kitabı geçen ay ikinci baskısını yaptı. Bu üç editörlü ve sekiz yazarlı kitabın öyküsünden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Erhan Nalçacı:</strong> Tabii ki bahsederim. Aslında bu kitabın Bilim ve Aydınlanma Akademisi (BAA)’nin kuruluşu ile yakından ilişkili olduğunu söyleyebilirim. 2017 ilkbaharında, BAA’yı kurmak için hazırlık yaparken Marksist bir yöntemle bilimi ele alacak, bilime sızmış metafizik düşüncelerle mücadele edebilecek bir ekibimizin olup olmadığını test etmek istedik. Bu nedenle o yaz <em>Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm Atölyesi</em>’ni düzenlemeye karar verdik. Atölye tüm eksiklerimize rağmen bir ön birikime sahip olduğumuzu bize gösterdi ve BAA’yı kurma cesaretini aşıladı. Bunun üzerine 2017 Ekimi&#8217;nde kuruluşumuzu gerçekleştirdik. Atölyeye sunulan bildiriler yazıldı ve üç kişilik bir editör heyeti tarafından gözden geçirildi. Böylece 2018’de BAA’nın düzenlediği ikinci yaz okuluna kitap yetiştirilmiş oldu.</p>
<p>Kısa sürede tükenen kitabın özellikle gençlik üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gördük ve genişletilmiş, gözden geçirilmiş ikinci baskı için çalışmalarımızı hızlandırdık. İkinci baskıyı 2019’un Aralık ayında gerçekleştirilen Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu’na yetiştirmiş olduk.</p>
<p>Kitabın ana fikri Marx ve Engels’ten 150, Lenin’den 100 yıl, Sovyetler Birliği’nin karşı-devrime yenik düşmesinden 30 yıl sonra bilimdeki büyük değişiklikleri diyalektik materyalizm ile kapsamaya çalışmak ve bütünü açıklayan bir kuram olarak üzerindeki tozları silkelemek olarak açıklanabilir.</p>
<p>Diyalektik materyalizm rafta duracak bir kuram değildir, sürekli saldırı altındadır. Ancak kullanılarak, mücadele edilerek gelişir.</p>
<p>Bir diğer sorun da Sovyetler Birliği döneminde yazılan ve diyalektik materyalizmi anlatan kitaplarda verilen örneklerin çok yüzeysel olmasıydı. Oysa günümüzde aydınların idealist kuramlardan uzaklaştırılmasına ve kapsanmasına ihtiyacımız var. Bu nedenle bilimsel yeni verilerin ışığında diyalektik materyalizmi geliştirmeli ve kullanmalıyız.</p>
<p>Örneğin, sinaptik entegrasyon bölümü sinir sisteminin işleyişinden bireylerin düşünüşünde ve ideolojilerindeki nitelikçe değişime kadar diyalektik materyalizmin kategorilerini ve yasalarını ele alıyor. Böylece günümüz biliminin vardığı ileri bir noktayı diyalektik materyalizme bir örnek olarak çözmeyi deniyor.</p>
<p><strong>Kitabın ikinci baskısının üzerinde “Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş” ibaresi bulunuyor. Bu ne anlama geliyor, birinci baskıya göre hangi değişiklikler yapıldı?</strong></p>
<p><strong>Iraz Akış:</strong> Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm&#8217;in ilk baskısını hazırlarken bunun bir başlangıç olduğunu, doğanın ve toplumun hareket yasalarını sunan diyalektik materyalizmi günümüz koşullarında yeniden ele alma sorumluluğunun ve gereksiniminin ilk adımlarından biri olduğunu söylemiştik. Fizik, biyoloji, sinirbilim, matematik gibi alanlara diyalektik materyalist yöntemle yaklaştığımız kitap, hem söz konusu alanları bu düşünme yöntemiyle daha iyi kavramaya çalışma, hem de ele alınan konular üzerinden diyalektik materyalizmin kategori ve yasalarını yeniden ele alma çabamızın bir ürünüydü. İlk baskının yoğun ilgi görmesinin ve kısa sürede tükenmesinin ardından ikinci baskıya karar verdik. İkinci baskının hazırlığındaki temel ihtiyaçları; kitaba gelen çok sayıda geri bildirimin ışığında bölümleri gözden geçirmek, ilk baskıdaki eksiklikleri gidererek kitaptaki bölümleri genişletmek ve yeni bölümlere ya da bölüm içi kısımlara yer vermek olarak sıralayabiliriz.</p>
<p>Kitaba, yaşamın başlangıcına dair bilimsel verilerin derlendiği &#8220;Canlılığın ortaya çıkışını diyalektik materyalizmle nasıl kavrarız?&#8221; başlıklı yeni bir bölüm eklendi. Biyolojik hareket ve evrim bilim alanında yürütülen çalışmaları kitabın ikinci baskısı için Gizem Gül kaleme aldı. Yaşamın kökenine dair tartışmaların idealizm ile materyalizm arasındaki felsefi mücadelede her dönemde çok önemli olduğunu görüyoruz. Cansız maddelerden canlılığa geçişi açıklayan Abiyogenez kuramı, yaşamın ortaya çıkışındaki maddi temelleri ortaya koyarak idealist yaklaşımlara ciddi bir darbe indiriyor. Ayrıca maddenin hareketi içinde ortaya çıkan bu büyük nitelikçe sıçrama, hareket yasalarının kavranması için çok önemli bir örnek sunuyor. Yaşamın kökenine dair bilimsel çalışmaların tarihine baktığımızda ise diyalektik materyalist yöntemin gücünü bir kez daha fark ediyoruz. İnorganik moleküllerden organik maddelerin ortaya çıkışına dair hipotezlerin Sovyet biyokimyacı Aleksandr İvanoviç Oparin ve Komünist Parti üyesi olan İngiliz Marksist bilim insanı John Burdon Sanderson Haldane tarafından ortaya konması tesadüf olmasa gerek!</p>
<p>Yeni eklenen bölüm dışında, kitabın diğer kısımlarında da kimi değişiklikler ya da eklemeler yapıldı. Bunlardan önemli bir tanesi, Erhan Nalçacı&#8217;nın &#8220;Tarih içinde diyalektik materyalizm&#8221; bölümü içinde yeni önerilen diyalektik materyalizm kategorisi. Eğilim ve salınım başlığını taşıyan bu kategori, nitelikçe dönüşüme uğrayan maddenin zaman içindeki ileri-geri hareketini tanımlıyor. Bu kategori sayesinde fiziksel, biyolojik ve toplumsal hareketin içerdiği ilişkilerin daha iyi kavranabileceğini ileri sürüyoruz. Evrenin oluşumundan, biyolojik evrimdeki eğilimlere ve devrim-karşı devrim ilişkisine kadar farklı örnekler üzerinden açıklanan bu kategoriden kitabın farklı bölümlerinde de yararlanıldı. Örneğin &#8220;Evrimin mekanizmalarına diyalektik materyalist bakış&#8221; başlıklı bölüme eklenen yeni örneklerle kesintili denge/sıçramalı evrim kuramı eğilim-salınım kategorisiyle birlikte yeniden ele alındı.</p>
<p>Birinci baskıya gelen en sistemli geri bildirimlerden biri DEÜ Fizik Bölümü&#8217;nden Hasan Karabıyık hocamıza aitti. Hocamızın katkı ve eleştirileriyle &#8220;Modern fizikte felsefi sorunlar üzerine&#8221; başlıklı bölüm Mehmet Ali Olpak ve ve Alp Öztarhan tarafından geliştirildi. Tolga Binbay&#8217;ın psikozu diyalektik materyalist yöntemle ele aldığı &#8220;Cinler mi madde mi? Psikozu diyalektik materyalizmle anlamak&#8221; başlıklı makalesinin de yeni verilerle zenginleştiğini görüyoruz.</p>
<p>İlk kitapta matematiğe materyalist yaklaşım açısından giriş niteliği taşıyan bir bölüm bulunmaktaydı. 2017 yılından beri her yıl Ürkmez&#8217;de düzenlediğimiz yaz okulları kapsamında geçen yıl Engels&#8217;in eserlerini ele almıştık. Engin Özkan, yaz okulunda yaptığı &#8220;Doğanın Diyalektiği&#8217;nde Matematik&#8221; sunumundan yola çıkarak genişlettiği &#8220;Matematik gerçeğe sığar mı?&#8221; bölümüyle matematik alanında yürüyen felsefi tartışmaları daha kapsamlı bir şekilde sundu.</p>
<p>Son olarak, makalelerin içeriği kadar, okuyucuların sunulan bilgileri kavramasına yardımcı olan şekillerin de bu baskı için yeniden çizildiğini ve bu sayede kitabın bütününde bir uyum sağlandığını söyleyebiliriz. Bir kez daha emeği geçen Eren Taymaz arkadaşımıza teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Kitabımızın hızla okuyucuyla buluşması, tartışılması ve aydınlanma mücadelesinde bir araç olması en büyük dileğimiz. Daha birçok baskı yapmasını umut ediyoruz. Elbette bundan sonraki baskılar için de kitaptaki tüm bölümler gelişmeye açık. Gelecek değerlendirmelerin yanı sıra diyalektik materyalizmin yeni bilimsel veriler doğrultusunda zenginleşmeye açık olması bu gelişimde rol oynayacak.</p>
<p><strong>“Modern fizikte felsefi sorunlar üzerine” bölümünde “mıntıka temizliği” kavramı kullanılmış, bunu ne anlamda kullandınız?</strong></p>
<p><strong>Mehmet Ali:</strong> Modern bilim literatürü içinde en fazla suistimale uğrayan alanlardan bir tanesi fizik bilimi, özelde de kuantum ve görelilik kuramları diyebiliriz. Her türden idealizmin, gerici ideolojilerin, bilinemezciliğin, post-modernizmin ve “ilerleme” fikriyle kavgası olan her türlü yaklaşımın suistimaline uğruyor bu konular. “Mıntıka temizliği” kavramı, bilimin yöntemsel bütünlük üzerinde ilerlediğini ve bilimin felsefi temellerinin, bilimin varlık sebebi olan bazı temel iddialarla çelişerek işleyemeyeceğini anımsatma amacı taşıyor.</p>
<p>Konuyla ilgili bazı örneklere değinmek sanırım daha açıklayıcı olur. Örneğin gerici ideolojiler konusu daha ziyade yoksul emekçileri kuşatan din temelli tartışmalarda karşımıza çıktığından, az çok okumuş yazmış pek çok insanın bu ideolojilerle mücadele etme gerekliliği konusunda aklının net olduğunu gözlüyoruz. Ancak konu biraz daha bilimsel veya felsefi tartışmalara geldiğinde, eğitim veya genel kültür düzeyi daha yüksek insanları kuşatan alternatif bir gericilikle karşılaşıyoruz. Benim için bunların temsilcisi olan örnek “kişisel gelişim” başlığı altında kuantum kuramının istismarı konusu. Bilinen bir içerik olduğu için ayrıntılara girmeyelim, temelde bilinemezciliği, “doğanın yasaları” kavrayışı da dahil olmak üzere evrensel bir maddi gerçekliğin parçası olduğumuz fikrini yadsıyan iddiaları veya hayatın öznel temellerde ilerlediği ve bizim bunu “düşünce gücümüzle” yönetebileceğimiz gibi fikirleri vaaz eden bir külliyat var. Elbette bu külliyatın varlık sebebi insanların kendileri ve hayatlarına dair sorgulamalarını suistimal ederek para kazanmaktır, bunu biliyoruz. Ama yine de bu külliyat öğretmene, doktora, mühendise, avukata, hatta akademisyene satılabiliyor, hatta bu kesimlerden insanların fikirlerini etkileyebiliyor. Eğitim yetmiyor yani, sağlam bir ideolojik formasyon gerekiyor bunlara karşı aşılı olmak için.</p>
<p>Başka bir örnek de doğrudan akademi alanından verilebilir. Post-modern felsefe literatüründe modern fiziğin suistimaline karşı bir ifşa girişimi olan “Sokal Vakası”nı anımsarsınız. Kerli ferli entelektüellerin, içeriğini anlamadıkları bir bilimsel literatürü kendi felsefi ve ideolojik motivasyonları doğrultusunda manipüle ettiklerini ve buradaki açık cehaletin akademi camiası tarafından görmezden gelindiğini ifşa etmişti bu olay. Çok tepki gördü tabii. Ama altında başka bir konu daha vardı. Sokal’ın ifşa etmek istediği tek gerçek eleştirdiği “felsefe büyükleri”nin fizik alanındaki bilgi eksikliği olsaydı akademi bir orta yol bulurdu; zira kimseyi uzmanı olmadığı bir konuyu az bilmekle veya bilmemekle suçlayamayız. Esas konu, buradaki suistimalin bir bütün olarak bilimin altını oyduğunun ifşa edilmesi oldu. Pek çok genç sosyal bilimci, bu suistimali gerçekleştiren insanların oluşturduğu literatürü okuyarak yetişti. Ayrıca bu literatür insanların zihinlerinde bir şüpheye de neden oldu, bilimi “aydınlanmanın ve tarihsel ilerlemenin bir aracı” olarak kavrayabilen zihinler şüpheye düştü. Böyle olunca, bilimsel bilgiyi üretenlerle toplumun geri kalanı arasında bağ iyice zayıfladı, çünkü bilim insanları böylesi bir bağın gerekliliğine, kendilerine düşen toplumsal görevlere karşı inançlarını yitirdi. Elbette tek sorumlu bu literatür değildir, ancak büyük katkısı olduğu sanırım açıktır.</p>
<p>Dolayısıyla, modern fiziğin felsefi temellerine ve bu düzlemde yürütülen tartışmalara girişmeden önce bir “mıntıka temizliği” ihtiyacı olduğunu düşündük. Elbette eksiksiz bir temizlik yaptığımızı düşünmüyoruz, tartışılacak çok konu var. Yine de en çok ilgi gören bazı hususlara değinmeyi ve bilimin metodolojik bütünselliğine yeterli vurguyu yapmayı başardığımızı umuyoruz. Bir de kendimize görev çıkardık. Sonuçta bu yakındığımız durum kendiliğinden ortaya çıkmadı. Belli ki, mevcut duruma felsefi / ideolojik bir zeminden karşı koymak eksik bir çabadır, bu seyri durdurmak için daha fazla fizik bilgisi üretmek de gerekir. Konuya bizim baktığımız yerden bakan bilim insanları için bir ödevdir bu. Bunu da vurgulamak istedik.</p>
<p><strong>“Tarih içinde diyalektik materyalizm” bölümünde daha önce felsefe kitaplarında görmediğimiz bazı kategoriler eklenmiş. Buna neden ihtiyaç duydunuz?</strong></p>
<p><strong>Erhan Nalçacı:</strong> Evet, böyle bir genişlemeye cesaret ettik. Bu ilaveleri maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gidişindeki dinamizme güvenerek yaptık. Diyalektik materyalizmin statik bir yapısı olduğunu düşünmüyoruz. Bilimsel veriler birikiyor, maddenin hareketinin yeni özeliklerini kavrıyoruz. Ayrıca sınıf mücadelesinin yeni gereksinimleri ortaya çıkıyor. Diyalektik materyalizm devrimin hizmetinde olmalı, buna güvendik. Süreçte gelecek eleştirilerle önerilerin sınanacağını da güveniyoruz.</p>
<p>Örneğin, hiyerarşi ve paralellik kategorisi, hareketin bazı özelliklerini genelliyor. Maddenin nitelikçe sıçramaları iç içe geçmiş hiyerarşik bir yapı oluşturuyor. Toplumsal hareketi tarihsel materyalizmin yasaları ile inceleyebilirsiniz, içindeki biyolojik hareketi birçok gericinin yaptığı gibi öze yerleştirmezsiniz, biyolojik hareket ancak içeriğe ait olabilir. Öte yandan fiziksel, kimyasal veya biyolojik hareketler toplumsal hareket tarafından içerilmeden de paralel süreçler olarak bulunabilir. Bu zengin karşılıklı etkileşimin olanaklarını bize yansıtmaktadır.</p>
<p>Eğilim ve salınım kategorisinin ise aslında içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi tanımlamak için çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Sovyetler Birliği’nin bir karşı-devrimle çözülmesinden sonra birçok insan bunu mutlaklaştırdı ve sosyalizmin kuruluşuna ilişkin büyük bir umutsuzluğa kapıldı. Bu kategori işçi sınıfının iktidara gelişini besleyen bir nesnel eğilim üzerinde sınıf güçlerinin salınımını tarif ediyor. Dolayısı ile sermaye sınıfının tarihin bir noktasında geçici bir süre için işçi sınıfı siyasetine karşı güçlenebileceğini, ancak işçi sınıfı iktidarının çok daha güçlü bir şekilde geri geleceğini söylüyor. Bu kategoriye ulaşmak için feodalizme karşı burjuva devrimlerinin yanı sıra maddenin önceki hareketlerini inceledik. Bir eğilim üzerinde oluşan ilk formların salınıma bağlı dağılabileceğini, fakat sonra nesnel koşulların eğilimine bağlı olarak daha kararlı bir şekilde ortaya çıkabileceğini bu kategori ile genellemeye çalıştık.</p>
<p><strong>Evrim mekanizmaları diyalektik materyalizmin yasa ve kategorileri ile ele alınmış. Sizce bu yaklaşımın evrimsel süreci kavramaya katkısı olacak mı?</strong></p>
<p><strong>Iraz Akış:</strong> Bu soruyu tersinden yanıtlamaya başlayacağım. Yani öncelikle evrim kuramının diyalektik materyalizme katkılarından bahsedeceğim. On dokuzuncu yüzyıl toplumsal ve bilimsel gelişmeler açısından çok hareketli ve zengin bir yüzyıl. Henüz 1840&#8217;larda Marx ve Engels ilk eserlerinde tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizmin formülasyonuna başlamışken, aynı yıllarda Beagle gezisinden dönen Darwin de evrim kuramını ortaya çıkaracak notları üzerinde çalışıyor. 1859&#8217;da yayımlanan Türlerin Kökeni Marx ve Engels tarafından heyecanla karşılanıyor, çünkü Darwin&#8217;in doğal seçilim ile evrim kuramını doğa tarihine materyalist yaklaşım açısından çok önemli bir kaynak olarak kabul ediyorlar. İlerleyen yıllarda diyalektik materyalizmin kategori ve yasalarını geliştirirken dönemin başlıca üç büyük bilimsel gelişmesinden faydalanıyorlar; enerjinin korunumu yasası, hücrenin keşfi ve evrim kuramı.</p>
<p>Bu girişten sonra sorunun yanıtına geçebiliriz. Nesnel gerçekler ve bunların üstüne bina edilen bilimsel kuramların genellenmesi olarak diyalektik materyalizm çok güçlü bir düşünme yöntemi sunar. Kategori ve yasalara dayanarak yürütülecek tümdengelim yöntemiyle öngörülerde bulunulabilir ve yeni hipotezler geliştirilebilir. Bilimsel dünya görüşü, karşılaştığımız tekil örnekleri ve süreçleri kavrayabilmemizi sağlar.</p>
<p>Biyolojik evrime diyalektik materyalist yaklaşım sayesinde, canlı organizmaları iç süreçleri ve çevreleriyle ilişkileri içinde bütünlüklü bir şekilde kavrayabilmemizin önü açılıyor.</p>
<p>Öncelikle, ortak bir atadan köken alarak günümüzdeki canlı çeşitliliğine ulaşan evrim sürecinin anlaşılmasında madde-hareket ve zaman-mekân kategorilerinin vazgeçilmez olduğunu görüyoruz. Evrim sürecini ancak doğayı tarihselci yöntemle ele alarak, sürekli olan değişimi, gerçekleştiği mekan ve zaman içinde değerlendirerek anlayabiliriz. Hiçbir kategori bir diğerinden tamamen bağımsız olmadığına göre evrimsel süreçlerdeki neden-etki ilişkilerini, yani bir organizmanın çevresiyle karşılıklı bağlantısını da bu bütünün içine yerleştirmek zorundayız. Evrimin temel mekanizmalarından biri olan doğal seçilimi bu ilişkiler bütünü içinde kavrayabiliyoruz.</p>
<p>Bilindiği gibi; evrimin diğer mekanizmalarını mutasyonlar, göç ve genetik sürüklenme olarak sıralıyoruz. Mekanizmalarda genetik çeşitlilik önemli bir role sahiptir, doğal seçilim ve genetik sürüklenme popülasyonda çeşitlilik olmadığı sürece işlemezler. Karşıtların birliği ve mücadelesi yasası, bir popülasyondaki genetik çeşitliliğin önemine işaret eder. Evrimsel süreçte ortaya çıkan mikro ve makro evrim örneklerini ise nicel birikimlerin nitelikçe değişimle sonuçlanmasıyla açıklayabiliyoruz.</p>
<p>Biyolojik evrimin kavranmasında çok önemli bir kategori de zorunluluk ve rastlantıdır. Genetik çeşitliliğin ana kaynaklarından biri olan mutasyonların ortaya çıkışları ve biyolojik evrimdeki rolleri bu kategoriyle açık hale gelir. Başlıca DNA replikasyonunun bir sonucu olarak sürekli ortaya çıkan mutasyonlar, kimi dış etkenler sonucunda da oluşur. Değişikliğin DNA molekülünde hangi bölgede olduğu ve buna bağlı sonuçları ise rastlantısaldır. Genetik sürüklenme de evrimsel süreçteki rastlantının rolünü ortaya koyar.</p>
<p>Kitapta çok sayıda örnek diyalektik materyalizmin kategorileri ve üç temel yasası çerçevesinde sunuluyor, bu nedenle sanırım burada daha fazla ayrıntıya girmeye gerek yok. Ama son olarak gerçek-olanak kategorisine de değinmek istiyorum. Bu kategori evrimsel sürece dair öngörülerde bulunmamıza imkân sağladığı için önemli. Örneğin, günümüzde önemli bir parametre haline gelen iklim değişikliğinin canlı türleri üzerindeki olası etkilerinin tahmini ve korunma biyolojisi çerçevesinde alınacak önlemlerin belirlenmesinde bu kategori katkı sunabiliyor.</p>
<p><strong>Bilimsel dünya görüşü 20. yüzyılda günümüze oranla çok daha geniş kesimlerce benimseniyordu. Diyalektik materyalist yöntemi kullanan bilim insanlarından ve evrimsel biyolojiye katkılarından bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Iraz Akış:</strong> Yaşamın kökenine dair araştırmalardan bahsederken Oparin ve Haldane&#8217;e değinmiştik. Haldane&#8217;in katkıları abiyogenez kuramıyla sınırlı kalmamıştır, kendisi 20. yüzyılın ilk yarısında gelişmeye başlayan popülasyon genetiğinin kurucuları arasında sayılmaktadır. 1960&#8217;lı yıllardan itibaren popülasyon genetiği alanında evrimin mekanizmalarının ortaya konması açısından çok önemli gelişmeler oldu. Bu alanda hem deneysel hem teorik çalışmaların öncülerinden Richard Lewontin ile organizma-çevre ilişkisini karşılıklı bağlantılarıyla ortaya koyan Richard Levins biyolojiye diyalektik materyalist yaklaşımlarıyla öne çıkan bilim insanları. Zaten ilerleyen yıllarda birlikte yazdıkları &#8220;Dialectical Biologist&#8221; kitabında bu yaklaşımı ayrıntılı bir şekilde sunmuşlardır.</p>
<p>Evrimsel süreci kavramak için diyalektik yöntemi kullanan bir diğer bilim insanı olarak paleontolog Stephen Jay Gould&#8217;u anabiliriz. Meslektaşı Niles Eldredge ile birlikte fosil kayıtları üzerine yaptıkları çalışmalar sonucunda evrimin hızına dair kesintili denge/sıçramalı evrim kuramıyla evrimsel biyoloji alanına çok önemli katkılarda bulunmuşlardır.</p>
<p>Diyalektik materyalizmin yöntem olarak gücünü gösteren son bir örnek vermek istiyorum, aslında ilk örnek demek daha doğru: Engels. Henüz insan evrimine dair bilgilerin çok kısıtlı olduğu, antropoloji biliminin emekleme düzeyinde olduğu bir dönemde, 1871 yılında yazdığı “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü&#8221; makalesinde ileri sürdüğü elin, dilin ve beynin evrimine dair çıkarımların çok çarpıcı olduğunu düşünüyorum, özellikle bunların çoğunun sonraki yıllarda bilimsel bulgularla desteklendiği düşünüldüğünde.</p>
<p><strong>Üçüncü baskı yine genişletilmiş ve gözden geçirilmiş olacak mı? Bunun için fizik kısmı için ne planlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Mehmet Ali:</strong> Şüphesiz ki öyle olmalı. Zira çeşitli geri bildirimler alıyoruz, çalışmanın niteliğine katkısı oluyor bu geri bildirimlerin. Ayrıca tartışmak istediğimiz ancak henüz tartışamadığımız başlıklar var. Bunları da ekleyerek çalışmayı ilerletmek istiyoruz. Herhalde en önemli ihtiyacın fizik kısmına eklenecek yeni bir makale olduğu fikrini herkes paylaşır, bu konu üzerine düşünüyoruz. Bu sırada, “Madde, Diyalektik ve Toplum” dergisi gibi, emek verdiğimiz diğer mecralarda yapılan üretimden beslenmeye çalışıyoruz. Eksiğimiz dediğimiz şey bir miktar teknik bilgi değil, koca bir külliyat! Tarihsel ilerleme fikrinden ümidini kesmemiş insanların imzasını taşıyan yeni bir fizik felsefesi literatürüne ihtiyaç var. Bu nedenle Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm kitabının temel işlevini eksikleri kapatmak olarak değil, nasıl kapatılacağına dair yol göstermek olarak tanımlamak doğru olacaktır. Dolayısıyla önceliği daha fazla tartışmaya ve daha spesifik sorunlar üzerine çalışmaların birikmesine vermek gerekiyor. Şimdilik buraya odaklandığımızı ifade etmeliyim. Burada yol aldıkça, içeriğin genişletilmesi hususunda daha somut adımlar atmamız mümkün olacak.</p>
<p><strong>İlave etmek istediğiniz bir konu var mı?</strong></p>
<p><strong>Erhan Nalçacı:</strong> Söyleşi boyunca diyalektik materyalizmin dinamik gelişme karakterini vurguladık. Kitabın sonraki baskıları için okuyucuların öneri ve eleştirilerine ihtiyacımız var. Bu okuyucuya sistematik bir okuma ve eleştirileri /önerilerini sistematik bir şekilde sunma sorumluluğu yüklüyor. Bunu şimdiden yapan dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/diyalektik-materyalizm-bir-yere-gitmedi/">Diyalektik materyalizm bir yere gitmedi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapital&#8217;in kayıp çevirileri</title>
		<link>https://yazilama.com/kapitalin-kayip-cevirileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Sert]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Dec 2018 12:33:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9555</guid>

					<description><![CDATA[<p>Serpil Güvenç’in Yazılama Yayınları’ndan çıkan Kapital’i Topraktan Çıkaranlar kitabı, Kapital’in yazımını, Almanca basımını ve Rusça, Fransızca, İngilizce ve Türkçe çevirilerini ve –ABD dâhil- ülkelerdeki basım serüvenini anlatıyor. Karl Marx’ın “İşçi Sınıfı’nın İncili” olarak nitelenen eseri Kapital, yıl itibariyle 151. yaşını kutluyor. İlk olarak, birinci cildi, 14 Eylül 1867 tarihinde Almanca olarak 1000 adet basılan eser,...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/kapitalin-kayip-cevirileri/">Kapital&#8217;in kayıp çevirileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Serpil Güvenç’in Yazılama Yayınları’ndan çıkan Kapital’i Topraktan Çıkaranlar kitabı, Kapital’in yazımını, Almanca basımını ve Rusça, Fransızca, İngilizce ve Türkçe çevirilerini ve –ABD dâhil- ülkelerdeki basım serüvenini anlatıyor.<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/12/soner-yazi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9557" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/12/soner-yazi-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/12/soner-yazi-300x210.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/12/soner-yazi.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a><br />
Karl Marx’ın “İşçi Sınıfı’nın İncili” olarak nitelenen eseri Kapital, yıl itibariyle 151. yaşını kutluyor. İlk olarak, birinci cildi, 14 Eylül 1867 tarihinde Almanca olarak 1000 adet basılan eser, çok geçmeden dünyanın en ücra köşelerine kadar, bazen bölüm bölüm, bazen kitap olarak ulaştı, tartışıldı.</p>
<p>Marx’ın ömrünü adadığı, özellikle 1865 yılı ile beraber, günde 12 saatlik bir çalışma yaparak baskıya hazır hale getirdiği birinci cilt, ilk okumasını yapmak üzere kadim dostu Engels’e sunuldu. Engels, kitabın iki önemli buluşu okura sunduğu görüşünde bulundu. Ona göre, kitabın hikmeti, “insan toplumlarının gelişme yasası yani tarihsel maddecilik” ve “kapitalist üretim biçimini yöneten özel hareket yasalarının anahtarı olan artı-değer yasası”nı gözler önüne sermesiydi. Daha açık anlamıyla belirtirsek kitabın amacı, “kapitalist sömürüden kurtulma mücadelesinde işçi sınıfını bilimsel, devrimci bir ekonomik teori ile donatmaktır.” Çeşitli ülkelerde, dünyayı değiştirmeye niyetli binlerce işçi için Kapital, yaşadıkları sistemi bilimsel olarak kavramalarını sağlayan kutsal kitap payesiyle karşılanmayı bekledi. Ancak bir sorun vardı: Kitabın dili Almancaydı.</p>
<p>Uluslararası işçi sınıfının Kapital ile buluşması uzun yılları almıştır. Eser, bölüm bölüm tefrika edilip veyahut bol alıntı yapılarak bir makalenin konusu olurken, okuruna “tüm benliğiyle” kavuşması uzun zaman alır. Serpil Güvenç’in Yazılama Yayınları’ndan çıkan Kapital’i Topraktan Çıkaranlar kitabı, Kapital’in yazımını, Almanca basımını ve Rusça, Fransızca, İngilizce ve Türkçe çevirilerini ve –ABD dâhil- ülkelerdeki basım serüvenini anlatıyor.</p>
<p><strong>RUSYA ANLAŞILMAYACAĞINI DÜŞÜNÜR</strong></p>
<p>Marx, henüz hayattayken Kapital, ilk olarak bir yabancı ülkede 8 Nisan 1872 tarihinde St. Petersburg’da yayımlanır. Çarlık Rusya’sı sansür kurulu, Marx’ın “namını” duymuş, bilmiş olmasına rağmen kitabın, “soyut, karanlık ekonomi- politik delillerin yoğun denizinde” boğulacağı ve Rusya’da bu kitabın anlaşılmayıp, az kişi tarafından okunacağı gerekçesiyle yayımlanmasına izin verir. Marx ise 1880 yılında kitabın takdir edildiği ve en çok okunduğu ülke olarak niteler Rusya’yı.</p>
<p>Marx, Fransa’ya ayrıca önem verir. Zira yaşanan toplumsal olaylardan dolayı -1830 ve 1848 devrimleri- kitabın okur kitlesinin hazır olduğunu, kitabı ilgi ile okuyacaklarını düşünür. Öyle ki, daha yazımı bitmeden Fransızca çeviri meselesini düşünür, yayıncı aramaya çıkar. Fakat Fransızca çevirisini yapacak vakti yoktur. Sağlık sorunlarının artması, çevirmenlerin sürekli olarak değişmesi ve “1871 Paris Komünü’nü izleyen aylarda Marx’ın ve I. Enternasyonal’in Fransa’da ve birçok Avrupa ülkesinde burjuva basını tarafından ön plana çıkarılması” Fransız okur ile buluşmasını zora sokar. Fasikül halinde yayımlanan metin, Fransız hükümeti tarafından yasaklanır.</p>
<p>Kapital’in ABD baskısı ise Marx’ın ölümünden tam 20 yıl sonra okur ile buluşur. 1851 yılında New York Tribune’un Londra muhabirliğini yapan Marx, yaklaşık 11 sene aynı gazeteye makale yazar. O süre boyunca Amerikalı okur tarafından ilgi ile okunur. Kapital yayımlandığında ise kitaptan bölümler seçilerek gazetelerde yayımlanır. Ancak okur ile tam manasıyla bir kitap olarak buluşması, yirmi yılı bulacaktır.</p>
<p>Kapital’in İngiltere serüveni de fazlasıyla maceralı olur. Bilindiği gibi Marx, bu ülkede ömrünün son 32 senesini geçirmiştir. Üstelik bu ülkeyi devrimin objektif koşullarının oluştuğu bir bölge olarak niteler. Dolayısıyla İngiliz emekçisi Kapital’in hedef kitlesini oluşturur. Marx, bu fikirlerini, 9 Nisan 1870 tarihinde yazdığı bir mektupta, “İngiltere, sermayenin metropolü olarak, dünya pazarına bugüne dek bir egemen olarak, işçi devrimi için, bugün, en önemli ülkedir ve bunun yanı sıra, bu devrim için maddi koşulların da belli bir olgunluğa eriştiği tek ülkedir.” sözleriyle dile getirir. Ancak kitabın İngiltere basımını görmesine ömrü yetmez. Ölümünden 4 sene sonra kitap İngiliz okur ile buluşur.</p>
<p><strong>KAPİTAL’İN İLK ÇEVİRİLERİ </strong></p>
<p>Muhtemeldir ki Kapital’in en son çevrildiği dillerden biri Türkçedir. Kitaptan bir bölüm, ilk olarak 1912 yılında Ceride-i Felsefiye dergisinde Bohor İsrael çevirisi ile “İktisad-ı İçtimai” ismiyle yayımlanır. Kitabın basımında 45 yıl sonra… 1922 Revue du Monde Musulman dergisinde, vakti zamanında Moskova’da Yeni Dünya gazetesini kuran Mustafa Suphi’nin de bir çeviri yaptığı dile getirilir. Serpil Güvenç, gazetede bu çeviriye ulaşamadığını söylese de “Kapital’in ilk çevirmeninin Mustafa Suphi olduğu anlaşılır.” der. İkinci olarak Dr. Şefik Hüsnü de, 1927-29 arasında Kapital’in ikinci cildini Türkçeye tercüme ettiğini söyler. Ancak Hüsnü’nün çevirisi de kayıptır.</p>
<p>Hikmet Kıvılcımlı, 1929 yılında Kapital’in birinci cildini Fransızcadan “çevirdiğini söylemekte; çeviride bulduğu hatalar nedeniyle de müsvedde halinde bıraktığını belirtmektedir.” Kapital’i Topraktan Çıkaranlar kitabı yazarı Serpil Güvenç, kitabı Türkçeye ilk kez çevirenin Kıvılcımlı olduğunu söyler. Ancak basım, başka bir bahara kalmıştır.</p>
<p>Kitap, “Marksizm- Leninizm’in temel eserlerini Türkçeye kazandırmak için, işkence, hapis ve ölümü göğüsleyen Sol Yayınları kurucuları” Muzaffer Erdost ve İlhan Erdost tarafından, ismi geçen yayınevinin sekizinci kitabı olarak basılır. Birinci cildi, beş kitap halinde yayımlamaya karar veren yayınevi, Ocak 1966’da ilk kitabı yayımlar. Beşinci kitabın yayımı ise Nisan 1967’ye sarkar. Yani kitap Almanca yayımlanalı yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra Türkiyeli okur ile buluşur. Birinci kitabın çevirmenin ismi Mehmet Selik’tir. Selik’in kitabı pek çok yayınevine göndermesi ve Muzaffer Erdost’un hapishaneye girmesi sürecinde çeviri meselesi iyice sarpa sarar. Devreye Alaattin Bilgi girer. Bilgi’nin -İngilizceden- çevirileri, ilk cildi Temmuz 1975’te, ikinci cildi Ağustos 1976’da, üçüncü cildi Ağustos 1978’de okur ile buluşur. Kitabın Almanca aslından çevirisi ise Mehmet Selik, Nail Satlıgan ve Oktar Türel başta olmak üzere emeği geçenler sayesinde Yordam Kitap tarafından 2011 yılında basılmıştır.</p>
<p>Küresel kapitalizmin sık sık krize girmesi ve sistemin “çöktü – çöküyor” olarak nitelenmesi, emek sömürüsünün artarak devam etmesi, geldiğimiz çağda insan haklarının ayaklar altına alınması, adaletin hala tek bir kitle, zümre ve sınıfa hizmet ediyor oluşu, Kapital’i bugün de anlaşılması gereken bir kitap olarak nitelememizi sağlar. Başka bir dünya mümkün!</p>
<div><em>Bu yazı 31.11.2018 tarihinde gazeteduvaR. da yayımlanmıştır. </em></div>
<p><a href="https://yazilama.com/kapitalin-kayip-cevirileri/">Kapital&#8217;in kayıp çevirileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göğsümüzü genişleten şiirler: Sokak Şarkıcısı</title>
		<link>https://yazilama.com/gogsumuzu-genisleten-siirler-sokak-sarkicisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 13:57:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9473</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzü “incecik yağmurlarla başlatan” Ozan Özgür’ü ve şiirini “Güz Gazeli–Adsız Şarkılar” adlı kitabıyla tanımıştım. “Yaşamak ki yegâne bahtiyarlık / bizim gibiler için” diyordu. Kaç kez mırıldandım ben bu iki dizeyi. “Sokak Şarkıcısı” on sekiz yıl süren bir sessizlikten sonra geldi. Sessizlik diyorum ya, hayır sessiz kalmadı Ozan Özgür. Bu zaman aralığında bir tiyatro oyunu (Şeytan/ Kızıl ile Beyaz,...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/gogsumuzu-genisleten-siirler-sokak-sarkicisi/">Göğsümüzü genişleten şiirler: Sokak Şarkıcısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güzü “incecik yağmurlarla başlatan” Ozan Özgür’ü ve şiirini “Güz Gazeli–Adsız Şarkılar” adlı kitabıyla tanımıştım. <em>“Yaşamak ki yegâne bahtiyarlık / bizim gibiler için”</em> diyordu. Kaç kez mırıldandım ben bu iki dizeyi.</p>
<p>“Sokak Şarkıcısı” on sekiz yıl süren bir sessizlikten sonra geldi. Sessizlik diyorum ya, hayır sessiz kalmadı Ozan Özgür. Bu zaman aralığında bir tiyatro oyunu <em>(Şeytan/ Kızıl ile Beyaz, 2003) </em>ve iki romanı <em>(Gecenin Kapıları, 2008 ve Tanyeri Yağmurlarla Geldi, 2013)</em> yayınladı.</p>
<p>Sokak Şarkıcısı çeşitli müzik türleriyle adlandırılan sekiz bölümden oluşuyor. Bir koşullanma mıdır, bilemiyorum; her bölümde yer alan şiirler özü, biçimi ve ritmiyle o bölümü tanımlayan müzik türünün sesini veriyor. Ozan Özgür dize tekrarları, kırık dizeler ve seçtiği sözcüklerle yakalıyor aradığı sesi. Sokak Şarkıcısı’nı sesli okumanızı öneriyorum. Sesli okunduğunda göğsümüzü genişleten şiirler sunuyor bize Ozan Özgür.</p>
<p>Sokak Şarkıcısı sekiz ses öbeğinden oluşan doksan altı şiir içeriyor. Nâzım Hikmet’ten bir şiirle başlıyoruz kitaba:</p>
<p>    <em>      “ne satırların nescine koymak o anlaşılmayan şeyi</em></p>
<p><em>           ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi</em></p>
<p><em>           ne güzel laf ne derin kelam</em></p>
<p><em>           çok şükür</em></p>
<p><em>                         hepsinin</em></p>
<p><em>                                       hepsinin üstündeyim bu akşam</em></p>
<p><em>           bu akşam</em></p>
<p><em>           bir sokak şarkıcısıyım, hünersiz bir sesim var” (s.7)</em></p>
<p>Bu şiir Ozan Özgür’ün poetikasının bir özeti ve onun yükünü tanımlayan bir manifestodur.</p>
<p><strong>Sanat Musikisi</strong></p>
<p>Bu bölümde dört şiir yer alıyor. Fondaki hâkim renk, hüzün; ama öyle pespaye bir hüzün değil bu; öfkemizi berkiten ve mücadeleye çağıran bir hüzün. Göçük altındaki maden işçisini konuşturur ilk şiirinde:</p>
<p>             <em>  “Oysa gözlerime güneş doğardı bir zamanlar</em></p>
<p><em>                 ellerim</em></p>
<p><em>                             yaşlı bir ebenin güngörmüş elleri gibi</em></p>
<p><em>               çeker çıkarırdı</em></p>
<p><em>                                      toprağın rahminden cevheri. (s.9).</em></p>
<p>İntihar adlı şiirinde ölüme yaklaşan kişinin ikircikli duygularını ustalıkla verir:</p>
<p>              <em> “Nehir akıyor, dedi içinden bir ses</em></p>
<p><em>                                                                       değirmen dönüyor.</em></p>
<p><em>                Sevinç yerine acıları öğütüyor, dedi bir başka ses.</em></p>
<p><em>                Yorgundu.” (s.10).</em></p>
<p>“Küçük Anne” şiiri bir tiyatro sahnesi gibidir. İzlerken boğazınızda bir yumruk gelir dayanır, yutkunamazsınız. Son iki dizeyi vermekle yetineyim:</p>
<p>              <em> “Değiştiremezse yazgı sanılanı insanlar</em></p>
<p><em>                İnsanları değiştirir yazgı sanılanlar” (s.12)</em></p>
<p>Bu bölümün son şiiri Bağbozumu, anne ile kızının diyaloğudur. Sahne ustalıkla tanımlanmıştır:</p>
<p>                 <em> “Anne / iğne battı elime / al bir gül nakışladı kanım / kanaviçenin üstüne” (s.13)</em></p>
<p><strong>Halk Müziği</strong></p>
<p>Bu bölüm Avni Odabaşı’nın sergisiyle başlar. Aziz Nesin’den Enver Gökçe’ye, Sivas yangınından Taksim 1977’ye, Şoför İdris’ten Ayşe Nemit Aslan’a, enternasyonalist dayanışmadan sosyalist sistemin çözülüşünden sonraki postmodern çağın saçmalıklarına uzanan on şiir yer alır. Sesli okunduğunda halk müziğinin o yalın ve diri sesi kendini hissettirir:</p>
<p>                    <em>“Öyledir, efendim, cancağızım, öyledir</em></p>
<p><em>                      manda yüreği taşır bizim sanatçılar, hem de çatal yürek.</em></p>
<p><em>                     ‘Bakınırlar geceye demirlerden</em></p>
<p><em>                      ve iman tahtalarının üstündeki baskıya rağmen</em></p>
<p><em>                      yürekleri en uzak yıldızla birlikte çarpar’</em></p>
<p><em>                      Öyledir, efendim, cancağızım, öyledir. (s.19)</em></p>
<p>“Taksim, Yeniden” şiirinin son dizelerinde sözünü yalınkat söyler:</p>
<p>                    <em>  “Ve tamamlansın diye yarım kalan düşümüz / Bekliyoruz seni poroleterya</em></p>
<p><em>                        / Bekliyoruz sizi komünistler / İstanbul’da / Taksim’de” (s.26)</em></p>
<p>Bu bölümün son şiiri olan “Kasaplar Kongresi Açılış Konuşması”nda ironiden yararlanır. Kasaplar söyler sözünü, öfkemiz katmerlenir:</p>
<p>                     <em>   “Bir adım sonrası iki bin / Bu seçimle sönmüş olmalı tüm ümidi</em></p>
<p><em>                          / Elleri, yünleri için karar bekleyen gafillerin / Seçimimiz  </em></p>
<p><em>                           / Kasaplığın en kanlı cenneti”  (s.32)</em></p>
<p><strong>Rock</strong></p>
<p>Bu bölüm beş şiirden oluşuyor. Burada yer alan kişiler ve olaylar reel sosyalizmin çözülüşüne ve bu çözülüşün ardından oluşana hoyratlıklara karşı beslediğimiz öfkeyi rock müziğin hızlı ve isyankar temposuyla duyumsatıyor:</p>
<p>                           <em> “Canımda bir ağrı var / Öyle bir ağrı ki / Gözlüğümün camlarını kan bürüyor</em></p>
<p><em>                              / Dişlerimin arasında kürdan misali nükleer silâhlar”  (s.39)</em></p>
<p>Ve bir tane daha:</p>
<p>                              <em>  “Ellerime kan bulaştı ey ruhsuz insan</em></p>
<p><em>                                  Kardeşlerimin kanı</em></p>
<p><em>                                                                  Susarsın çıkmaz</em></p>
<p><em>                                                                   Susarsın çıkmaz</em></p>
<p><em>                                                                   Susarsın çıkmaz” ( s.45)</em></p>
<p>Çavuşesku çifti için yazdığı “Sabaha Doğru” şiiri ile Fransız Komünist George Marchais için yazdığı “Çınar” adlı şiirlerde de aynı öfke ve aynı isyan vardır:</p>
<p>                                <em>“En kızıl yaprağı Fransa’nın</em></p>
<p><em>                                  Düştü alnımızdan</em></p>
<p><em>                                  Bir Fransız’ı değil, Fransa’yı yitirdik” (s.48)</em></p>
<p><strong>Gazel</strong></p>
<p>Bu bölümde yirmi iki şiir yer alır. Burada yer alan “Kül” ve “ Ziyaret” şiirleri biçimsel olarak gazel formuna çok yakın. Fonda inceden bir hüzün… Evet, hüzün; ama reel sosyalizmin ardından yakılan bir ağıt değildir o; öfkenin bileyi taşıdır, mücadeleye çağırır. Öfke, inat ve mücadele azmi olmadan o güzel günlerin gelmeyeceğinin altını çizer:</p>
<p>                                <em>  “Sosyalizm ki / Düşüp düşebileceğimiz muazzam sarhoşluk              </em></p>
<p><em>                                     Salyasız, sümüksüz, cinnetsiz / Proleter aşkı insanlığın</em></p>
<p><em>                                     Yâr / Şüphesiz”  (s. 76)</em></p>
<p>“Öğütler” bu bölümün son şiiridir. Şiirin son oylumunda şöyle der:</p>
<p>                               <em> “ellerinle acı çek, ayaklarınla ağla</em></p>
<p><em>                                  yüzündeki bütün çizgileri sil</em></p>
<p><em>                                  kızılcık şerbeti içtim demekte değil</em></p>
<p><em>                                  marifet kan kusmamakta” (s.80)</em></p>
<p><strong>Uzunhava ve Potpuri</strong></p>
<p>Bu iki bölümde birer uzun şiir yer alıyor. Potpuri otuz sayfadan oluşan bir “nehir şiir”. Omuzlarımın düştüğü zamanlarda Hasan Hüseyin’den nehir şiirler okurum. Bana iyi gelir, omuzlarımı dikleştirir. Üç kez okudum bu nehir şiiri de, dar zamanlarda yine okurum:</p>
<p>                              <em> “Uzanıp tuttum ellerini / Ellerinde bütün işçilerin ellerini tuttum</em></p>
<p><em>                               / Duvarı yapan el, ekmeği bölen / Kalemi tutup çeliğe su veren el</em></p>
<p><em>                               / Yani bu dünyada güzel / Bu dünyada iyi ve haklı olan ne varsa</em></p>
<p><em>                               / Yani bizim dediğimiz her şey</em></p>
<p><em>                               / Ellerin onlar gibi namuslu ve yiğitti / Ellerin, gülüm / Komünistti ( s.106)</em></p>
<p><strong>Kanto</strong></p>
<p>Ozan Özgür bu bölüme yirmi dört şiir almış. Bölüm ağırlıklı olarak Ozan Özgür’ün gözaltı ve hapishane anılarından oluşuyor. Hayır, kahretmiyor, yaralarını da üflemiyor. Egemeni tiye alıyor ve yardım için, çare için, teselli için yüreğini açan o insanları sevgiyle anlatıyor. Kırık dizelerle kantonun ritmini de yakalıyor:</p>
<p>                           <em>   “ne ay ne yıldız</em></p>
<p><em>                                kar aydınlığıyla ağaran bir gece iniyor yumuşacık</em></p>
<p><em>                                dolandırıcı tarık</em></p>
<p><em>                                          kurulmuş sobanın yamacına</em></p>
<p><em>                                bir türkü söylüyor</em></p>
<p><em>                                          kederli mi kederli</em></p>
<p><em>                                                  yanık mı yanık”  (s. 154)</em></p>
<p><strong>Tango</strong></p>
<p>Kitabın bu son bölümü yirmi sekiz şiirden oluşuyor. Bir önceki bölümdeki o hızlı tempo yerini daha usul şiirlere bırakıyor. Biraz aşk var, biraz hüzün. Sevilmeye lâyık olanlara sevgi, sövgüyü hak edenlere sövgü…</p>
<p>F tipi zulmüne karşı “ölmeye yatan” o onurlu insanları yazarken; “Kemikte ilik gibi doldurur geceyi dehşet” diyor  (s,173). Boyun eğmeyen o güzel insanlar için de sözünü söylüyor:</p>
<p>                         “Hiçbir güç boyun eğdiremez / Satın alamaz haysiyetini</p>
<p>                       / Ruhu da bedeni de çürümekten korur çünkü / Alın terindeki tuz.” (s. 179)</p>
<p>Kitabın son iki dizesini vermezsem bu yazı eksik kalır:</p>
<p>                        “Verdiğin şans için teşekkürler sevgili hayat</p>
<p>                          Bir hoş sadâ sunabildiysem ne mutlu bana” ( s.222)</p>
<p>Aklınla, vicdanınla, inadınla söylediğin şiirlerde biz o hoş sadâyı duyduk ve göğsümüz genişledi. Mutlu ol Yoldaşım, şiirin hiç dinmesin.</p>
<p><a href="https://yazilama.com/gogsumuzu-genisleten-siirler-sokak-sarkicisi/">Göğsümüzü genişleten şiirler: Sokak Şarkıcısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;HDP içindeki &#8216;ödünç milletvekilleri&#8217; Türk solunun utançlarıdır&#8221;</title>
		<link>https://yazilama.com/hdp-icindeki-odunc-milletvekilleri-turk-solunun-utanclaridir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakan Erol - Osman Çutsay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 13:54:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9471</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de bir kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 darbesinden 38 yıl sonra dikkat çeken bir kitap yayımlandı. Yazar Osman Çutsay&#8217;ın son kitabı &#8220;12 Eylül Bir Alman Pastası&#8221; geçen aylarda Yazılama Yayınevi&#8217;nden çıktı. Türkiye&#8217;de bir kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 darbesinden 38 yıl sonra dikkat çeken bir kitap yayımlandı. Yazar Osman Çutsay&#8217;ın son kitabı &#8220;12 Eylül Bir Alman...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/hdp-icindeki-odunc-milletvekilleri-turk-solunun-utanclaridir/">&#8220;HDP içindeki &#8216;ödünç milletvekilleri&#8217; Türk solunun utançlarıdır&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="spot">Türkiye&#8217;de bir kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 darbesinden 38 yıl sonra dikkat çeken bir kitap yayımlandı. Yazar Osman Çutsay&#8217;ın son kitabı &#8220;12 Eylül Bir Alman Pastası&#8221; geçen aylarda Yazılama Yayınevi&#8217;nden çıktı.</p>
</h2>
<p>Türkiye&#8217;de bir kırılma noktası olan 12 Eylül 1980 darbesinden 38 yıl sonra dikkat çeken bir kitap yayımlandı.</p>
<p>Yazar Osman Çutsay&#8217;ın son kitabı <strong>&#8220;12 Eylül Bir Alman Pastası&#8221; </strong>geçen aylarda Yazılama Yayınevi&#8217;nden çıktı.</p>
<p>Çutsay kitabında, 12 Eylül darbesiyle ilgili bugüne kadar pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. 12 Eylül darbesine Almanya’nın <strong>“onay” </strong>verdiğini ifade eden Çutsay, sosyal demokrasinin, 12 Eylül&#8217;ü nasıl desteklediğini anlatıyor. Çutsay, darbede ABD’den çok Almanya’nın parmağı olduğunu, ABD’nin tek başına bu yükü kaldıramayacağının altını çiziyor. Sosyal demokrasi ile faşizmin kardeş olduğunu vurgulayan Çutsay, Alman onayı olmadan darbenin başarılı olamayacağını belirtiyor.</p>
<p><strong>“Hâlâ bir 12 Eylül sürecinde yaşıyoruz. Dibe vurabilmiş değiliz, düşünün uçurumumuzun korkunçluğunu&#8230;” </strong>diyen Çutsay, <strong>“Ya biz kapitalizmi bitireceğiz ya da kapitalizm Türkiye’yi bitirecek”</strong> diye belirtiyor.</p>
<p><strong>İşte Osman Çutsay ile yapılan o röportaj:</strong></p>
<p><strong>&#8211; Öncelikle 1980 darbesinin üzerinden 38 yıl geçtikten sonra sizi böyle bir çalışma yapmaya iten ne oldu? Darbe ve getirisi güncelliğini korumaya devam ediyor mu?<br />
</strong></p>
<p><strong>Osman Çutsay:</strong> Bugünün çözülme sürecine girmiş Türkiye’si için ille bir <strong>“semptomatik” </strong>başlangıç noktası göstermek gerekirse, 24 Ocak Kararları ve ondan 8 ay kadar sonraki 12 Eylül askeri darbesini vermek gerekir. 1980 yılı yani. Türkiye’nin çökertilmesi için ilk en kalıcı adımlar o tarihlerde atıldı ve İslamcıların işgalindeki bir ülke hazırlandı. Bu doğrultuda en radikal ilk kararlar, cumhuriyet rejimini kazıyan AKP iktidarı için ilk büyük önlemler o dönemde alındı. Bir 1950’lerin ikinci yarısında başlayan sola eğilimli aydın hareketlenmeleri, 1960’lar ve 1970’lerde toplumsallaştı, sol ve insan yükselmeye başladı. Bu yükselişi sermaye sınıfı, düşük yoğunluklu bir iç savaşla karşıladı. Önce solun yükselişine engel olmaya çalıştı. Beceremeyince, işi temelinden ele alarak kopardı. Öyle diyelim.</p>
<p>Hâlâ bir 12 Eylül sürecinde yaşıyoruz. Dibe vurabilmiş değiliz, düşünün uçurumumuzun korkunçluğunu&#8230; Cumhuriyet rejimini kazıyarak, insanı silip süpürerek böyle bir felaket, bir bataklık kurdular. Evren-Özal ile Erdoğan arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi şiddet yanlısıdır ve sol, sosyalizm, aydın, işçi düşmanıdır. Ben, bu sahnenin arkasına bakmaya çalıştım ve kuliste, bu kirli oyunu sergileyenlerin solcu geçinenler olduğunu gördüm. Özetin özeti: Emperyalizm, Afganistan-İran-Türkiye hattında, solun genişlemesine karşı en etkili darbeyi 12 Eylül ile indirdi. 1989’u hazırladı. Burada <strong>“sol gibi”</strong> görünenlerin büyük payı var. Gericilik, onların ürünü…</p>
<p>Kısacası, darbe günceldir, bu ülkeye daha önce tanık olmadığı korkunçlukta felaketler yaşatılacağı anlaşılıyor. Kitabın çıkış nedeni de o…</p>
<p><strong>&#8211; Darbeyi Ankara’nın hazırladığını, egemen sınıfların ve asker-sivil-bürokrasinin darbeyi bizzat organize ettiğini, Almanya’nın ise “onay” verdiğini ifade ediyorsunuz. Almanya onayı olmasaydı, darbe yine de başarılı olabilir miydi? Amerika o boşluğu dolduramaz mıydı?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Onay, eylemli bir destek olarak görülmeli. Türk gericiliğinin kendi senaryolarını hazırlayacak kadar zengin bir “<strong>sınıf ve sol nefreti</strong>” var. O anlamda muz cumhuriyeti değil. Türkiye burjuvazisinin eşitlik ve özgürlük isteyen insanları biçerken pek öyle yardıma ihtiyacı yoktu. Kimilerinin inanmak istemediği şey şu: Demokratik rejimiyle ve sosyal demokrat bir iktidarla, Federal Almanya, 12 Eylül’e onay vermenin ötesinde, resmen ve eylemli olarak destekledi. Bunun için gizli odalara girmek, açılmamış çekmeceleri karıştırmak, sırları ifşa eden adamlar bulmak falan gerekmiyordu. Her şey o kadar açıktı ki&#8230; CHP’li Kemal Derviş’in, 24 Ocak Kararlarının babalarından biri olduğunu, Dünya Bankası bünyesinde hazırladığı raporları vs. yurttaş iktisatçılarımızdan Nazif Ekzen yıllar önce ortaya çıkarmıştı. 1980 yılında iktidar olan Helmut Schmidt ve SPD, neden 24 Ocak Kararlarını ve bu kararların çağırdığı faşist darbeyi desteklemesin? İnsan hakları, işkence bahaneli <strong>“eleştirileri”</strong> bizim ciddiye alacak halimiz yok. Onlar göstermelik şeylerdi. Turgut Özal ve Kenan Evren, faşist darbelerinde Bonn Cumhuriyeti’nden hayati bir destek aldı. Almasalardı çökerlerdi. Türkiye ekonomisi yürütülemezdi. Neden miydi bu destek? Çünkü 1970’lerde yüzünü iyice sola dönmüş Türkiye toplumu, askeri darbe sürecinde ekonomik bir kesinti olsaydı tarihin yönünü değiştirebilir ve sosyalizme yönelebilirdi. Toplumun o niteliğini kazımak için faşist bir darbe gerekiyordu.</p>
<p><strong>“BU, EMPERYALİZMİN BAŞARISINDAN ÇOK TÜRKİYE SOLUNUN BAŞARISIZLIĞIYDI”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Türkiye’de 1980 darbesi için, yıllardır Amerikan güdümlü bir darbe denir. Hatta öyle ki, CIA’nın Türkiye şefi Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti. Bu olayı Türkiye’de bilmeyen de yoktur. Çizdiğiniz çerçevede, bu sözü nereye oturtmamız gerekiyor? Bunca yıl sonra, genel kanının aksine, darbede Amerika yerine Almanya’yı işaret etmek çok ciddi bir iddia olsa gerek. Biraz açar mısınız?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>ABD’nin siyasi ve askeri yardımı biliniyor. O zaten<strong> “elde var bir”</strong> idi. Benim söylemek istediğim başka bir şey: Türkiye ekonomisinde Washington’un pek bir ağırlığı yoktu. Özellikle reel ekonomide dizginler Bonn Cumhuriyeti’nin elindeydi. O nedenle <strong>“eylemli destek” </strong>deyimini tercih ediyorum zaten. ABD, o tarihte çoktan inişe geçmişti, İran’da rezil olmuştu, Türkiye’de de işleri yüzüne gözüne bulaştıracaktı. Türkiye’nin iç dinamiklerini Bonn Washington’dan çok daha iyi biliyor ve değerlendiriyordu. Sosyal demokrat Helmut Schmidt iktidarı, 12 Eylül’ün başarısı için kilit odaktı. Onlar eylemli destek vermeselerdi, dünya kapitalist-emperyalist sistem çok ağır bir darbe almış olurdu. Yıllar önce Yalçın Küçük Hocamız başta olmak üzere, başka devrimciler de dikkat çekmişti, ki bunlardan biri de Merdan Yanardağ’dır, Türkiye’de 12 Eylül yerine sol bir iktidar denenmek üzereydi, işte o olsaydı, bugün dünyada çok daha etkili bir reel sosyalizm olurdu. Tarihin ekseni ileriden yana kayardı. Ekleyeceğim şey, şu: Bu, burjuvazinin veya emperyalizmin başarısından çok Türkiye solunun başarısızlığıydı. İktidarı istemiyorlardı. Demokrasi diye kimsenin tanımlayamadığı bir şey geveleyip duruyorlardı. Sosyalist bir merkezi plan öneremiyorlar, bunun için bir araya gelemiyorlardı. Eh, sen gelmezsen, sermaye gelir ve sosyal demokratların yardımıyla tarihi kendi istediği doğrultuya çevirir. Bunu anlatmaya çalışıyorum&#8230;</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi-rop.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9118" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi-rop-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi-rop-300x200.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi-rop.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><strong>ERDOĞAN’A KARŞI SOKAĞA ÇIKANLAR “KEMALİST OLMAKLA” SUÇLANDI</strong></p>
<p><strong>&#8211; Darbeye Alman sosyal demokratların iktidarında onay çıktığını vurguluyorsunuz. Hatta 3 Kasım 2002 seçimlerinde de Almanya’da sosyal demokratların yine iktidarda olduğunu aktarıyorsunuz. Alman sosyal demokrasisi darbeyi hazırlarken, dönemin Türk sosyal demokrasisi bunu nasıl karşıladı? Keza, 2002 seçimlerinde Alman sosyal demokratlarıyla Türkiye’deki sosyal demokratlar bir uyum içinde miydi? Ecevit ve Baykal özel misyonlar üstlenmiş isimler miydi?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 birbirini tamamlayan gerici darbelerdir. Kitapta 1980’deki Bonn Büyükelçisi Vahit Halefoğlu’nun çok ilginç gözlemleri bir mülakat çerçevesinde yer alıyor. Ayrıca dönemin Almanya Maliye Bakanı Hans Matthöfer’in de 24 Ocak Kararları ve <strong>“babasıyla”</strong> ilgili değerlendirmeleri var. Onları okuyanlar, gerçeğe biraz daha yaklaşmış olacaklar. Bonn, incelikli bağlantılar üzerinden Ankara’daki gelişmelerde en büyük pay sahibiydi. Maddi bir paydı bu. Sosyal demokratlar arasındaki ilişkileri bu kitapla gelen uyarılar sonucu bir kez daha gözden geçirmek gerekecek bence. Şunu hatırlatayım: Bonn ve SPD, Ecevit’e uluslararası önemi büyük bir ödül olan Karlspreis’ı verecekti.<strong> “Aman askerlerle aramız bozulmasın şimdi”</strong> diye 1980 yılındaki ödülü toptan iptal ettiler. Olayları içinden bilen Prof. Dr. Faruk Şen o dönemin hesaplarıyla ilgili bilgileri Almanya’daki gazeteci-yazar arkadaşlarımızdan Gürsel Köksal’a verdi ve skandal 24 yıl sonra kamuoyuna mal oldu. Sadece çok küçük bir örnek bu…</p>
<p>Bonn, askerler darbe yapınca derin bir nefes aldı. Helmut Schmidt, darbeden sonra <strong>“Türkiye artık dipsiz kuyu değil” </strong>demecini verdi. Ecevit ise kendisine verilmeyen ödülü olay bile yapmadı. 2002 sonundaki AKP iktidarı, dediniz: Bırakın Alman sosyal demokratlarını veya Yeşiller’i, Türkiye’nin her renkten sosyal demokrat sorumlusu, bu İslamcıları demokrat saymadı mı? CHP ve HDP yönetimleri kendilerince bu gerici iktidara böyle sırnaşınca, İlhan Selçuk, <strong>“Tehlikenin farkında mısınız”</strong> kampanyaları düzenlemedi mi? Sadece “katı sosyalistler” bir bataklığa itildiğimizi fark etti. Laikliğin bu topraklar için hayati önemine, 1923’ün tarihsel bir ilerleme olduğuna ısrarla sahip çıkan <strong>“Genç TKP”</strong>, sekterlikle suçlanmadı mı? Gezi İsyanı’nda <strong>“öteki”</strong> sosyal demokrat parti HDP, Erdoğan’a karşı sokağa çıkan milyonları milliyetçilikle, <strong>“kemalist olmakla”</strong> suçlamadı mı? Erdoğan’a siftinmediler mi? Şimdi hepsi içeride&#8230; Ecevit ve Baykal’ın kişi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı nasıl gördüklerinin bir önemi yok, siyasal zihniyetler ve sistemi çalıştıran bağlantı hatları ne durumda, o önemli. Ecevit ve Baykal, benim için Türkiye’nin silinmesini hızlandıran devrimci her sola düşman politikacılardır. Helmut Schmidt’in karikatürleridirler. </p>
<p><strong>&#8211; Kitapta sık sık altını çizdiğiniz noktalardan biri de sosyal demokrasi ile faşizmin kardeş olduğu vurgusu… O halde Türkiye’ye baktığımızda kabaca söylersek; CHP ve MHP kardeş parti midir?</strong></p>
<p><strong>Çutsay:</strong> İsterseniz <strong>“düşman kardeşler” </strong>diyelim. Düşmanlıklarına hiç güvenilmez. Almancada “Kan sudan daha yoğundur” diye çevirebileceğimiz bir söz vardır. Akrabalık önemlidir yani. Sosyal demokrasi ile faşizm, sosyalizme karşı oldukları için, antikomünist oldukları için yakın akrabadırlar. Bilemiyorum yayımlar mısınız, ama açıkça söyleyeyim: Ben reel sosyalizm tarihinin, özellikle kuruluş yıllarından 1956’ya kadar ana hatlarıyla doğru analizlere, doğru saptamalara sahne olduğunu, yönetim düzeyinde <strong>“doğruda yürünebildiğini”</strong> düşünenlerdenim. Bunu Dimitrov gibi erken gelmiş, ama SSCB’deki ana yönelimin denetleyebildiği bir Gorbaçov’a rağmen söyleyebiliriz. Bu hava 1960’ların sonuna kadar sürdü. Mesela Prag Baharı denilen erken kapitalist restorasyonu engelleyebildiler&#8230;</p>
<p>Biliyorsunuz, bu sosyal demokrasi ile faşizmin akrabalığı meselesi, 1920’lerin ve 30’ların<strong> “sosyal faşizm”</strong> çözümlemeleri falan, 100 yıla yakın bir süredir gündemdedir: <strong>“İkiz kardeşler”</strong> dediler. Aydemir Güler’in bir yazısından alıntıyla derdimi ilan etmiş olayım: <strong>“(E)ski sosyal demokratı yeni İslamcı faşistlerin alternatifi olarak hatırlamak isteyenlere, sosyal demokrasinin faşizmin ebesi olduğunu söylemek durumundayız. Dahası var; bizim sosyal demokratlarımız faşistlerle yarışa sokulduğunda faşistler zayıf düşmüyor, tersine güçleniyor.” </strong>Ben de böyle düşünüyorum. Bir süre önce de -bence- bir başka önemli analitik zekâ, Kemal Okuyan, sosyal demokratların hep faşizme davet çıkardığını, toplumu ve solu çürüterek çok daha kötü gericilikleri mümkün kıldığını hatırlatmıştı. Bizler böyle bakarız.</p>
<p>Böyle bakınca da, evet, CHP ve HDP ile MHP ve İyi Parti, gerçekten de kardeştirler. Hadi <strong>“düşman kardeşler” </strong>diyelim. Ruh ikizleri oldukları kesin. Hepsinin ortak paydası kapitalizmde kalmak ve antikomünist histeriyi, çeşitli versiyonlarıyla paylaşmaktır. Ağır mı kaçtı? Gerçekler acıdır. Şöyle bir dünyaya bakın Kemal Okuyan’ın ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz: Avrupa’da faşizm yeni versiyonlarıyla yükseliyor, Latin Amerika’daki sade suya tirit sözde sol iktidarları faşistler izliyor. Komşudaki Syriza başlı başına bir rezalet: Faşist yönelimleri açık aşırı sağcı bir partiyle yıllardır koalisyon ortağı. Değil mi? CHP, MHP olmazsa İyi Parti, hatta AKP yarın hükümet de kurarlar&#8230; </p>
<p><strong>“HDP İÇİNDE GÖZÜMÜZE SOLCU DİYE SOKULAN ‘ÖDÜNÇ MİLLETVEKİLLERİ’ TÜRK SOLUNUN UTANÇLARIDIR”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Biraz abartmıyor musunuz? CHP’de, HDP’de antifaşist insanlar yok mu?</strong></p>
<p>Çutsay: Var elbette. Ama ben tek tek insanların antifaşist yönelimlerinden söz etmiyorum, yönetici kadrolardaki egemen ideolojiden, onların sistematik zihniyet yapılarından ve bağlayıcı siyasal tasavvurlarından söz ediyorum. Sosyal demokrasi, faşizm gibi, sonuçta bir <strong>“demokratik”</strong> kapitalizm aşkı ve açık bir sosyalizm düşmanlığıdır. Sosyalizmi engellemek, yıkmak ve faşizmi çağırmak, tarihsel-nesnel işlevidir. Bugünkü Avrupa’ya bakın işte. Tamam, kimse sosyalizme dost olmak zorunda değil, ama biz de dostla düşmanı birbirinden ayırmak zorundayız. CHP bir yana, zaten solcuyum/sosyalistim diyebilen birinin o partide etkili yerlere yükselmesi ve yükseldiğinde de etkili olabilmesi hiç mümkün değil, ama Kürt sosyal demokrasisi, yani HDP içinde gözümüze solcu diye sokulan <strong>“ödünç milletvekilleri”</strong> vs. Türk solunun utançlarıdır. İsterseniz tek tek isim de veririm&#8230; Türk ilericiliğine düşman, ama ikiyüzlü bir hırsla pek solcu görünen, Türkiye’yi ve Türkiye devrimci hareketini hep bir anomali olarak gören ne kadar döküntü varsa onları Türkiye solunun belini kırmak için işlevsiz bir parlamentoya soktular. Yahu şu Filiz Kerestecioğlu’nun sosyalizmle ne ilgisi var? Sırrı Süreyya’nın ne ilgisi var? Ufuk Uras falan&#8230; Ya da HDP’nin kucağında parti kurduğunu sanan şu <strong>“yeni TİP’çilerin?”</strong> Bunların 20 yaşında nerede olduklarını falan boş verin, bunlar bugün soldan, devrimden, yeni sosyalist bir toplum kurma hedefinde “nefrette” birleşiyor. Söylediklerinin hiçbir önemi yok, yaptıklarının nereye oturduğudur önemli olan. Dilin kemiği mi var? Ruh ikizi, düşman kardeş, yakın akraba vs. olmak böyle bir şey işte&#8230; </p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9143" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c-300x225.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a><br />
<em>Osman Çutsay</em></p>
<p><strong>“BU SATILIK ‘DEMOKRATLAR’ ORDUSU, 12 EYLÜL’E “FAŞİST DARBE” DİYEMEMİŞTİ”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Bu durumda Almanya’daki komünistlerin, sosyalistlerin özeleştirisini isteyebilir miyiz? Sonuçta iktidarı sıkıştıramadıkları için, Helmut Schmidt ve türevleri rahatça kafasını kaldırıp Türkiye’ye ayıracak vakit buldu…</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Doğru. Sosyalist hareket Federal Almanya’da çok güçsüzdü. Ama bu konuda sosyalist ülkelerdeki yönetici kadrolar da iyi bir sınav veremedi. Gorbaçov virüsü çoktan yerleşmişti sisteme, görünen o. Nabi Yağcı ve adamlarına baksanıza&#8230; Hatırlasanıza Behice Boran ve Nihat Sargın’ı, tozu bile kalmamış Ahmet <strong>“Kaçmaz”</strong>ı&#8230; Türkiye devrimcilerinin, sosyalistlerin veya komünistlerin, direnme konusunda bir açığı yok. Özellikle zindandakiler direndiler. Galiba sadece onlar direndi ve onlar da dışarı çıkınca iyice yumuşadı. Türkiye ilerici tarihini daha da ileri taşımak isteyen, 1923’ü tarihsel bir ilerleme sayan çizgiden söz ediyorum, yani içinde tarihsel TKP ve asıl önemlisi TİP’in de olduğu, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’lerin enerji taşıdığı, bu topraklardan sol-sosyalist bir kurtuluş çıkarmaya çalışan siyasal savaşımdan. Şimdi Nabi Yağcı ve adamlarından, Türkiye solunun içinden çıkmış bu kirden yüzümüzü buruşturarak söz ediyoruz. Bunların bazıları Cumhuriyet gazetesini <strong>“solculuk adına”</strong> işgal etti yıllarca.</p>
<p>Acıdır, Almanya’da yaşayan ve bu işleri iyi bilen yazar ağabeyimiz Cemil Fuat Hendek, yıllar sonra bir gerçeği hatırlattı: <strong>“Nabi ve adamları”</strong>, Türkiye’ye bir anomali olarak bakmayı solculuk sayan bu satılık<strong> “demokratlar” </strong>ordusu, 1980 yılından sonra 6 yıl, 12 Eylül’e <strong>“faşist darbe”</strong> diyememişti. Nabi Yağcı-Veysi Sarısözen-Aydın Engin türünden söz ediyorum, bunlar 12 Eylül’e “askersel darbe” diyebildi en fazla. Elbette Türkiye ve dünya solunun bu gelişmelerde büyük hataları da var. Ama direnenler de var. Yalçın Küçük Hocamız<strong> “İtirafçıların İtirafları”</strong>nı ve <strong>“TKP Pişmanları”</strong>nı yazarken dile getirdiği bu acıları, itirafçıları vs. <strong>“direnenler olduğu için”</strong> yazma hakkı doğduğunu söylemişti.</p>
<p><strong>“TÜRKİYE, SOSYALİST BİR İKTİDAR DENESEYDİ…”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Kitapta, “Federal Almanya’nın İran, Arap dünyası ve Türkiye için özel bir önemi vardı” diyorsunuz. Bu önem nereden geliyor, biraz açar mısınız?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Almanya, bölgeyi hep çok yakından izledi, kendi egemenlik alanında ve “Hinterland”ı olarak gördü. 19’uncu yüzyıldan beri böyle bu&#8230; Kitapta da değiniyorum, Helmut Schmidt <strong>“büyük patron” </strong>Washington’u resmen aşağılıyordu bölgeyle ilgili olarak. ABD onun gözünde bölge cahiliydi. Almanya bölgeyi reel ekonomisiyle ele geçirmişti. Biz bu <strong>“Alman koridorundaki”</strong> en büyük ve önemli ülkeyiz. Türkiye için en önemli dış merkez, Federal Almanya’ydı. İşçi göçü de bunu güçlendirdi. Nasıl bırakırlar? Nitekim bırakmadılar. İstanbul’da bir süre önce düzenlenen ve ABD’nin alınmadığı Suriye Konferansı, gelinen noktayı gösteriyor.<strong> “Emperyalist piramit”</strong> içinde yer değiştirmeler var. Almanya bölgesel bir güç ve ABD’ye artık ihtiyaç hissetmiyor.</p>
<p>Şu, çok daha önemli aslında: 12 Eylül’ün yerleşmesini sağlayan Almanya, böylece 1989’daki büyük başarısının, küresel karşıdevrimin de temellerini atmış oldu. Türkiye, sosyalist bir iktidar deneseydi, 1989 olmazdı. Bonn Cumhuriyeti, bunu Türkiye ekonomisi içindeki ağırlığı sayesinde önlemeyi başardı. Yani cumhuriyeti yıkan AKP zihniyetinin babalarını 1980’de daha çok el altından ama kayıtsız şartsız destekledi, aynısını 2002’de Gerhard Schröder de yaptı. Yani Schröder 1999 başında Oskar Lafontaine’i SPD’nin başından tasfiye ederken, aslında Türkiye’nin de tasfiyesini hızlandırıyordu. Schröder, Kemal Derviş-Kemal Kılıçdaroğlu kırması ve Erdoğan’a desteği bugüne kadar devam eden bir korkunç kariyeristtir. Bu, işin bir yanı…</p>
<p>İşin bir diğer yanı da var: Türkiye ekonomisine ve dışarıd1aki Türkiye kökenli insanların nüfusuna bakarsanız Almanya’nın kapladığı alanı hemen görürsünüz. Almanca, aslına bakarsanız, Türkçe konuşulan dünyada en çok ve en başarılı kullanılan birinci Batı dilidir. Komik olan, medyada hiç yer almaması ve Türk medyasının bir Almanya cahili olmasıdır. Oysa 3 milyon insanımız Almanya’da yaşıyor. Türkiye ekonomisi ise Alman know-how’ı olmadan, o dış piyasa olmadan ayakta duramaz. 1980’de ABD bölgemizdeki ağırlığını yavaş yavaş yitirmeye başlamıştı. Yerini Bonn Cumhuriyeti alıyordu. Reel ekonomiden kaynaklanan bir önem bu&#8230; Bir de Almanya, Avrupa için hegemonyal bir güce dönüşüyordu. Bugün bu süreç tamamlanmıştır. Berlin, rakipsizdir Avrupa’da. Bu da tepkilere yol açıyor ve bu tepkiler büyüyor. Almanya’nın Türk dış ticaretindeki ve reel ekonomideki belirleyiciliğine, rakipsizliğine ise değinmeye bile gerek yok.</p>
<p><strong>&#8211; İran’da Mollaların başa gelmesi, 1979’da ise Sovyet güçlerinin Afgan hükümetinin çağrısıyla bu ülkeye girmesi, Türkiye’nin 1980’e, darbeye giden yolunu ne yönde etkiledi?</strong></p>
<p><strong>Çutsay:</strong> ABD’nin çaresizliğini, güçsüzlüğünü betimleyen köşe taşlarıdır verdiğiniz örnekler. Carter yönetimi rezil oldu dünyaya. Türkiye devrimcileri o noktada büyük bir fırsatı demokrasi diye tuhaf bir sevdayla heba ettiler. Demokrasi denilen tanımsız bir ham hayalin kucağında hem kendilerini hem de Türkiye’yi yitirdiler. Şu, doğru: Dünya sosyalist sistemi, 9 yıl sonra tamamen ortadan kalkacağını, Türkiye ve İran’da yitirdikleriyle ilan etmiş gibiydi. Türkiye’de sol devrimci bir iktidar kurulsaydı, dünyanın ekseni kayardı. </p>
<p><strong>“ALMANYA, TÜRKİYE KONUSUNDA, ABD’YLE ALAY EDEBİLİR ANCAK…”</strong></p>
<p><strong>&#8211; İran’da Mollalar, Yunanistan’da Albaylar Cuntası, Şili’de Pinochet’in darbesi&#8230; Almanya bu olaylara da “onay” verdi mi? Türkiye’ye olduğu gibi, buralara da özel bir ilgi gösterdi mi?</strong></p>
<p><strong>Çutsay:</strong> Lafzen eleştirmişlerdir. Öyle yaparlar, ama Bonn Cumhuriyeti, bölgemizde ve dünyadaki her türlü gericiliği bir biçimde mutlaka desteklemiştir. Buna da mecburdur. Emperyalizmin kendi kuralları var. Willy Brandt’ın kendisi, özyaşamöyküsü vs. ne önem taşır üstlendiği rol karşısında? Schmidt’ten daha solcu olduğu söylenir Brandt’ın, iyi de sol açısından bunun ne anlamı var? Emekçi sınıflar, tavizsiz laiklik, kamu mülkiyeti, merkezi plan vs. açısından ne önemi var? Sorunuza yanıtı şöyle özetleyeyim: Türkiye, bence, Almanya için de İran’dan, Yunanistan’dan, Şili’den daha önemliydi. Helmut Schmidt’in çantalar içinde, muhtemelen örtülü ödenekten kaynağı belirsiz paraları <strong>“demokrasi yardımı”</strong> olarak 1970’lerin başında solun yükseldiği İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye’ye gönderdiğini herkes biliyor, ama kimse kanıtlayamıyor. Herkesin bildiği bir sır bu ve hiç açıklık kazanmayacak. Antikomünist ve<strong> “demokrat”</strong> güçlere, komünizmle mücadele edebilmeleri için bu paraları Alman sosyal demokratları gönderdi&#8230; Göndermedi mi? Bir bakılsın&#8230; </p>
<p><strong>&#8211; Kitapta, Almanya’nın Türkiye’yi ABD’den daha iyi tanıdığını ifade ediyorsunuz. Türkiye’de istediği iktidarı başa getiren ABD’nin, yine Türkiye’ye; Marshall planı, Truman Doktrini, süt tozu, Amerikan bezleri, sıcak paralar vb. durumlarda bulunduğunu hesaba katarsak, Almanya’nın Türkiye’yi daha iyi tanıdığına nasıl ulaşmış oluruz?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Sıcak para, doktrin, süt tozu, Amerikan bezi vs. üzerinde sağlam ve kalıcı bir bağımlılık ilişkisi kurulamaz. Bunlar yüzeysel göstergelerdir. Asıl bağımlılık, reel ekonomideki kanalların işleyiş mekanizmalarından doğar. Türkiye’nin üretici sektörlerinden, reel ekonomisinden Amerikan yatırımlarını çekin alın, her şey devam eder. Finansal ilişkiler de tek başına önemli değildir, bir istikrar bozucu faktör olmanın dışında paranın reel ekonomisiz pek bir anlamı yoktur. Almanya, Türkiye ekonomisinin bütün kılcal damarlarına yayılıp egemen olduğu için, tarihsel beraberlikler eşliğinde düşünüldüğünde, Türkiye bilgisi ve egemenliği konusunda ABD’nin fersah fersah ilerisindedir. Ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin omuzları arkasına saklanarak iş yapmak zorunda kaldı, bu nedenle mesele farklı görünüyor. Almanya, Türkiye konusunda, ABD’yle alay edebilir ancak. 1970’lerden itibaren zaten Türkiye, dış dünyadaki ana rabıta merkezi Bonn Cumhuriyeti’nin insafına bırakılmıştı. Dünya sistemi içinde Ankara’nın kâhyası Bonn idi. Bugün Berlin o mirasın sahibidir ve çok daha gürbüzdür.</p>
<p><strong>“YA BİZ KAPİTALİZMİ BİTİRECEĞİZ YA DA KAPİTALİZM TÜRKİYE’Yİ BİTİRECEK” </strong></p>
<p><strong>&#8211; Almanya’nın Türkiye’deki en büyük “başarısı” darbe miydi? Kenan Evren, darbe için “seçilmiş” biri miydi? Almanlar, Evren için ne düşünüyordu?</strong></p>
<p><strong>Çutsay:</strong> Bugünkü çökmüş İslamcı Türkiye, kazınan cumhuriyet değerleriyle birlikte, çizdiğimiz çerçevede, Almanya’nın, daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, Alman sosyal demokrasisinin ürünüdür. Kenan Evren önemli değildi, Özal önemliydi Bonn için. Zaten Evren cumhurbaşkanı kimliğiyle Federal Almanya’yı 1988’de rahat rahat ziyaret edebilmişti. Tekrar hatırlatayım: Doğu Avrupa merkezli 1989’daki büyük karşıdevrim, kapitalist restorasyon, ABD’nin falan değil, Alman<strong> “sivil solunun”</strong>, Alman sosyal demokratlarının ve yeşillerinin vs. ürünüdür. Sosyalizmi solun içinden geçerek ve çürüterek yıkacağını iyi bilen bir siyasi ferasetten, deneyimden söz ediyoruz. </p>
<p><strong>&#8211; Almanya ve Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın en kışkırtıcı ve antikomünist iki devleti olduğunu belirtiyorsunuz. Sermaye sınıfı açısından, Türkiye’nin “düşmesi” halinde gerçekten de dünyada sosyalizmin önünün alınamayacağı bir süreç mi başlardı? Türkiye bu derece kilit bir rolde miydi? Bu durum bugün için de geçerli mi?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Bu sorulara tek ortak yanıtım olabilir: Evet. Bu topraklar insanlık tarihinin kaderini değiştirebilecek bir potansiyel içeriyor. İstisnaları elbette var, ama solumuz maalesef bu önemin farkında değil. Türkiye kilit bir öneme sahip, doğrudur. Berlin, Washington, hatta Moskova şöyle bakıyor: Bu büyük birimin yönetilebilir olması için önce parçalanması gerekiyor. Ben yıllardır bir <strong>“parçacıklar siyasetinin” </strong>elinde kavrulduğumuzu yazanlardanım. Emperyalizm bütünsel ve sağlıklı bir Türkiye’ye tahammül gösteremez. Ama emperyalizm de yenilmez değildir. Sağlıklı bir Türkiye’nin ise kapitalizm koşullarında var olması mümkün değil. Ya biz kapitalizmi bitireceğiz ya da kapitalizm Türkiye’yi bitirecek. </p>
<p><strong>“BERLİN NEDENSE BU ‘FETÖ TOPUNA’ PEK GİRMİYOR”</strong></p>
<p><strong>&#8211; O dönem Türk kapitalizminin iplerinin Alman emperyalizminin elinde toplandığını belirtiyorsunuz. Peki, bugün Türk kapitalizminin ipleri kimin elinde?</strong></p>
<p><strong>Çutsay: </strong>Esas olarak Almanya’nın elinde&#8230; Türk kapitalizmi Almanya’nın doğrudan ve dolaylı onayı olmadan tornavida bile üretemez, hadi biraz abartarak söylemiş olayım&#8230; Tabii, bu bağımlılığın tersinden de sonuçları olur: Şu günlerde Alman sermaye çevrelerini en çok düşündüren mesele, Türkiye’deki çöküşün, katlı bir etkiyle Almanya’yı vurabileceği gerçeğidir. Türkiye mali sistemi çöktüğü anda, İtalyan ve İspanyol bankaları çökecek. Türkiye’ye para veya kredi kaptırmayan Alman kredi sistemi, böylece canevinden vurulmuş olacak. İtalya ve İspanya, Fransa hatta, Türkiye’ye o kadar çok para bağladılar ki ve bunlar Almanya için o kadar önemliler ki, finans dünyasında dolaylı olarak Ankara Berlin’i vurabilecek&#8230; Bir de burada yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli insan var. Erdoğan, Almanya’yı karıştırabileceği mesajları verip duruyor. Biraz da bu nedenle Alman siyasetinde bir<strong> “nefret objesi” </strong>halini aldı; kimse sevmiyor. İslamcı Ankara, elinde Berlin’e karşı bazı iç ve dış kozlar olduğunu düşünüyor galiba. Kolay değil. </p>
<p><strong>&#8211; 12 Eylül’e onay veren Almanya’nın, 15 Temmuz darbe girişiminde rolü neydi? 15 Temmuz’a da “onay” verdi demek mümkün mü?</strong></p>
<p><strong>Çutsay:</strong> O iş çok karışık. Alman solu içinden çıkmış, elbette sağcı, bir dönem Der Spiegel’i yönetmiş ve bugün çok gelişkin bir Ertuğrul Özkök-Hasan Cemal tipolojisi olarak, yani bizdeki o cahilleri kat kat aşan entelektüel kapasitesiyle ünlü yayıncı Stefan Aust, darbeden birkaç ay sonra sağcı Die Welt’te bu işin ayrıntılarını yazdı. Hemen özetlemiştim, ama maalesef Odatv’de de giremedik bu habere. Ben sonra soL’daki yazılarımda değindim galiba. Berlin nedense bu<strong> “FETÖ topuna”</strong> pek girmiyor. Die Welt’in yayıncısı ve Axel Springer Grubu’nun en üst düzey yöneticilerinden Stefan Aust, elindeki bir yabancı istihbarat örgütünün ses kayıtlarından ve raporlarından hareketle Ankara’da, iktidar içi bir senaryo ve operasyondan söz ediyordu o geniş haberinde.<strong> “Erdoğan her şeyi biliyordu” </strong>noktasındaydı yani. Dolayısıyla sorduğunuz sorunun yanıtı kolay değil. Ama şunu biliyoruz: Türkiye’nin neresinde bir yaprak kıpırdasa, önce Berlin’in haberi olur. Siemens Türkiye topraklarına neredeyse 150 yıl önce yatırımlarıyla girmişti. Hem de telgraf gibi haberleşme cihazlarıyla&#8230; Bilirler yani birçok şeyi. Washington’un bilemediklerini de bilirler, neden bilemesinler? ABD eski ABD değil, dünya da. Berlin her darbeye karşı çıkar diye bir şey yok. İlişkiler ve kâr/faiz/getiri transferleri kesintiye uğramadığı sürece demokratik veya antidemokratik her gerilik, Berlin’den bir biçimde destek alır.</p>
<p><strong></p>
<p></strong><em>Bu röportaj 10.11.2018 tarihinde OdaTV&#8217;de yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/hdp-icindeki-odunc-milletvekilleri-turk-solunun-utanclaridir/">&#8220;HDP içindeki &#8216;ödünç milletvekilleri&#8217; Türk solunun utançlarıdır&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapital&#8217;in farklı dillere çevrilme hikayesi kitaplaştı: Kapital’i Topraktan Çıkaranlar</title>
		<link>https://yazilama.com/kapitalin-farkli-dillere-cevrilme-hikayesi-kitaplasti-kapitali-topraktan-cikaranlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serpil Güvenç - Nevzat Evrim Önal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Oct 2018 09:42:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9325</guid>

					<description><![CDATA[<p>Araştırmacı-yazar ve soL Haber köşe yazarı Serpil Çelenk&#8217;in yeni kitap çalışması &#8220;Kapital’i Topraktan Çıkaranlar&#8221; ismiyle Yazılama Yayınevinden çıktı ve okuyucusuyla buluştu. Çelenk ile kitap ve yazılış öyküsü üzerine konuştuk. Marx&#8217;ın doğumunun 200. yılında Yazılama Yayınevi dikkat çekici bir kitabı okuyucularıyla buluşturdu. Kitap hem adıyla hem de içeriğiyle merak uyandırıyor: Kapital’i Topraktan Çıkaranlar&#8230; Kitapta Marx&#8217;ın anıtsal eseri Kapital&#8217;in farklı dillere...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/kapitalin-farkli-dillere-cevrilme-hikayesi-kitaplasti-kapitali-topraktan-cikaranlar/">Kapital&#8217;in farklı dillere çevrilme hikayesi kitaplaştı: Kapital’i Topraktan Çıkaranlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmacı-yazar ve soL Haber köşe yazarı Serpil Çelenk&#8217;in yeni kitap çalışması &#8220;Kapital’i Topraktan Çıkaranlar&#8221; ismiyle Yazılama Yayınevinden çıktı ve okuyucusuyla buluştu. Çelenk ile kitap ve yazılış öyküsü üzerine konuştuk.<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/10/serpil-guvenc.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9326" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/10/serpil-guvenc-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/10/serpil-guvenc-300x200.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/10/serpil-guvenc.jpg 461w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Marx&#8217;ın doğumunun 200. yılında Yazılama Yayınevi dikkat çekici bir kitabı okuyucularıyla buluşturdu. Kitap hem adıyla hem de içeriğiyle merak uyandırıyor: Kapital’i Topraktan Çıkaranlar&#8230;</p>
<p>Kitapta Marx&#8217;ın anıtsal eseri Kapital&#8217;in farklı dillere çevrilme, farklı ülkelerdeki işçi sınıflarıyla buluşma, onların mücadelesine katılma öyküleri var.  </p>
<p>Yazar Serpil Çelenk kitapla ilgili sorularımızı yanıtladı:</p>
<p><strong>Yeni kitabınız Kapital’i Topraktan Çıkaranlar geçtiğimiz hafta Yazılama Yayınları’ndan çıktı. Kitapta Karl Marx’ın başyapıtı Kapital’in farklı ülkelerin dillerine ilk kez nasıl çevrildiğini, bu ülkelerin emekçileriyle nasıl buluştuğunu inceliyorsunuz. Dilerseniz şöyle başlayalım, böyle bir kitap yazma fikri nasıl oluştu?</strong></p>
<p>Bildiğiniz gibi, geçen yıl Kapital’in birinci cildinin ilk Almanca basımının 150. yılıydı ve tüm dünyada Marx’ın bu büyük eseri için sempozyumlar, paneller düzenleniyordu. Konuya ilişkin haberleri okurken aklıma bazı sorular takıldı. Kapital’in Türkiye’deki çeviri serüveni aşağı yukarı biliniyordu ama acaba diğer ülkelerde olay nasıl gelişmişti? Örneğin, Kapital’in ilk çevirisinin yapıldığı ve elli yıl sonra sosyalist devrimin gerçekleştiği ülke olan Rusya’da, sosyalizmin beşiği Komün Fransası’nda, Marx’ın yaşamının büyük bir kısmını geçirdiği İngiltere’de, yine 1848 ve 1871’i izleyen yıllarda ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Alman komünistlerinin göçtükleri ve ülkenin işçi hareketine önemli katkılarda bulundukları ABD’de Kapital’in çeviri öyküsü neydi? Sonunda Almanya ve Türkiye dahil Rusya, İngiltere, Fransa ve ABD’de yaşananları elimden geldiğince araştırıp yazmaya karar verdim. </p>
<p>Öyküleri önce Sol Portal’da bir seri olarak düşünmüştüm. Ne var ki, Almanya öyküsünden sonra, birçok kişinin ve bu arada özellikle Aydemir Güler ve Özgür Şen’in yönlendirmeleri sonucunda çalışmanın kapsamı genişledi ve bu kitap ortaya çıktı. </p>
<p>Bu vesileyle, bizleri kırmayan, yoğun çalışmaları arasında zaman ayırıp kitabın sunuşunu yazan, yorumlarıyla Kapital’i Topraktan Çıkaranlar’a değer katan sevgili Korkut Boratav hocama da ayrıca teşekkür etmek isterim.</p>
<p><img decoding="async" src="http://haber.sol.org.tr/sites/default/files/images/2018/10/24/celenk35.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Kitabınızın ismi özellikle ilgi çekiyor. Anlamı nedir?</strong></p>
<p>Önsöz’de de belirttiğim gibi, kitabın ismini yakınlarda kaybettiğimiz değerli bir sosyalist çevirmen olan Kenan Somer’in bir yazısından aldım. “Kapital’i Topraktan Çıkartanlar,” Kenan Somer’in Kapital’in çevirmeni Alaattin Bilgi ağabey için hazırlanan Kapital’in Aydınlığında Alaattin Bilgibaşlıklı kitaptaki yazısının başlığıdır.</p>
<p>Kenan ağabey bu yazısında 50’li yıllarda iktisat öğrenimi sırasında aldığı bir duyumu aktarır. Kerim Sadi Kapital’i çevirmiş ama polisin eline geçmemesi için toprağa gömmüştür. Yoldaşları ve Somer Kapital’in topraktan çıkarılıp basılacağı günü dört gözle beklerler. 61 Anayasasını izleyen günlerin göreli demokratik ortam koşulları birçok sol kişi ve yayınevi gibi Sosyal Yayınlar sahibi Enver Aytekin’i de heyecanlandırır çünkü yıllardır ortalıkta dolaşan bu söylentiden onun da haberi vardır. Hemen Kerim Sadi’ye gider ve çeviriyi topraktan çıkararak yayınına izin vermesini ister. Ne var ki, söylenti söylenceden ibarettir. Ortada Kapitalçevirisi yoktur. </p>
<p>Bununla birlikte, okuduklarım, ülkemiz dahil her ülkede aslında Kapital’in çevirisinin metaforik anlamda da olsa topraktan çıkarıldığını gösterdi bana.</p>
<p>Kapital’in ülke halklarına kendi dillerinde aktarılması, öykülerin taşıdıkları ortak yanlar bir yana, çevirmen ve yayıncılarının onu adeta tırnaklarıyla topraktan kazıyarak çıkarmaları diye tanımlanabilecek uzun erimli, kararlı, zorlu ve bir o kadar da saygıdeğer bir çabanın öyküsü.</p>
<p><strong>Eserinizde bir tarihsel inceleme yapıyor ama sık sık ilginç anekdotlar da aktarıyorsunuz. Sizce Marx’ın Kapital’inin çeviri öyküleri içinde yaşanmış en ilginç olay hangisi?</strong></p>
<p>Anekdotlar sizin de ifade ettiğiniz gibi gerçekten ilginçti. Okurla bunları paylaştığım takdirde kitabın daha rahat ve keyifli okunabileceğini düşündüm. Umarım öyle de olur.</p>
<p>Sorunuza gelirsek. Bana kalırsa tüm öyküler ilginç. Bu nedenle bir seçme yapmam zor. Ama İngiltere’de yaşananlarla ilgili bir anekdot çok güldürdü beni. Onu aktarayım kısaca.</p>
<p>İngiltere’de Kapital’in ilk çevirisinin büyük düşünürün ölümünden dört yıl sonra yayınlandığını biliyoruz. Bununla birlikte Marx henüz sağken Kapital’i çalındı! O dönemin reformist sol akımlardan birinin lideri olan ve dost olabilmek için defalarca Marx’ın kapısını aşındıran H. Hyndmann Kapital’in emek ve sermaye ile ilgili bölümlerinden kaynak göstermeksizin alır ve bu parçaları parti programı açıklaması olan Herkes İçin İngiltereadlı kitabında kullanır. Kapitalbölümler halinde parti üyelerine gitmekte, kitap satılmakta ama kimse onun Kapitalalıntısı ya da daha doğru bir ifadeyle çalıntısı olduğunu bilmemektedir! Şaşkın ve kızgın Marx’a Hyndmann’ın verdiği yanıt ise inanılmaz bir pişkinlik içerir. İngilizler yabancılardan ders almaktan hoşlanmamaktadırlar; onun için büyük düşünürün ismini vermekten kaçınmıştır reformist lider! </p>
<p><strong>Kitabınızdan, Kapital’in yazılması kadar kamuoyunun gündemine girmesinin de zor olduğunu, Marx’ın adeta düşünceleriyle tarihte emekçi sınıfa hak ettiği yeri açtığını öğreniyoruz. Kapital’in yazılması kadar, okunur hale getirilmesi için de çaba sarf edilmesi gerekiyor, değil mi?</strong></p>
<p>Sorunuz haklı bir yorum içeriyor. Marx’ın eşi ve bir Kapitalemekçisi olan Jenny Marx bir mektubunda kitabın yazımında sırasında ailecek yaşadıkları zorluklardan söz eder. Marx’ın da belirttiği gibi, Engels’in katkıları olmamış olsaydı bu anıt eser hiç yazılmayabileceğini biliyoruz. Marx, dünya emekçi sınıfları için yazdığı eserde onlara kapitalist sistemin nasıl çalıştığına ve nasıl ortadan kaldırılabileceğine dair bir anahtar sunmuştur. </p>
<p>Kitapta Kapital bağlamında çok kısaca da olsa 1. Enternasyonal çalışmalarına değinmeye çalıştım çünkü Marx her ne kadar çalışmalarına çok erken bir dönemde başlamış olsa da Kapital’in kitaplaştırılması ve Enternasyonal çalışmaları zamanlama açısından oldukça örtüşmektedir. İki büyük çalışmayı omuzlamak. Kapital yazarken 1. Enternasyonal’in yükünü çekmek. Bence ancak emekçi sınıfa olan inançtan kaynaklanan büyük bir azimle birleşen özveri ve ancak Marx gibi insanlarda görülen bir çalışma kapasitesi… Sonuçta sizin de belirttiğiniz gibi, emekçi sınıfa hak ettiği yeri açmış Marx. </p>
<p>Düzen ideologlarından olan ve kapitalizmin değişmez bir sistem olduğunu iddia eden Francis Fukuyama’nın bile artık Marx’ın haklılığını kabul etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Düzen yanlıları bile artık onu, kâğıt üzerinde dahi çürütemiyorlar. Marx’ın haklılığı her gün kanıtlanıyor. </p>
<p>O nedenle, emeğin mücadelesi açısından Kapital’in emekçilere aktarılması ve okunurluğunun arttırılması elzem. Kitabın naçizane bir amacı da bu zaten.</p>
<p><strong>Eseriniz okuyucuyu hiç boğmayacak bir sadelikte olsa da, kapsamlı bir araştırmaya dayanıyor. Müsaadenizle biraz da bundan bahsetmenizi isteyelim; Kapital’i Topraktan Çıkaranlar, nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>“Teorik” bir çıkış değildi niyetim. Olabildiğince sade bir biçimde Kapital’in Marx’ın yaşamındaki yerini ve dünya işçi sınıflarına ulaşma öyküsünü kısaca anlatmaya çalıştım. Ne var ki, kısa bir süre sonra işin göründüğü kadar kolay olmadığını gördüm.</p>
<p>Birçok kitap, makale ve kitap okudum, ve çok yararlandım hepsinden. Ama bu konuda temel kaynağın Marx-Engels ikilisinin kendi aralarında ve üçüncü kişilerle yaptıkları yazışmalar olduğunu gördüm. Bu yazışmalar hayli hacimli bir toplam eder ve iki üstadın yaşadıkları yıllar boyunca verdikleri mücadeleye dair çok önemli ipuçları barındırırlar. Marx-Engels Toplu Eserler’den (MECW) beş altı cilt taradıktan sonra gerçek öykülere ulaştığımı söyleyebilirim. </p>
<p>Yavaş ilerleyen, sıkıntılı ama keyifli bir çalışmaydı. Umarım okuyanlar da keyif alırlar. Marx’a ve Kapital’e ilgilerini çekmeyi başarabilirsem ne mutlu bana.</p>
<p><em><br />
<span style="font-size: 14px;">Bu röportaj 24.10.2018 tarihinde soL Haber Portal&#8217;ında yayımlanmıştır.</span></em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/kapitalin-farkli-dillere-cevrilme-hikayesi-kitaplasti-kapitali-topraktan-cikaranlar/">Kapital&#8217;in farklı dillere çevrilme hikayesi kitaplaştı: Kapital’i Topraktan Çıkaranlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski dostluğun tazelenmesi mi?</title>
		<link>https://yazilama.com/eski-dostlugun-tazelenmesi-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Odman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Sep 2018 11:10:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyasal Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9154</guid>

					<description><![CDATA[<p>Olabilir. Olması için koşullar olgunlaşmış ya da o sürece girmiş görünüyor.  Almanya ile Türkiye’nin egemenleri ve yönetici seçkinleri için kökleri çok eskilerde olan kader ve iş birliği, ikinci kümeyi oluşturanların aşırı sıkışmışlıkları ve/veya ilkinin değerlendirilmesi gereken bir fırsatın oluştuğu saptaması ile bir araya gelirse, böyle bir gelişmeyi kışkırtabilir, belki de, umulmadık bir hızla… İkincilerin beter...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/eski-dostlugun-tazelenmesi-mi/">Eski dostluğun tazelenmesi mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Olabilir. Olması için koşullar olgunlaşmış ya da o sürece girmiş görünüyor. </p>
<p>Almanya ile Türkiye’nin egemenleri ve yönetici seçkinleri için kökleri çok eskilerde olan kader ve iş birliği, ikinci kümeyi oluşturanların aşırı sıkışmışlıkları ve/veya ilkinin değerlendirilmesi gereken bir fırsatın oluştuğu saptaması ile bir araya gelirse, böyle bir gelişmeyi kışkırtabilir, belki de, umulmadık bir hızla… İkincilerin beter bir darlanma içinde oldukları kesin de, ilkinin öyle bir fırsatın henüz tam olarak olgunlaşmadığını düşünmesi uzak bir olasılık sayılmaz. </p>
<p>Osman Çutsay’ın son kitabındaki deyişle “Alman pastası”, aradan çeyrek yüzyıldan daha uzun bir zaman geçtikten sonra, bu kez az çok yeni, kim bilir, basbayağı da şaşırtıcı biçimlerde hazırlanıp sunulabilir.</p>
<p>O kitabı okumuş olanların, Erdoğan’ın dün başlayıp asıl bugün ve yarın devam edecek Almanya ziyareti ile görüşmelerini daha doğru anlayabileceklerini sanıyorum. </p>
<p>Bana gelince, kitabın ekleri üzerinde durarak bir iki değinmeyle yetineceğim.</p>
<p>O eklerin ilki, Osman’ın 12 Eylül rejiminin Bonn büyükelçisi olarak bulduğu ve daha sonra seçim kazanmış Özal eliyle dışişleri bakanı yaptığı Vahit Halefoğlu ile, ikincisi ise dönemin Almanya’sındaki sosyal demokrat maliye bakanı Hans Matthöfer ile yaptığı mülakatlar.</p>
<p>İkisini de bu kitabın ekleri olarak okuyabildim. Ne bağışlanmaz gecikme!</p>
<p>Kitapta yeterince çok ve inandırıcı kanıtlarıyla sergilenen 12 Eylül’deki Alman “parmağı”nın ilk ağızdan çarpıcı itirafları sunuluyor orada. Bu cümledeki “parmağı” sözcüğünün yersiz olduğunun farkındayım; bir kötücüllük anlamı katmak için kullanıverdim. Yoksa, öyle gizli kapaklı işler çevrilmiş değil. Her şey nesnel temeller üzerinde gerçekleşiyor ve açık açık yapılıyor; ortada herhangi bir tezgâh, komplo falan yok. Çutsay’ın deyişiyle “Soğuk Savaş’ın en saldırgan iki antikomünist cephe ülkesi”nin komşu oldukları sosyalist dünyaya karşı birlikte hareket edişlerinin çok kritik bir uğrağında ortaya çıkan ve kendinden sonraki çeyrek yüzyılı şimdiden aşmış pek uzun sürede olup biteni ağır biçimde etkilemiş bir rejim var.</p>
<p>O sıralarda, 1980 yılının kargaşa ve kan dolu yaz aylarını geride bırakıp sonbahara girmekte olan Türkiye, dost ve müttefik Federal Almanya’nın sosyal demokrat Helmut Schmidt’in başbakanlığındaki hükümetinin hiçbir biçimde karşı çıkmadığı ve kimileyin örtülü sık sık da çok açık destekler sunduğu bir tür faşizm yaşıyor. “Bir tür” diyorum; çünkü, malum, faşizm deyince içinde kuşkusuz sosyal demokratların da bulunduğu pek geniş bir cephe ile karşılanması gereken bir musibet akla gelir. Daha doğrusu, defalarca denebilecek kadar sıklıkla yanlışlanmış böyle bir ezberimiz vardır. Oysa, bir başka vahim yanılgı örneği olarak söylenebilir, işte o zaman üzerimize çöken faşizm türünün başlıca destekçileri arasında anlı şanlı Alman sosyal demokrasisinin, bir o kadar şanlı liderlerinden Helmut Schmidt’in hükümeti de bulunuyormuş. Hatta, bu kitaba bakılırsa, o sıralar İran başta olma üzere birçok yerde ne yapacağını şaşırmış durumdaki Amerika’dan çok bu sosyal demokratlar yönetimindeki Federal Almanya’nın desteği etkili imiş.</p>
<p>Mutlaka okunmalı bu kitap. O yılları yaşamış olanlar farklı bir pencereden bakma fırsatı bulabilecekler, daha genç yaştakilerse doğru bir bakış açısının yardımıyla değerlendirme imkânından yararlanabileceklerdir. </p>
<p>Mülakatlara dönelim.</p>
<p>Özal’ın dışişleri bakanı yapması o zaman oldukça şaşkınlık yaratmış, şimdiyse bu atamanın pek de şaşırtıcı olmadığı anlaşılmış Halefoğlu’nun şöyle bir doğrulaması var: 12 Eylül’den bir yıl kadar önce Almanya’dan IMF’yi araya sokmadan doğrudan yardım isteyen CHP’li bakan Ziya Müezzinoğlu olumsuz yanıt alıyor. Halefoğlu bu olumsuz davranışı “sınıf arkadaşım” dediği o bakanın yanında dolaşan bir görgü tanığı olarak doğruluyor. Buna karşılık, aynı sosyal demokrat hükümet, Sovyetler’in Afganistan’a asker göndermesinden sonra, Türkiye’ye mali yardım toplama işinde eşgüdüm sağlamak üzere yine sosyal demokrat ve sendikacı geçmişi olan maliye bakanı Matthöfer’i görevlendiriyor. Bu bakan, IMF yönetimine yazdığı mektupta “Türkiye’nin istisnai durumu, istisnai ölçüler gerektiriyor” deyişini,  bizim Osman Çutsay’ın 12 Eylül’ün yirminci yılında kendisiyle yaptığı telefon görüşmesinde şöyle açıklıyor: </p>
<p>“Bir kere, şu: Türkiye, Almanya için çok önemliydi ve bugün de çok önemli. O zamanlar gergin Soğuk Savaş ortamında belki bugünden çok daha önemliydi ve Türkiye’ye yardım edilmeli görüşündeydim. Türkiye’den, gelişen ve demokratik bir ülke yapılmasına katkıda bulunmak istiyordum. Böylece de Türkiye kendi açısından demokratik bir örnek olarak Sovyetler Birliği’nin içine, Türkmen cumhuriyetlerine etkide bulunabilirdi. Sovyetler Birliği’nde Türkçe anlayan 60 milyon insan vardı. Bu, birinci mesele.</p>
<p>“İkincisi, şuydu: O dikkate değer askeri gücüyle Türkiye muhtemel bir Sovyet saldırısında Sovyet askeri kuvvetlerini bağlamış olacaktı, bu da bizi rahatlatan bir şeydi.”</p>
<p>Demek, bizim en değerli “asset”imizin ordumuz olduğunu ilk keşfeden Soros değilmiş!</p>
<p>Çutsay, mülakatın sonunda da sıkıştırmaya devam ediyor ve “Sosyal demokrat ağırlıklı bir hükümet ve bakan olarak, Ankara’daki böyle bir iktidarı sineye çekmek güç değil miydi?” diye soruyor. Yanıt şöyle: “Tamam da, biz bunu değiştiremezdik ki. Türkiye’ye ihtiyacımız sürüyordu… Demek istediğim, eğer o zamanlar her diktatörle ilişkiler, iyi ilişkiler koparılmak istenseydi, hemen yapayalnız kalınırdı…”</p>
<p>Tanınmış sosyal demokrat bakan, bu son sözlerinin, o kadar çok diktatörle iyi ilişkilerimiz vardı ki, bunları bozmaya kalksak geride pek de dostumuz kalmazdı, anlamına geleceğini düşünmeden konuşmuş olabilir mi? Herhalde olamaz.</p>
<p>Bugünkü durum farklı elbette. Hem koşullar, hem sahnedekilerin kimlikleri ve nitelikleri. Ama, öte yandan, Almanya’daki hükümetin başında değilse bile içinde yine sosyal demokratlar bulunuyor. İki ülkenin birbirine ihtiyaçları da, gerekçeleri ve derecelerindeki birtakım farklılıklarla birlikte, yine gündemde.</p>
<p>Öyleyse, sözü uzatmadan, daha yukarıda değindiğimiz olasılığı tekrarlayabiliriz: Yeni Alman pastalarının hazırlanması da gündeme girebilir. </p>
<p><em>Bu yazı 28.09.2018 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/eski-dostlugun-tazelenmesi-mi/">Eski dostluğun tazelenmesi mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8217;12 Eylül Ankara&#8217;da pişirildi, eylemli desteği Almanya&#8217;dan aldı&#8217;</title>
		<link>https://yazilama.com/12-eylul-ankarada-pisirildi-eylemli-destegi-almanyadan-aldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay - Işın Toymaz/Frankfurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Sep 2018 09:16:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9140</guid>

					<description><![CDATA[<p>38 yıl önce Türkiye’de gerçekleştirilen askeri faşist darbenin dışarıdaki asıl sahibinin, Federal Almanya’nın başkenti Bonn’daki sosyal demokrat ağırlıklı hükümette aranması gerektiği ileri sürüldü. Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine ABC için söyleştik: Gazeteci-yazar Osman Çutsay, yeni kitabında dünden bugüne Türkiye’deki gericiliğin arkasında “Avrupalı ilericilerin” de bulunduğunu, bu geleneğin AKP...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/12-eylul-ankarada-pisirildi-eylemli-destegi-almanyadan-aldi/">&#8217;12 Eylül Ankara&#8217;da pişirildi, eylemli desteği Almanya&#8217;dan aldı&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/onıkı-eylul.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9141" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/onıkı-eylul-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" /></a></p>
<h2 class="  ">38 yıl önce Türkiye’de gerçekleştirilen askeri faşist darbenin dışarıdaki asıl sahibinin, Federal Almanya’nın başkenti Bonn’daki sosyal demokrat ağırlıklı hükümette aranması gerektiği ileri sürüldü.</h2>
<p><strong>Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine ABC için söyleştik:</strong></p>
<p>Gazeteci-yazar Osman Çutsay, yeni kitabında dünden bugüne Türkiye’deki gericiliğin arkasında “Avrupalı ilericilerin” de bulunduğunu, bu geleneğin AKP döneminde devam ettiğini iddia ediyor. Çutsay, yeni kitabı ve 12 Eylül’ün bugüne etkisinde Almanya’nın rolüyle ilgili sorularımızı <strong>ABC </strong>için yanıtladı.</p>
<p><strong>“ALMAN SOSYAL DEMOKRATLAR DA, YEŞİLLER DE, ÇAKMA SOSYALİSTLER DE TÜRKİYE’DEKİ GERİCİLİĞE DESTEK VERDİ”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Yeni yayımlanan kitabınız “12 Eylül &#8211; Bir Alman Pastası” başlıklı kitabınızda 38 yıl önceki askeri darbenin mutlaka daha yeni bir bakışla irdelenmesi gerektiğini ileri sürüyorsunuz.  Işığın ABD’den ve CIA’den çok, dönemin Bonn Cumhuriyeti’ne tutulmasını öneriyorsunuz.  Jimmy Carter yönetiminin “Bizim çocuklar yaptı” itirafını inkâr mı ediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY</strong> &#8211; Hayır, ABD elbette vardı. Ben sadece 12 Eylül’ün Türkiye’yi uçuruma iten son iki büyük darbenin ilki olarak, öncelikle Ankara’da pişirildiğini, ama dışarıdan asıl eylemli desteği sosyal demokrat Helmut Schmidt hükümetinden aldığını ileri sürüyorum. Bunun için gizli belgeler falan gerekmiyor. Dönemin gazeteleri bile çok açık sözlüydü. Her şey ortada yani. 1970’lerin sonu itibariyle Türkiye’nin dünya sistemi içinde ilk sorumlusu Bonn’du, şimdilerde Berlin. Her türlü gericilik, kimileri için üzücü olabilir ama, Alman sosyal demokratlarından ve “yeşillerinden”, hatta “çakma” sosyalistlerinden destek aldı. Bu çizginin 12 Eylül’de kalınlaştırıldığını, 3 Kasım 2002’den sonra da iyice yerleştiğini görüyoruz. Daha geçen gün Federal Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, ilişkileri düzeltmek üzere Türkiye’deydi. İki ülke cumhurbaşkanları da yakında Berlin’de bir araya gelecek. Demek ki, bir gelenek sürüyor.</p>
<p><strong><em>&#8211; 12 Eylül faşist darbesinin perde arkasında ABD&#8217;den çok Almanya’nın bulunduğunu ileri sürüyorsunuz. Neden?</em></strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY</strong> – Farkımızı ortaya koyan bir hatırlatma yapmak isterim. Biz özgürlük ve eşitlik yolunda düşen, üstelik çocukluktan çıkar çıkmaz düşen kardeşlerimizi hiç unutmayız. Kitabı aynı dönemde SBF’de öğrenci olduğumuz, içimizden koparılan kardeşlerimize ithaf ettim: Hakan Yurdakuler, Ali Fuat Okan, Hakan Şenyuva, Şevki Kobal, İsmail Gökhan Edge, Bahri Gürpınar ve Adil Olcay. Bunun, bu duyarlılığın bize bir sorumluluk, geri adım atmama inadı yüklediğini biliyorum. Bilerek yapıyoruz artık. Işığı ülkemizi yerle bir eden gerici dalganın gerçek sahiplerinin üzerine tutmak zorundayız.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9143" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c-300x225.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-c.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><em>Gazeteci-yazar Osman Çutsay</em></p>
<p><strong>“TÜRKİYE KENDİ İŞİNİ KENDİ GÖRMELİ”</strong></p>
<p>12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002&#8217;yi iki birbirini tamamlayan iki gerici darbe olduğunu, daha çok da Bonn-Berlin&#8217;den destek aldığını ileri sürüyorum. ABD dünya emperyalist sisteminin önündeydi, elbette bu girişimde parmağı vardı. Fakat gücü yetmiyordu. Batı Almanya, Türk gericiliğinin tarihinde açıkça ifade edilmeyen bir enerji deposu gibidir. Kitap biraz da bu enerjiyi çözümlemeye çalışıyoru. “Batı”dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılıklarına da bir son vermeyi, en azından bu yolda bir katkıda bulunmayı hedefliyor&#8230;</p>
<p>Açık olsun: Türkiye’nin damarları 1980 itibariyle ABD’den çok Almanya&#8217;dan besleniyordu. Bu, bugün daha fazladır. Böyle bir sahnede özgürlük ve eşitlik falan aramamalı kimse. Sermayeden özgürlük ve eşitlik gelmez. Alman sermaye sınıfı ve siyaset sınıfının kendi çıkarları var, onun peşinde koşarlar. Tek varlığı emek gücü olan milyonlarca yoksulun Türkiye&#8217;sini Alman sermayesi neden kurtarsın? “Batı” sermayesi ve demokrasisi kendi kârını maksimize etmek zorundadır. Türkiye gibi ülkelerin, aydınlarının ve eşitlikçilerinin kendi işlerini kendileri görmesi gerekir. Söylediğim, o. Batı Almanya’nın Türkiye’deki gölgesini analiz etmek zorundayız.</p>
<p><strong>HELMUT SCHMİDT HÜKÜMETİ’NİN KANATLARI</strong></p>
<p><strong>&#8211; Alman sosyal demokratlarının da Türkiye’deki askeri bir faşist darbeyi desteklediğini iddia etmek, abartılı bir yaklaşım olmuyor mu?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY </strong>&#8211; Maalesef durum böyle. SPD veya Yeşiller, Alman sivil toplum şampiyonları, her türden demokrat, bizim “Felaketin farkında mısınız? ” diye toplumu silkelemeye çalıştığımız ve başından beri karşı olduğumuz bir gerici iktidarı selamladılar. Gezi İsyanı’na kadar bu destek o kadar açıktı ki. Şimdi herkes “kandırıldık” bahanesine sarılıyor Avrupa’da da. Federal Almanya, 12 Eylül’ün dayandığı programı çok sevmişti. 1980’deki darbenin ekonomik altyapısının işlemesi ve siyasi çerçevesinin oluşturulması, Bonn’daki Helmut Schmidt hükümetinin koruyucu kanatları altında gerçekleşti. Kitap, bunun nedenlerini ve sonuçlarını irdelemeye çalışıyor.</p>
<p><strong>“AKP, GIDASINI ALMANYA’DAN ALDI”</strong></p>
<p><strong><em>&#8211; Alman sosyal demokratların askeri bir faşist darbeye omuz verdiğini iddia ediyorsunuz. Bu bir risk değil mi? Zaten zor koşullarda yaşıyorsunuz, işiniz, gazeteciliğiniz böylece daha da zora girmeyecek mi?</em></strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY</strong> – Girecek. Koşullarım daha da ağırlaşacak. Ama biz doğru bildiğini söylemek zorunda olan insanlar kuşağındanız. Araştırırız, sorarız, bulgularımızı ve sonuçlarını topluma aktarırız. Yeni kuşakların alternatifsiz bırakılmaması gerekir. Bulduklarımızı, bildiklerimizi test edilmesi için de genç kuşakların önüne koyacağız. Böyle bakınca, Alman sosyal demokrat elitlerinin Türkiye’deki faşist darbeye destek verdiğini, hatta Evren-Özal Türkiye&#8217;sinin kurgulanmasına doğrudan katkıda bulunduğunu da ilan etmek zorundayız.</p>
<p>Bonn&#8217;daki siyaset sınıfı bunu yapmaya mecburdu. Türkiye ve  Batı Almanya&#8217;nın, Soğuk Savaş yıllarındaki bu iki antikomünist cephe ülkesinin başka şansları da yoktu. Yapılanı “mazur” göstermiş olmuyorum, sahneyi tanımlamaya çalışıyorum. Türkiye’deki gericiliklere Alman katkısı hep büyük oldu. Milli Görüş ve İslamcı gruplar, cumhuriyeti adeta kazıyan şu İslamcı AKP iktidarı, maddi ve manevi olarak Federal Almanya’dan beslendiler. Almanya’daki Türkiye kökenli emekçiler arasında 12 Eylül rejimi İslamcılığı yaymak için çok çalıştı. Bu konudaki en iyi çalışmalarda Orhan Gökdemir imzası da vardır. Bonn, liberal hoşgörü etiketi altında İslamcı çizgilere hep destek verdi. İslamcı gericiliğe kapıları açtı. Bunu demokrasi sanıyorlardı ve sosyalizm tehlikesini bu sayede engelleyebileceklerinin farkındaydılar. Aydınlanmacı Türkiye, sadece Washington’u değil, Bonn’u da çok rahatsız ediyordu. Alman tekellerinin çıkarları  tehdit altındaydı. Türkiye&#8217;yi değil, aslında kendi çıkarlarını korumaya çalışıyorlardı. 12 Eylül hükümetlerine desteklerini, kamuoyu önünde demokrasi çağrılarını yineleyerek, işkence suçlamalarını ayyuka çıkararak verdiler.</p>
<p>Federal Almanya, Türkiye ekonomisinin sahibi konumundaydı. Bugün daha fazla böyledir. Bu ülke ciddi olsa, Türkiye&#8217;deki faşist bir askeri darbeyi yerle bir edecek silahlarını hemen kullanıma sokardı. Yapmadılar. Yapmazlar. Sermaye için önemli olan kâr düzeninin sürmesidir. Yönetimde kimlerin olduğu son tahlilde önemli değildir. Ama emekten ve aydınlanmadan yana insanların bu tür üçkağıtlara onay vermemeleri gerekir.</p>
<p><strong>&#8211; Türkiye’nin on yıllardır Almanya’nın bir tür “ekonomik protektoratı” olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu kadar mı vahimdi ilişkiler?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY</strong> &#8211; Evet, 1980’de böyleydi. Bugün durum çok daha vahim. Açık bilgileri derlemek bile bu tabloyu kurgulamaya yetiyor. Alman ekonomisi, 1960’lardan itibaren Türkiye’deki reel ekonominin ana sürükleyici unsurudur. Dış ticaret rakamlarına ve teknoloji alışverişine şöyle bir bir göz atmak bile yeterli. Bugün de belirleyici dış odak, büyüyen Almanya’dır. Aslında “Almanya Avrupası” da diyebiliriz. Bonn, 24 Ocak Kararlarını ve Turgut Özal’ı çok sevdi. Kitapta dönemin Alman Maliye Bakanı Hans Matthöfer’le, darbenin 20’nci yılında yaptığım uzunca bir söyleşinin dökümü de yer alıyor. Açıkça söylüyorlar her şeyi. Dönemin Bonn Büyekelçisi Vahit Halefoğlu da, Bonn’un askeri darbeyi istediğini ve desteklediğini söylemişti. Kitapta onunla da uzun bir söyleşi yer alıyor. Bonn Cumhuriyeti, işkence haberleri dışında, Türkiye’deki faşist rejime hiç itiraz etmedi. Edemezdi. Dolayısıyla, 12 Eylül’ün tamamlayıcı darbesi olan 3 Kasım 2002 sonrasındaki AKP iktidarları da Almanya’dan büyük destek alırken, bir tutarlılık yaşanıyordu. Ekonomik “hami”, siyaseten cüce kalamaz.</p>
<p><strong>“İLHAN SELÇUK’UN ÖNGÖRÜSÜ DOĞRU ÇIKTI”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Başka bir bakış mı öneriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY </strong>&#8211; 12 Eylül’ü, 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkıp Türkiye’deki cumhuriyetçi kazanımları adeta kazıyan AKP gericiliği tamamladı. Hâlâ kendi dinci rejimlerini yerleştirmeye çalışıyorlar, ama maya bir türlü tutmuyor. Türkiye’deki aydınlanmacı damar, nihai darbenin indirilmesini geciktiriyor. Bu kazıma eyleminde, ABD’den çok, bize yakınlığı ve reel ekonomideki ezici rolü nedeniyle Almanya birinci derecede rol aldı. İlhan Selçuk’un öngörüsü doğru çıktı. Artık felaketin içindeyiz ve bu felaketin ilk büyük ve etkili destekçileri Avrupalı veya Alman “demokratlar” idi. Kitap, bunu tartışmaya açıyor.</p>
<p><strong><em>&#8211; “12 Eylül &#8211; Bir Alman Pastası” adlı kitabınıza göre Avrupalı şimdi de pastayı yemeğe hazırlanıyor…</em></strong></p>
<p><strong><em>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</em></strong><strong><em> </em></strong>Evet, pasta hazır, ama halk için acı sonuçları olacak bunun. 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 darbelerinin birbirini tamamladığını, cumhuriyet rejimini resmen kazıdıklarını ileri sürüyorum. AKP kazıdığı cumhuriyet rejiminin yerine İslamcı bir rejim oturtmaya çalıştı, kendi rejimini bir türlü kabul ettiremiyor. Türkiye ve Türkler, bizdeki Kürtler çok farklıdır. AKP&#8217;nin başı korkunç bir krizle dertte şu sıralarda. Yani iki darbeyle, Bonn-Berlin ile el ele ensemizde pişirdikleri pastanın hayrını görmeleri çok zor. göremiyorlar. Avrupa&#8217;da faşizmin yakın akrabası bir “illiberal demokrasi” yayılıyor. Bence Türkiye solu AB tipi bir emperyalist oluşumdan nemalanma hayallerini kısa birn süre sonra tamamen bırakacak. Zaten çakma sol dışındakiler bırakalı çok oldu ve bunların etkisi yayılıyor. Çakma sol, liberal gerici sürü, liberal sol, adına her nederseniz deyin, yolunda yürüyebilir.</p>
<p><strong><em>Osman Çutsay hakkında</em></strong></p>
<p>1958 İstanbul doğumlu. İstanbul Fenerbahçe Lisesi&#8217;nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin İktisat ve Maliye Bölümünden mezun oldu. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi ile Frankfurt Üniversitesi&#8217;nde siyaset bilimi okudu. Yazıya Sosyalist İktidar ve Edebiyat Cephesi dergilerinde başladı. 1993&#8217;teki Entellektüel Şiddetin Eşiğinde kitabı sonrasında Gölge Oyunu Biterken, Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi, &#8216;Şerefsiz Osmanlı&#8217;ya Dönüş, Öfke adlı kitapları yazdı. Birçok dergi ve seçki yayımladı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. Uzun yıllar Avrupa&#8217;da haftalık çıkan Cumhuriyet Hafta gazetesini yönetti. Halen soL Yayın Grubu bünyesinde ve çeşitli yayın organlarında gazeteciliğini sürdürüyor, kitap yazıyor. Osman Çutsay 1990&#8217;dan bu yana Federal Almanya’nın Frankfurt kentinde çalışmalarına devam ediyor.</p>
<p><em>Bu söyleşi 17.09.2018 tarihinde ABC Gazetesi&#8217;nde yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/12-eylul-ankarada-pisirildi-eylemli-destegi-almanyadan-aldi/">&#8217;12 Eylül Ankara&#8217;da pişirildi, eylemli desteği Almanya&#8217;dan aldı&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alman pastasına Osman bombası</title>
		<link>https://yazilama.com/alman-pastasina-osman-bombasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Orhan Gökdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Sep 2018 09:02:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyasal Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9137</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osman’la tanışıklığımız 1980’li yılların sonuna rastlıyor. Ben “Toplumsal Kurtuluş” cephesindeydim, Osman ve arkadaşları “Edebiyat Dostları” adlı bir başka cephe açmışlardı. Dönemin etkili iki dergisidir. Dergi çıkarmıyorduk, savaşıyorduk. Çoğumuz genç adamlardık. Dövüştüğümüz, gerçekte 12 Eylül’dü, siyasal ve edebi etkinliği kırmaya çalışıyorduk. Cunta özellikle edebiyat cephesinde hiç ummadığı bir destek bulmuştu, yarattıkları tahribatta zehirli çiçekler boy veriyordu....</p>
<p><a href="https://yazilama.com/alman-pastasina-osman-bombasi/">Alman pastasına Osman bombası</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osman’la tanışıklığımız 1980’li yılların sonuna rastlıyor. Ben “Toplumsal Kurtuluş” cephesindeydim, Osman ve arkadaşları “Edebiyat Dostları” adlı bir başka cephe açmışlardı. Dönemin etkili iki dergisidir. Dergi çıkarmıyorduk, savaşıyorduk. Çoğumuz genç adamlardık.</p>
<p>Dövüştüğümüz, gerçekte 12 Eylül’dü, siyasal ve edebi etkinliği kırmaya çalışıyorduk. Cunta özellikle edebiyat cephesinde hiç ummadığı bir destek bulmuştu, yarattıkları tahribatta zehirli çiçekler boy veriyordu. Çok örneği var; Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Latife Tekin o tahribatın çiçekleridir. Bir kısmının etkinliğini kırdık, bir kısmı hala ayakta, zehir saçmaya devam ediyor. Bizim cepheden Yalçın Küçük, bu edebiyatı “küfür romanları” diye adlandırmıştı. Temel işlevi solu karalamak ve insanı aşağılamaktı. Şimdi saray teorisyeni olarak faaliyet gösteren Alev Alatlı da o taze çiçeklerdendi. Cüretliydi. Bu direnci Yalçın Küçük’ün kişiliğinde kırmaya bile yeltenmişti. Yaptığımızı pek seçkinci ve pek despot buluyordu. “Aydın Despotizmi”, bulduğu ad buydu.</p>
<p>Bakın bugünkü hallerine. AKP’nin ve cemaatin arkasında hizalanıp laikliğe ve cumhuriyete suikast düzenlemeye kalkıştılar. Başardılar da. Fakat karşı devrimin kahramanları olmaz, bilmedikleri budur. Şimdi kimi sürgünde, kimi içeride çile dolduruyor. Bir kısmı kayıp gitti, silindi. Bizi despotizmle eleştiren ise despotun arkasında etek taşımakla meşgul. Tahribat çoktan çürümeye dönüştü. Karşı devrimin lanetlileridir.</p>
<p>Biz ise cephede dilimiz döndüğünce ve kalemimiz yettiğince savaşmaya devam ediyoruz. Bizim de kayıplarımız, düşenlerimiz var. Ama her şeye rağmen savaş sürüyor işte. Bir insan olma ve insan kalma mücadelesidir.</p>
<p>***</p>
<p>Yalçın Hoca’dan başladık madem onunla devam edeyim. Yıllar önce bir TV programında kitaplarından birini kaldırıp ortalığa atmıştı. Attığının kitap değil bomba olduğunu iddia ediyordu. Şimdi gönül rahatlığı ile söyleyebilirim, bu çürümede yazdığınız kitap bomba değilse bir hiçtir. Zaman ayarlı bombalar üretiyoruz o nedenle, 12 Eylül’ün çürüttüklerinin üzerine atıyoruz. Böylece yayılmasını durdurmaya çalışıyoruz. Osman’ın Yazılama Yayınevi’nden çıkan “12 Eylül Bir Alman Pastası” kitabı o bombalardan biridir.</p>
<p>***</p>
<p>Şöyle başlıyor Osman;</p>
<p>“Kimse tersini iddia etmedi: Cumhuriyet kazanımlarının silinmesi ve ‘bildiğimiz Türkiye’nin tescilli gericiler tarafından ve kitle desteğiyle çökertilmesi, 12 Eylül 1980’deki askeri darbeyle başladı. Çeyrek yüzyıla yakın bir süre sonra AKP iktidarıyla da nihai aşamasına geldi. İlk darbe bayıltmıştı, son darbe öldürdü. Bildiğimiz Türkiye, çeyrek yüzyıl içinde imha edilebildi. Tamam. Tamam da, bu Ankara’da pişirilen senaryonun eylemli dış destekçisi, gerçekten sadece ABD ve onun ünlü istihbarat örgütü müydü? Washington, böyle büyük bir ülkeyi yeniden örgütleyip taşıyacak bir güce sahip miydi? Demokratik Avrupa, özellikle de Türk ekonomisinin kilit noktalarını 1960’lardan sonra artan bir hızla ve 1970’lerin sonunda iyice ele geçirdiği anlaşılan Bonn Cumhuriyeti işlevsiz miydi? ‘Sosyalist’ Mitterand’ın Fransa’sı hadi bir yana, Türkiye’de Paris’in pek öyle bir ağırlığı yoktu, peki ya sosyal demokrat hükümetiyle Federal Almanya? SPD yönetimindeki Federal Almanya, 1980 yılında, Kenan Evren ve arkadaşlarının iktidar gaspına gerçekten karşı çıktı mı? Eylemli ve sonuç kalıcı önlemler içeren herhangi bir ciddi tepkiye tanık olan var mı? İnsan hakları ve işkence nedeniyle ‘yöneltilen eleştirileri’ tepki falan sayamayız.”</p>
<p>Yani? Darbenin arkasında “demokratik dünya” vardır. O dünya bir yandan demokrasi ve insan hakları havariliği yapmakta, öte yandan solun tüketilmesi ve insanın silinmesi için darbecilere her türlü desteği esirgememektedir. Emperyalist-kapitalist dünyadan ne beklenebilir bundan başka? Osman’ın sözleriyle tamamlıyorum: “Türkiye’nin belini kırıp insanını süpürerek, ülkenin ilerici, sosyalist bir dünyaya kapılarını daha rahat açabileceği cumhuriyet kazanımlarını tamamen kazıyacak olan AKP’nin ‘islamofaşist’ eline bırakan 12 Eylül, daha doğru bir ifadeyle, ‘24 Ocak Kararları darbesi’, Bonn sayesinde başarıya ulaştı.”</p>
<p>Osman’ın bombası Alman muktedirleri karşısında “dalkavuk” pozisyonu alanların üzerine atılmıştır aynı zamanda. Cumhuriyet gazetesi vesilesiyle çıkan kavgaya bir de böyle bakın. Eski yayın yönetmeninin Bonn sürgününü, onun geride bıraktıklarının Ahmet Altan’ın yazılarını gazetede basmak için koşuşturmasını, AP Raportörü Kati Piri’nin Cumhuriyet açıklamasını, hatta Merkel’in başı her sıkıştığında Tayyip Erdoğan’a yardıma koşmasını bir de böyle okuyun. Çöplüğü koruma, çürümeyi sürdürme savaşıdır.</p>
<p>Ama çok şükür bizim de bombalarımız var. Atıyoruz ve her hamlelerini dağıtıyoruz.</p>
<p>Diyor ki Osman, 12 Eylül bir Alman pastasıdır. Türkiye’deki işbirlikçilerine altın tabak içinde yemeleri için uzatmışlardır. İki gün önce yıldönümüydü, hemen herkes lanetledi. Ama yeterli değil, mücadele etmeye niyetliysek eğer anmak yetmez anlamak da gerekir…</p>
<p>Hadi öyleyse, Osman bombayı ortalığa bıraktı, pimi sizin elinizde!</p>
<p>
<em>Bu yazı 15.09.2018 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/alman-pastasina-osman-bombasi/">Alman pastasına Osman bombası</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu</title>
		<link>https://yazilama.com/almanya-turk-gericiliginin-hep-arkasinda-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay - Toplumsal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Sep 2018 08:55:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9129</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine konuştuk. TOPLUMSAL-STUTTGART Türkiye tarihinin tüm temel yönelimlerini kırıp değiştiren ve ülkeyi gericiliğe, aydınlanma ve sol düşmanlığına mahkûm eden 12 Eylül, 38’inci yılını geride bıraktı. AKP rejiminin önünü açan ve cumhuriyetin kazınmasını sağlayan bu faşist darbenin arkasında sadece ABD ve CIA mi vardı? Osman Çutsay,...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/almanya-turk-gericiliginin-hep-arkasinda-oldu/">Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Osman Çutsay ile son kitabı “12 Eylül – Bir Alman Pastası” üzerine konuştuk.<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/kenan-evren.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9131" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/kenan-evren-300x191.jpg" alt="" width="300" height="191" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/kenan-evren-300x191.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/kenan-evren.jpg 550w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a><br />
</strong></p>
<p><strong>TOPLUMSAL-STUTTGART</strong></p>
<p>Türkiye tarihinin tüm temel yönelimlerini kırıp değiştiren ve ülkeyi gericiliğe, aydınlanma ve sol düşmanlığına mahkûm eden 12 Eylül, 38’inci yılını geride bıraktı. AKP rejiminin önünü açan ve cumhuriyetin kazınmasını sağlayan bu faşist darbenin arkasında sadece ABD ve CIA mi vardı? <strong class="klink">Osman Çutsay</strong>, önceki hafta yayımlanan yeni kitabı <strong>“12 Eylül &#8211; <strong class="klink">Bir Alman Pastası</strong>”</strong> ile bu sorunun yanıtını aradı ve <strong>“Bonn Cumhuriyeti”</strong>nin, sosyal demokrat iktidarıyla bu felaketin hazırlayıcı ve koruyucuları arasında yer aldığını ileri sürdü.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bir-alman-pastasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8484" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bir-alman-pastasi-185x300.jpg" alt="" width="185" height="300" /></a></p>
<p>Türkiye’nin son 40 yılda Federal Almanya’nın tam bir <strong>“ekonomik protektoratı”</strong> halini aldığını iddia eden Çutsay, bütün geleneksel-alışılmış açıklamalara itirazlar içeren kitabı ve <strong>“cüretkâr”</strong> bulgularıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-soylesi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9133" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-soylesi-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-soylesi-300x300.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-soylesi-150x150.jpg 150w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-soylesi.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><em><strong>Osman Çutsay:</strong> </em><strong>“Biz yenilgiyi kabullenenlerden değiliz”</strong></p>
<p><strong>&#8211; “12 Eylül &#8211; Bir Alman Pastası” adlı son kitabınızla, 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 50 kişinin idam edildiği ve cezaevlerinde 299 kişinin kişinin yaşamını yitirdiği, toplumsal travması hâlâ tüm acısıyla devam eden dönemin rövanşını, bunca yıl sonra neden Almanya üzerinden almayı tercih ettiniz?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211; </strong>Çok kayıplarımız oldu. Biz o kayıpları ve acıları unutmayız, kitabı aynı dönemde SBF’de öğrenci olduğumuz, 20’lerine yeni girmiş insanlarımıza, aramızdan koparılan kardeşlerimize ithaf ettim:Hakan Yurdakuler’e, Ali Fuat Okan’a, Hakan Şenyuva’ya, Şevki Kobal’a, İsmail Gökhan Edge’ye, Bahri Gürpınar’a ve Adil Olcay’a &#8230; Unutmadım çünkü onları. Biz yenilgiyi kabullenenlerden değiliz, bu özgürlük ve eşitlik mücadelesinde düşen kardeşlerimizi de tarihin karanlığına gömülmesine izin vermeyiz. Rövanşı almış değiliz, ama ışığı da bu gerici dalganın gerçek sahipleri üzerine tutma görevini yerine getirdik.</p>
<p><strong>&#8220;Bu kitap ‘Batı’dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set çekmeyi hedefliyor&#8230;&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8211; Bu “gerici” ışığın kaynağında ABD’den çok Almanya’da mı aranmalı?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Evet, ABD var tabii, çünkü o zaman da dünya emperyalist sisteminin önündeydi, fakat bizim özelimizde Batı Almanya, Türk gericiliğinin tarihinde saklı tutulmuş bir enerji deposu sanki. Kitap bu enerjiyi çözümlemeyi amaçlıyor. Bir de “Batı”dan demokrasi, özgürlük beklemenin dayanılmaz bayağılığına karşı bir set çekmeyi hedefliyor&#8230;</p>
<p>Aslında şunu demek istiyorum: Türkiye’nin damarlarında ve sinir uçlarında 1980 itibariyle ABD’den çok Almanya vardı, bugün daha fazla var. Burada özgürlük ve eşitlik falan aramasın kimse. Sermayeden,yüzde 99 gibi emeğini satarak yaşayan halkın ezici çoğunluğu için özgürlük ve eşitlik beklenmemeli. Olmaz. Alman sermaye sınıfı ve siyaset sınıfının kendi çıkarları var, onun peşinde koşarlar. Tek varlığı emek gücü olan milyonlarca yoksul Türk ve Kürt’ü kurtaracak senaryolar kurgulamaz “Batı” sermayesi ve demokrasisi. O kendi kârını maksimize etmeye mecburdur. Türkiye gibi ülkelerin, aydınlarının ve eşitlik arayan emekçi sınıfların kendi işlerini kendileri görmesi gerekir. Söylediğim, o. Batı Almanya’nın Türkiye’deki gölgesini analiz etmek zorundayız.</p>
<p><strong>“Bonn darbenin somut ve eylemli olarak içindeydi”</strong></p>
<p><strong>&#8211; ABD/CIA merkezli bir darbe olarak bilinen 12 Eylül’ün Almanya bağlantılarını da gözler önüne seriyor kitabınız. Bu kitap, Türk-Alman ilişkilerine bakışı ne derece ve nasıl etkileyecektir?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211; </strong>Işığı bambaşka bir alana tutuyorum. Etkisiz kalması zor. Ama ben hiçbir şeyi ilk kez bulmuş değilim, daha önce atılmış adımlar kitapta da zikrediliyor. Sadece bulguları ve ipuçlarını derinleştiriyorum, onları mantıki uçlarına doğru çekiyorum. Süper güç ABD, özellikle askeri ağırlığıyla elbette <strong class="klink">12 Eylül darbesi</strong>nin içindeydi. Ama Bonn Cumhuriyeti daha somut ve eylemli olarak içindeydi. Çünkü ekonomideki ağırlığı büyüktü ve onu dengeleyecek baka bir dış merkez bulunmuyordu. ABD dünya sistemi içinde artık bir gerileme sürecindeydi, bugünkü halini görüyorsunuz&#8230;</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bonn.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9134" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bonn-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bonn-300x180.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bonn.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><strong>“SPD iktidarlarından Türkiye’nin aydınlanmacı yoluna katkıda bulunmasını beklemek çocukluk bile değil”</strong></p>
<p>Ancak buradan “dış düşmanların bize yönelik komplolarına”falan geçiş yapılmamalıdır. Böyle kolaycılıklara prim veremeyiz. Tarihin ve ekonominin, toplumsal alışverişin kendi yasaları oluyor. Onlara bakalım. 12 Eylül’ü Türk-Alman ilişkileri çerçevesinde incelemek ve irdelemek ortaya yeni bir tablo çıkarabilir. Kitap da zaten onu amaçlıyor. Willy Brandt ve Helmut Schmidt’lerdenr, SPD iktidarlarından falan Türkiye’nin aydınlanmacı yoluna ve emekçi sınıfların kurtuluşuna katkı beklemek çocukluk bile değil.</p>
<p><strong>“Türkiye solu bu şaşkınlıktan kurtulmalı”</strong></p>
<p>Başka bir şey. Bu şaşkınlıktan kurtulmalı Türkiye solu. Şu veya bu dış sermaye grubundan, zengin kapitalist demokrasilerden kurtuluş beklemek, saflığı çok aşan bir “kir”e karşılık geliyor bence.</p>
<p>Türk-Alman ilişkileri, 70’lerin sonunda Türkiye’nin Batı Almanya’nın uhdesine girmesiyle, onun himayesine bırakılmasıyla yeni bir aşamaya geçiş yapmıştı. ABD dünya sistemi içinde geriliyor, Avrupa’da ise Türkiye’nin sorumluluğunu Bonn Cumhuriyeti’ne bırakıyordu. Vahit Halefoğlu kitaptaki söyleşide bunu doğrulamıştı zaten.</p>
<p><strong>“Ekonomik devin siyasi cüce kalabileceğine kimseinanmaz”</strong></p>
<p>Sosyal demokrasinin damgasını taşıyan Federal Almanya, ekonomik bir devdi ve ekonomik devin siyasi bir cüce kalabileceğine kimse inanmaz. Ben bu siyaset kanallarının yeniden gözden geçirilmesini önerdim. Orada da karşımıza pek demokrat bir emperyalist ülkenin demokrasisi ve coğrafyamız üzerindeki hesaplarıyla karşılaştım. Okurla birlikte bu tabloyu çözümlemeye çalışıyoruz şimdilerde.</p>
<p><strong>&#8211; 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam 38 yıl geçtikten sonra Alman solcuları ve sosyal demokratlarını ağır şekilde itham eden bir kitapla okurların karşısına çıkıyorsunuz. Alman sosyal demokratların ya da Alman solunun Türkiye’deki askeri bir faşist darbeye göz yumduğunu ya da desteklediğini yazmak Almanya’da yaşayan bir gazeteci olarak birçok şeyi de göze almayı gerektiriyor…</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Belki. Ama biz doğru bildiğimizi anlatmak, araştırmalarımızı, sorularımızı ve bulduğumuz yanıtları topluma açmak, bunları yeni kuşakların değerlendirmesine sunmak zorundayız. Alman sosyal demokratlarının, elbette yönetim düzeyindekilerin, Türkiye’deki faşist darbeye bırakın göz yummayı, darbeyle yeniden kurgulanan ülkenin oluşumuna ve ilişkilerine doğrudan katkıda bulunduğunu söylemek zorundayız. Dönemin Alman başkenti Bonn ve içindeki siyaset sınıfı bunu yapmak zorundaydı. Türkiye ve Batı Almanya, Soğuk Savaş yıllarında iki antikomünist cephe ülkesiydi, başka türlü davranamazlardı.</p>
<p><strong>“Türkiye’deki gericiğe Alman katkısı büyük oldu”</strong></p>
<p>“Mazur” göstermek istemem, ama Türkiye’deki gericiliklere Alman katkısı büyük oldu. Milli Görüş ve İslamcı gruplar, 17 yılda cumhuriyeti yerle bir eden İslamcı AKP iktidarı, maddi ve manevi gıdalarını Federal Almanya’da rahat rahat aldılar. Almanya’daki Türkiye kökenli emekçiler arasında 12 Eylül rejimi İslamcı katkılarda bulunduğuna dair kitaplar çıktı. Bunların en iyilerini Orhan Gökdemir yazdı. Bonn, İslamcı çizgilere hep destek verdi. İslamcı gericiliğe kapıları açık tuttu. Aydınlanmacı Türkiye, sadece Washington’u değil, Bonn’u da çok rahatsız ediyordu. Alman tekellerinin çıkarları tehlikedeydi. Türkiye üzerinden kendi çıkarlarını korumaya çalıştılar. 12 Eylül hükümetlerine hiçbir engel çıkarmadılar, tabii kamuoyu önünde demokrasi çağrılarını yinelemeyi ve işkence suçlamalarını sürdürdüler, ama gerçek işleyiş destek içerikliydi. Türkiye ekonomisinin sahibi konumundaki bir ülkenin, ciddi olsa, faşist bir darbeyi geri çevirecek silahları elbette vardır. Sermaye dediğimiz şey ve onun siyasi temsilcileri, olaylara başka türlü bakar: Kâr düzeni sürmelidir, başta kim olursa olsun&#8230; Ama emekten ve aydınlanmadan yana insanların buna onay vermeleri mümkün değil. Kaos burada kopuyor zaten.</p>
<p><strong>“İki başkent gayet iyi anlaşıyor”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Tam da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya ziyareti öncesi kitapta yer alan iddialarınız, bugün sert rüzgârların estiği Ankara-Berlin hattındaki mayınlardan biri olarak algılanabilir mi?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Ankara ile Berlin arasındaki rüzgârlar sanıldığı ve gösterildiği kadar sert değil. Türkiye’deki gericilikle Almanya’daki sağcılar ve “demokratlar” hep el ele oldu, kapalı kapılar ardında tabii. Önceki hafta Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas Türkiye’deydi. Erdoğan, eylül ayı sonunda Federal Almanya Devlet Başkanı Steinmeier’e iki günlük resmi bir ziyaret gerçekleştirecek. Rüzgârlar sert, ama derinlerde her şey iç içe ve çok yumuşak. İki başkent gayet iyi anlaşıyor. Resmi yetkililerin zaman zaman yaptıkları taktik açıklamaları temel almayalım. Derinlere bakalım. Orada Türk ve Alman hükümetlerinin 12 Eylül’den beri fazlasıyla iç içe olduklarını görürüz. Saklanamaz ki: Türkiye’deki İslamcı rejimin temelleri neredeyse Almanya’da atıldı. Bu toplumu dincileştirmek için Ankara ile Bonn ve sonra Berlin el ele çalıştı. Bunları söylemek zorundayız.</p>
<p><strong>“Alman sosyal demokratları tıpkı CHP’deki “süt dökmüş” cengaverler gibi”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Kitabınızda “12 Eylül darbesinin ekonomik altyapısının işlemesi ve siyasi çerçevesinin oluşturulması, Bonn’daki Helmut Schmidt hükümetinin koruyucu kanatları altında gerçekleşti” diyorsunuz. Bu durumda Berlin’in de Fetö darbe girişiminden memnuniyet duyması gerekmiyor mu? Özellikle de Alman sosyal demokratların?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Özellikle Mısır’daki Mursi ve sonra da Sisi iktidarlarına bakarak, şunu söylemek zorundayız:. Berlin, uluslararası ilişkilerinde ve Türkiye ile bağlantılarında son derece gerçekçi bir tavır içinde. Dolayısıyla darbelere karşı olunduğu yolundaki iddiaların kendi başına bir önemi yok. Önemli olan, Alman sermaye gruplarının çeşitli coğrafyalardaki kârlılıkları. Alman sosyal demokratları bağırır çağırır, tıpkı CHP kongrelerinde kükreyen ve antiemperyalizmi-solculuğu kimselere bırakmayan, sonra da süt dökmüş birer kedi olarak kendine bir yer kapan “cengâverler” gibi&#8230; Türkiye’deki yeni bir askeri darbe olsa, açık sol bir yönelim taşımadığı sürece, Berlin’in kösteğini hissetmeyecektir.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/turgut-ozal.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9135" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/turgut-ozal-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/turgut-ozal-229x300.jpg 229w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/turgut-ozal.jpg 279w" sizes="auto, (max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></p>
<p><strong>“Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Hem darbe olmasını isteyeceksin hem de demokrasi diye haykırıp, insan hakları dersleri vereceksin. Ticari ilişkiler ve silah anlaşmaları zaten iplerin kopmasına izin vermez. 16 yıllık AKP Hükümeti ile son dönemde iplerin kopma noktasına gelen Almanya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı askeri törenle kırmızı halıda selamlamaya hazırlanıyor. 12 Eylül darbesinde parmağı olan Almanya sizin kitabınıza göre aslında bugünlere hazırlık yapıyordu, öyle mi? Bir başka deyişle: 12 Eylül bir Alman pastası olarak yapılmaya başlandı ancak pastanın hazırlanması 2018’de mi bitti? Ya da pasta hazır mı?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Pasta hazır. Daha doğrusu pastalar hazır. 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 darbeleri birbirini tamamladı. Cumhuriyet rejimini resmen kazıdılar ve yerine İslamcı bir rejim oturtmaya çalıştılar. Kazıma oldu da, bu ikincisi bir türlü gerçekleşmiyor, yani kendi rejimlerini oturtamıyorlar. Şimdi de korkunç bir krizle başları dertte. Yani pastanın hayrını göremiyorlar. Zor bir durum.</p>
<p><strong>“12 Eylül ile 3 Kasım arasında devamlılık ilişkisi var”</strong></p>
<p>Şunu açıkça söylüyoruz: 3 Kasım 2002’de Türkiye’yi dinci bir rejime yöneltecek “sandıklı darbe” son aşamasına girdi. 3 Kasım da darbeydi ve yine sosyal demokratların -bu kez Yeşiller eşliğinde- iktidar olduğu Federal Almanya bu gelişmeden gayet memnundu. Demek ki 12 Eylül ile 3 Kasım 2002’deki AKP “seçim zaferi” arasında bir devamlılık ilişkisi var. Almanya 12 Elyül’ü bayağı sevdi, bunu görmemizgerek. Bunu generalleri överek, göklere çıkararak değil “eleştirel yaklaşarak” yaptı. Ama yaptı. Yapmasaydı, Türkiye 3-4 ay içinde başka bir yörüngeye girerdi. Bunu gören Almanya yönetimi darbenin yerleşmesi için ekonomik destek verdi. Yani generallerin Türkiye’si, ne isterse Bonn’dan bir biçimde aldı.</p>
<p><strong>“Türk ve Alman gazetecilerden ve siyasetçilerden bundan sonra da itiraz gelmez”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Kitabınızda dönemin Federal Maliye Bakanı SPD’li Hans Matthöfer’le ve Almanya eski Başbakanı Helmut Schmidt ile ilgili önemli iddialar yer alıyor. Veriler aslında çok ortada, gizli bir şey yok diyorsunuz. Peki 38 yıllık süreçte ne Türk ne de Alman gazeteciler ya da siyasetçiler tarafından konunun yeterince ele alınmamasını ve irdelenmemesini her iki ülkenin medyası ve siyasetçileri adına nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Türk ve Alman yerleşik siyasetçileriyle medya güllerinin birbirinden pek farkı olmadığını görüyoruz. Bu da normal: “Müesses nizam”ın içinden sorunlara gerçekten çözüm arayan siyasetçiler veya gazeteciler çıkmaz. 12 Eylül’ün açık bir Alman desteğiyle bugünlere geldiğini, ülkenin bitme noktasına vardığını iddia ediyorum. Ben, Alman ve Türk yerleşik gazetecilerinden veya siyasetçilerinden ciddiye alınabilecek, temellendirilmiş, kökünden farklı bir itiraz geldiğini hiç görmedim, duymadım, bundan sonra da böyle bir şey olabileceğine inanmam.</p>
<p><strong>“O fasıl kapanalı çok oldu”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkesi olan Almanya, sizin kitabınıza göre Türkiye’yi 38 yıllık süreçte istediği kıvama getirdikten sonra müzakereleri de dondurdu demek. Türkiye-AB ilişkilerinde fasılların yeniden açılması için sizce daha ne olması gerekiyor?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211; </strong>Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün değil. Parçaları için,yani küçültülürse belki başka şeyler düşünülebiler. Ama AB’nin ne olacağı belli değil ki. Paramparça. Faşizmin yakın akrabası bir “illiberal demokrasi” hızla yayılıyor. Türkiye 82 milyonla bu yapıyı altüst eder. O fasıl kapanalı çok oldu. Adamlar söylüyor zaten: “En fazla imtiyazlı ortaklık falan veririz” diyorlar. Türkiye solu AB tipi bir emperyalist oluşumdan nemalanma hayallerini bıraksın. Zaten çakma sol dışındakiler bırakalı çok oldu. Çakma sol devam edebilir.</p>
<p><strong>“Burada da büyük sürtüşmelerin eli kulağında”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Kitabınızda yer alan Alman soluna yönelik iddiaların ardından bir de ülkede tırmanan ırkçılık ve artan ırkçı şiddet olaylarını Almanya’da çalışmalarını sürdüren bir gazeteci olarak nasıl okuyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY </strong>&#8211; Burada da büyük sürtüşmelerin, çatışmaların eli kulağında. Küreselleşme, şyoksulların kendi küçük dünyalarında çile çekmeye devam edemeyeceklerini gösterdi. Yoksulluk ve umutsuzluk milyonlarca göçmen-sığınmacı halinde metropolleri de vuruyor. Metropollerde demokrasi falan olmaz artık. Dünya yeni bir faşizme giriyşor. Zaten dijital baskı önlemleri ortada. George Orwell, aşağılık bir sol düymanıydı, istihbaratçıydı da, ama “1984”romanı gerçekten çok etkili oldu. Benim ilk çevirilerimden biri Orwell’ın bu kitabının aslında Batı demokrasilerini anlattığını ileri süren Erich Fromm’un bir makalesiydi. Fromm, bu kitabın Batı dünyasını anlattığı kuşkusunu taşıyordu. Bugün 1989 sonrasında, yani sosyalizmden arta kalan dünyada, 1984 ilişkileri ana gerçeğimizi oluşturuyor. Özellikle Batı demokrasilerinde. Herbert Marcuse ve kafadarlarının “baskıcı hoşgörü” saptamaları doğruydu&#8230;</p>
<p><strong>“Yeni bir sevgi ilişkisi kurmak zorundayız”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Ülkedeki 3milyonu aşkın Türkiye kökenli insanımızın sosyal demokratlardan da medet umması bu kitaptan sonra biraz gülünçkaçmayacak mı?</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211;</strong> Belki. Ama düşünmek zorundayız. Kendi kafamızla, kendi enerjimizle yeni bir kardeşlik, yeni bir sevgi ilişkisi kurmak zorundayız. Kimsenin efendiliğini kabullenmeden, kimseye de efendilik taslamadan. Sermaye ideolojilerinden bağımsızlaşmayı arayarak. Sermaye sınıfından ve sermaye siyasetlerinden aydınca ve emekçiden yana bir özgürlük gelmeyeceğini bilerek,bütün tabloları yeniden kurgulamamızgerekiyor. Bunu söylemek kolay, uygulamak zordur.</p>
<p><strong>“Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!”</strong></p>
<p><strong>&#8211; Sohbetleri karamsar bir tablo ile bitirmekten yana değilim. ABD / CIA denkleminin yanına koca harflerle x bilinmeyenin yerine Almanya yazdınız ve 12 Eylül 1980 tarihinin 2018’e giden yolun başı olduğunu söylediniz. O zaman kurtuluş ve bağımsızlık reçetesi de isteyelim.</strong></p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY &#8211; </strong>Çok uzun yıllardır “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diye yazıyorum. “Sol Türkiye”den ne mi anlıyorum? Sosyalist ve bütünlügünü koruyabilmiş, dış dünya ile ilişkilerini kendi emekçileri ve aydınları için yeniden kurgulayan bir Türkiye’den yana olduğumu gizlemiyorum. Türkiye’nin, Rusya’nın ve Almanya’nın devrimci aydınları hiç öyle hesaba gelmiyor. Bir akrabalıkları var. Dikkat: Bu üç grup da geçen yüzyılda tüm dünyanın karşı çıktığı büyük siyasi kurgular gerçekleştirdi. Sol cumhuriyetler kurdular. Bu kapının kapandığına beni kimse inandıramaz. Dedim ya, biz yenilgiyi kabullenmeyen bir insan tipini temsil ediyoruz. Öldürülebiliriz, karanlığa mahkûm edilebiliriz, ama ilk fırsatta yeniden başımızı kaldırırız ve bir yol buluruz. Yol bulamazsak, bir yol kurarız. Bu, Kartaca’dan beri böyle. Bizim türümüze yenilmek yok&#8230;</p>
<p><strong>“ABD de Almanya da bir dağılmadan rahatsız olacak değildir”</strong></p>
<p>Ama kolay çözümlerden ve açıklamalardan da gına geldi. Onlara uzak durmak zorundayız. Burada karamsarlık yok. Türkiye ya sol-sosyalist bir yönetimle coğrafyasını, halkını hakkaniyetli, sosyalist bir rejimde bir arada tutar ya da dağılır gider. Yugoslavya, Libya, Suriye, Kafkaslar, Doğu Avrupa, Ukrayna vs. hep birer örnek.. Oraya gidiyoruz zaten. Avrupa Almanyası da ABD de, bir dağılmadan rahatsız olacak değildir. Tersine, parçalanmaların yeni müşteriler yaratacağını bilirler ve desteklerler. Sermayenin yasası veya kılıcı böyle acımasızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Bu söyleşi 15.09.2018 tarihinde toplumsal.com.tr de yayımlanmıştır. </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/almanya-turk-gericiliginin-hep-arkasinda-oldu/">Almanya Türk gericiliğinin hep arkasında oldu</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Türkiye, Batı&#8217;dan demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopmalı&#8217;</title>
		<link>https://yazilama.com/turkiye-batidan-demokrasi-gelecegini-uman-ayrimlar-hayalinden-kopmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay - Ceyda Karan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Sep 2018 08:33:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=9124</guid>

					<description><![CDATA[<p>12 Eylül darbesiyle ilgili Almanya&#8217;nın özellikle de sosyal demokratların rolünü sorgulayan yeni kitabı yayınlanan Osman Çutsay, neoliberal sisteme entegrasyon sürecinde siyasal İslam&#8217;ın önünün açılmasında Batı&#8217;nın tutumuna dikkat çekti. Çutsay, Türkiye&#8217;nin Batı&#8217;dan kendisine demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopması gerektiğini söyledi. Türkiye&#8217;de Türk tipi başkanlık sistemiyle birlikte dış politika ve ekonomideki güçlüklere paralel olarak dikkatler yeniden...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/turkiye-batidan-demokrasi-gelecegini-uman-ayrimlar-hayalinden-kopmali/">&#8216;Türkiye, Batı&#8217;dan demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopmalı&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>12 Eylül darbesiyle ilgili Almanya&#8217;nın özellikle de sosyal demokratların rolünü sorgulayan yeni kitabı yayınlanan Osman Çutsay, neoliberal sisteme entegrasyon sürecinde siyasal İslam&#8217;ın önünün açılmasında Batı&#8217;nın tutumuna dikkat çekti. Çutsay, Türkiye&#8217;nin Batı&#8217;dan kendisine demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopması gerektiğini söyledi.</strong></p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bir-alman-pastasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8484" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bir-alman-pastasi-185x300.jpg" alt="" width="185" height="300" /></a></p>
<p>Türkiye&#8217;de Türk tipi başkanlık sistemiyle birlikte dış politika ve ekonomideki güçlüklere paralel olarak dikkatler yeniden AB&#8217;ye ve birliğin patronu Almanya&#8217;ya çevrilirken, Ankara-Berlin ilişkilerine dair yeni tartışmalar gündemde. Cumhurbaşkanı Erdoğan&#8217;ın ay sonundaki Almanya ziyareti eşliğinde ufukta yeni bir ‘yumuşama&#8217; evresi görünürken, 12 Eylül darbesinin 38&#8217;inci yıldönümünde yayınlanan bir kitap, Türkiye-Almanya ilişkilerine farklı bir bakış açısı getirdi. Almanya&#8217;nın darbedeki rolünü ve Türkiye&#8217;yi bugünlere taşıyan olguları sorgulayan kitabı, güncel gelişmelerin ışığında, Almanya&#8217;da yaşayan yazarı, gazeteci yazar Osman Çutsay ile konuştuk.</p>
<p><strong>‘TÜRKİYE, ALMANYA&#8217;NIN EKONOMİK PROTEKTORATIDIR&#8217;</strong></p>
<p>Osman Çutsay&#8217;a göre, Türkiye 20&#8217;inci yüzyıl ortalarından bu yana ‘Almanya&#8217;nın protektoratı&#8217; (belli düzeyde özerkliği bulunan bağımlı bölge) konumunda. Bu bağlamda Türkiye&#8217;deki gelişmelerin 1960&#8217;lardan itibaren Berlin&#8217;den ‘bağımsız olmadığını&#8217; vurgulayan Çutsay, Alman yönetiminin özellikle Türkiye&#8217;deki siyasal İslamcılıkla derin ilişkilerine dikkat çekti:</p>
<p>&#8220;(Kitapta) Türkiye&#8217;nin 1960&#8217;la yani üretimin gerçek değerini araştıranların başka bir tablo ile karşılaşacağını anlatmaya çalışıyorum. Türkiye, Almanya&#8217;nın ekonomik protektoratıdır ve bu altmışlardan beri böyle. Almanya aslında bu konuda Yalçın Küçük Hoca çok eski yıllarda bir CIA belgesini, George Harrison&#8217;ın bir kitabını Türkiye üzerine bir teze konu etmişti ve orada bu CIA uzmanı öldü. Şunu söylemişti; ‘Yetmişlerin sonunda Türkiye, Almanya&#8217;nın hamiliğinde kalacak&#8217;. Bu yeni bir şey değil. Dikkat çekmek istediğim nokta Almanya&#8217;nın Türkiye&#8217;deki bütün gerici gelişmelerde şu ya da bu şekilde bir parmağının olduğu. Bunu da kötü niyetle açıklamıyoruz. Türkiye&#8217;de bugün İslamcı bir iktidar var. Bu iktidarın gerek ekonomik gerekse entelektüel donanımını Almanya&#8217;da aldığını biliyoruz. Milli Görüş Hareketi&#8217;nin, kara seslerin Almanya&#8217;da yerleştiğini Almanya&#8217;da tuhaf bir İslamcılığa hoşgörü olduğunu biliyoruz. Benim söylemek istediğim ve araştırdığım şey bunların ötesinde. Türkiye&#8217;nin sinir uçlarında ve ana beslenme kaynaklarında, ana damarlarında Almanya var. Ama problem şu. Türkiye&#8217;de ve Türkçe konuşulan dünyada en iyi ve en yaygın konuşulan batı dili Almanca&#8217;dır. Ama bunun politikada ve özellikle medyada bunun karşılığını bulamayız. İnsanlar Almanya&#8217;yı bilmezler.&#8221;</p>
<p><strong>ALMANYA, TÜRKİYE EKONOMİSİNDE ÇOK GÜÇLÜ&#8217;</strong></p>
<p>Bu süre zarfında Almanya&#8217;nın Türkiye ekonomisinde sahip olduğu önemli yere atıf yapan Çutsay, 1989&#8217;da Avrupa&#8217;da değişen siyasi dengeleri etkileyen iki ana güce dikkat çekti. Çutsay&#8217;a göre bu iki güç, Alman ekonomisi, Alman liberal demokratik entelektüel dünyası:</p>
<p>&#8220;Almanya, Türkiye reel ekonomisinde yani doğrudan yatırımlarda çok güçlü. Türkiye teknolojik olarak ve doğrudan yatırımlar açısından Almanya&#8217;ya birinci dereceden bağlı. Bunun tabloları kısmen kitapta da yer alıyor. Bu yeni bir şey değil, başka bir noktaya geldik. Bu olay derinleşti. Rahmetli, Mehmet Ali Birand da söylerdi, ‘Almanya ekonomik dev, siyasi cüce&#8217;. Ekonomik dev, siyasi cüce olmaz. Bu geçici bir dengeye karşılık gelir. Ama bu bozulmaya hazır bir dengedir. Misketi tersine çevrilmiş bir çanağın üzerine koyarsanız o da bir dengedir ama her an bozulabilir. Bu bozuldu. 1989 yılında Avrupa&#8217;daki büyük alt üst oluşu gerçekleştiren iki ana güç var. Alman ekonomisi, Alman liberal demokratik entelektüel dünyası.&#8221;</p>
<p><strong>‘ALMANYA 12 EYLÜL&#8217;DE EKONOMİYİ SAHNEYE KOYSAYDI, TÜRKİYE TORNAVİDA BİLE ÜRETEMEZDİ&#8217;</strong></p>
<p>Çutsay&#8217;a göre, bu çerçevede Almanya&#8217;nın 1980 askeri darbesindeki rolü ve tutumu büyük önem taşıyor. &#8220;Bonn darbe haberini en son almadı. Almanya, 1980 darbesi sonrası ekonomik (tutumu) sahneye koysaydı, Türkiye tornavida bile üretemezdi&#8221; diyen Çutsay, Türkiye&#8217;deki solun da Almanya&#8217;daki sosyal demokrasiye ‘olumluluk&#8217; atfederek büyük hata yaptığı görüşünü dile getirdi:</p>
<p>&#8220;Kitapta dönemin daha sonra dışişleri bakanı olan Bonn Büyükelçisi Vahit Telefoğlu ve dönemin Alman Maliye Bakanı ile yaptığım iki büyük görüşme var. Onlar da söylüyorlardı ama ben başka bir şeye dikkat çekiyim. İki şeye inanmadım. Birincisi, Bonn, o zamanki Bonn Cumhuriyeti 1949-1989, darbe haberini en son almadı. Ama 1980 yılında 12 Eylül gününden bir iki gün sonra Helmut Schmidt&#8217;in yaptığı bazı açıklamalar var. Bunlar derin bir nefes aldılar. Daha sonra ‘Kapital&#8217; adlı derginin 1980 yılının Ekim ayında çıkan sayısına Helmut Schmidt&#8217;in o dönemki dönmeyen Hermes kredileri vardı. Ciddi bir sorundu 700-800 milyon marklık. Aslında onları ima ederek başka bir şeye dikkat çekiyordu. Türkiye artık dipsiz kuyu değil demişti. Bu çok acı bir şeydir. Söylemek istediğim şey bunlar kötü oldukları için böyle yapmadılar. Ama Türkiye&#8217;nin iktisadi ve siyasi gerçekleri ana enerji kaynaklarını, karargâhları başka yerlerde aramamızı gerektiriyor. Bu soru sorulmadı Türkiye&#8217;de. Tahsin Şahinkaya 11 Eylül&#8217;de döndü Amerika&#8217;dan. Ben şunu iddia ediyorum. Tahsin Şahinkaya o zaman malum çok etkiliydi ve çok da zengin bir generaldi. Şunu söyledi bence Washington&#8217;da; ‘Ya bak biz böyle bir şey yapacağız ama lütfen bu Bonn&#8217;dakilerin dizginlerini çekin. Bunlar bize bir şeylik yapmasınlar&#8217;. Çünkü Türkiye ekonomisinde şu çok açık: Eğer Bonn o dönemde ‘Kardeşim sizinle ekonomik ilişkilerimizi askıya alıyoruz. Bu ne biçim bir şeydir? Binlerce insanı içeri alacaksınız, siz faşist bir darbe yaptınız&#8217; diye ekonomiyi sahneye koysalardı ve harekete geçirselerdi Türkiye&#8217;de tornavida bile üretemezdiniz. Bugün bu durum çok daha açıktır. Neden Heiko Maas geldi geçen hafta? Neden Erdoğan birkaç hafta sonra Steinmeier ile görüşme yapacak? Özellikle Türkiye solunun gerçeklerle yüzleşmesi lazım. Şu ya da bu liberal görüşün, sosyal demokrat ya da yeşil olabilir ama bunların gerçekleri derinlerde akan ırmaklardan sorulur. Kitap zaten bunun üzerine kurulu. Federal Almanya, gerileyen Amerika ile yavaş yavaş bir tür boy ölçüşmeye başlıyor. Altmışlarda ve yetmişlerde Türkiye&#8217;de Ecevit iktidarı bir Willy Brandt rüzgarı üzerinden geldi. İnsanlar sosyal demokrasiyi özgürlük rüzgarı gibi gördüler. Türkiye&#8217;de de öyle değil.&#8221;</p>
<p><strong>‘12 EYLÜL, KEMAL DERVİŞ&#8217;İN GETİRDİĞİ BİR TÜR GÜNEY KORE EKONOMİK MODELİDİR&#8217;</strong></p>
<p>Çutsay, 1980 askeri darbesinin örtülü bir İslamcı darbe olduğunu pek çok uzmanın dile getirdiğini anımsatırken, neoliberal sisteme açılışla birlikte siyasal İslam&#8217;a da yol verildiğini söyledi. Çutsay, Türkiye&#8217;nin Kemal Derviş&#8217;in Türk ekonomisine tanıştırdığı Güney Kore modeli yüzünden de bugün bile sıkıntılar yaşamakta olduğuna atıf yaptı.</p>
<p>&#8220;1980 darbesinin örtülü bir İslamcı darbe olduğunu ben söylemiyorum. Bu işi öne çıkaran başka gerçekten büyük yazarlarımız var. Bunlardan biri de Yalçın Küçük&#8217;tür. Benim bu konuyla ilgilenen arkadaşlardan farklı söylemek istediğim şey şu: 24 Ocak kararları önemliydi. 24 Ocak kararları ve Turgut Özal, Bonn&#8217;da olağanüstü bir sevgiyle karşılandı. Ama 24 Ocak kararları 12 Eylül&#8217;ü çağıran bir bildiriydi. Bir adım daha atmak istedim. Kemal Derviş ile ilgili bir konu var. Bunu ben ortaya çıkarmadım, bir başka yurttaş iktisatçının daha adını anmak isterim; Nazif Ekzen ortaya çıkardı. Kemal Derviş, yetmişlerin sonunda iki tane dünya bankası bünyesinde broşür çıkardı. Özetle şunu öneriyordu: ‘Türkiye ucuz maliyetle yüksek ihracat yapsın.&#8217; Bir tür Güney Kore modeli. 12 Eylül odur zaten. Bugün de o. Şu anda yaşadığımız travma onun sonuçları. Yani bunun için İslam&#8217;a ihtiyaçları var. Türkçülük bir süre sonra geriye çekilmek zorundaydı. Çünkü Türkiye&#8217;nin etnik yapısı çok girift, Türkçülüğü fazla vurgularsanız yönetemez hale gelebilirsiniz. Onlar dikkatli bir şekilde önce Türkçü-İslamcı, Türko İslam ya da Türk-İslam faşizmini denediler: ama arka tarafta Helmut Schmidt vardı. Schmidt diyordu ki ‘Türkiye artık dipsiz kuyu değil&#8217;. Ve o dönemdeki iktisadi ilişkilere bakarsanız Almanya&#8217;nın bir sorun çıkarmadığını görürsünüz. Alman sosyal demokrat politikacı ve eski Maliye Bakanı Hans Matthöfer ile yaptığım görüşme de var. ‘Biz Turgut Özal&#8217;ı çok sevdik. Adam hiç Türk gibi değildi. Çok iyi İngilizce konuşuyor&#8217; diyor. Tuhaf bir şey. Bunların üzerine gitmek lazım. Burada Türkiye, Batı&#8217;dan kendisine demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopmalı. Batı&#8217;nın ya da Avrupa Birliği&#8217;nin ya da Almanya&#8217;nın kendi çıkarları var. Bunlara biz bilimsel bir kavram olarak emperyalist çıkarlar diyoruz. Emperyalist sermayenin emperyalist çıkarlarından söz edebilirsiniz. Sizin de çıkarlarınız olabilir. Ama buradan, dışarıdan entelektüel ya da dışarıdan özgürlük beklemek olmaz.&#8221;</p>
<p><strong>‘PARÇALARA AYIRIRSANIZ DAHA KOLAY YÖNETİRSİNİZ&#8217;</strong></p>
<p>Çutsay, Türkiye&#8217;nin bulunduğu sorunlu coğrafyayı vurgularken, böylesine bir yerin ‘büyük sermayenin&#8217; de istediği gibi parçalara ayrılarak daha kolay yönetilebileceğine dikkat çekti. AK Parti&#8217;nin iktidara seçimle gelen bir darbeyi temsil ettiğini söylerken, 3 Kası 2002 seçimlerini ‘12 Eylül&#8217;ü tamamlayan darbe&#8217; diye niteleyen Çutsay, o gün bugündür Türkiye&#8217;nin ‘bildiğimiz Türkiye olmaktan çıktığının&#8217; ve bunda da Batı demokrasilerinin birinci derecede rolü bulunduğunun altını çizdi:</p>
<p>&#8220;Türkiye bütün dikişleri attıracak kadar büyük ve sorunlu bir coğrafya. Bunun rötuşlanması gerekir. Bu nedenle Kürt sorununa özel bir ilgiyle ve heyecanla yaklaşıyorlar. Büyük sermayenin en büyük iştahı budur zaten. Parçalara ayırırsanız daha kolay yönetirsiniz. Onun için Türkiye&#8217;yi kim niye parçalamak istemesinler? Böyle bir şeyleri niye olmasınlar. Sermayenin kendi kuralları vardır. Sermaye kendi kurallarıyla gelirler. Yani 12 Eylül 1980&#8217;de Bonn Cumhuriyeti elbette Türkiye&#8217;de askeri faşist darbeyi destekleyecekti. Fakat bu Matthöfer&#8217;in kendi hikâyesi çok daha ilginçtir. Trajik bir hayat hikayesi vardır. Özellikle İspanya&#8217;daki Franco döneminde İspanyol anti-faşistlerine büyük yardımda bulundu. Pinochet&#8217;nin ‘Aşağılık bir çetedir&#8217; diyerek 1975 yılında Alman siyasetinde bütün koltuklar alt üst oldu. Çünkü çok uluslararası diplomaside bir karşılığı olmayan adeta bir küfürle söz ediyordu Şili&#8217;den. Güney Amerika ve Almanya&#8217;nın ilişkileri iyidir. Ama bu adam 24 Ocak kararlarını büyük bir ala-yi vala ile karşılardı. Hayatın acı gerçeklerinden söz ediyorum ve Batı demokrasisi diye muz niyetine ne isterseniz o niyete yiyebileceğiniz bir besin maddesinden söz etmiyoruz. Söylemek istediğim şey şu: örtülü İslamcılık ve 12 Eylül&#8217;den söz ettim. 12 Eylül&#8217;ü tamamlayan darbe, 3 Kasım 2002&#8217;deki seçimle gelen darbedir. Bu darbe kavramını yani AKP&#8217;nin iktidara seçimle gelen bir darbeyi temsil ettiği iddiası, tezini ilk kez ben söylemiyorum. Darbe yaparsınız, bunun için seçimi de kullanabilirsiniz. Türkiye&#8217;de Cumhuriyetin bütün taşları geri dönülmez bir biçimde 30 yıllık bir süre içinde 24 Ocak kararlarının alındığı günden itibaren alt üst edilmişti. Bizim bildiğimiz Türkiye değil artık burası. Bu noktaya itildik ve burada Batı demokrasilerinin birinci derecede rolü var. Yok diyorlarsa o zaman karşılıklı ithalat, ihracat, finans ilişkilerine bakarız. İspanyol bankaları şu anda Türkiye&#8217;de 85 milyar dolarlık dönemeyecek bir kredi ile karşı karşıyalar. Almanların 13 milyar. Finansa girmiyorlar. Ama reel ekonomide bugün yoğurt bile üretmezsiniz. 1990&#8217;ların sonunda Türkiye bir tekstil sıçraması yapıyordu. İmalat sanayinde, tekstil makineleri ihracatında en büyük müşterisi ABD&#8217;nin de önünde Türkiye idi. Tekstil, inşaat, turizm her ülkenin sadece onlara bağlı kalırsanız ölüm fermanlarıdır. Fransa ile böyle bir ilişkimiz yok. Ama Avusturya da var işin içinde. Almanca konuşulan dünyadaki büyük sermayenin kime bağlı olduğuna bakmak lazım. Bunları komplo ile açıklayamazsınız. Ama iktisadi gerçeklerle, siyasi ve entelektüel gerçekleri birlikte tartışmaya açarsanız yeni bir tablo ile karşılaşırsınız.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Bu söyleşi 13.09.2018 tarihinde Sputnik Türkiye&#8217;de yayımlandı. </em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/turkiye-batidan-demokrasi-gelecegini-uman-ayrimlar-hayalinden-kopmali/">&#8216;Türkiye, Batı&#8217;dan demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopmalı&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>12 Eylül&#8217;ün ardındaki gerçek: Faşist darbenin sosyal demokrat destekçileri</title>
		<link>https://yazilama.com/12-eylulun-ardindaki-gercek-fasist-darbenin-sosyal-demokrat-destekcileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay - Boyun Eğme Gazetesi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Sep 2018 11:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8913</guid>

					<description><![CDATA[<p>12 Eylül faşist darbesinin 38&#8217;inci yıldönümünde bir kitap yayımlandı: 12 Eylül / Bir Alman Pastası&#8230; Yıllardır Almanya&#8217;da gazetecilik yapan soL yazarı Osman Çutsay, 12 Eylül faşist darbesiyle ilgili bugüne dek pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. Sosyal demokrasinin ve o dönem Almanya&#8217;da iktidarda olan sosyal demokratların, 12 Eylül&#8217;ü nasıl desteklediklerini gözler önüne seriyor. 12 Eylül&#8217;ün...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/12-eylulun-ardindaki-gercek-fasist-darbenin-sosyal-demokrat-destekcileri/">12 Eylül&#8217;ün ardındaki gerçek: Faşist darbenin sosyal demokrat destekçileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>12 Eylül faşist darbesinin 38&#8217;inci yıldönümünde bir kitap yayımlandı: 12 Eylül / Bir Alman Pastası&#8230; Yıllardır Almanya&#8217;da gazetecilik yapan soL yazarı Osman Çutsay, 12 Eylül faşist darbesiyle ilgili bugüne dek pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. Sosyal demokrasinin ve o dönem Almanya&#8217;da iktidarda olan sosyal demokratların, 12 Eylül&#8217;ü nasıl desteklediklerini gözler önüne seriyor. 12 Eylül&#8217;ün arkasında duran Bonn Cumhuriyeti&#8217;ni ifşa eden Çutsay, bu kitabında aynı zamanda sosyal demokrasinin ipliğini de pazara çıkarıyor. Almanya&#8217;da yayımlanan Boyun Eğme gazetesindeki Çutsay&#8217;la yapılan söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz&#8230;</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8914" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/bir-alman-pastasi-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p>12 Eylül faşist darbesinin 38&#8217;inci yıldönümünde bir kitap yayımlandı: 12 Eylül / Bir Alman Pastası&#8230;  Yıllardır Almanya&#8217;da gazetecilik yapan soL yazarı Osman Çutsay, 12 Eylül faşist darbesiyle ilgili bugüne dek pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. Sosyal demokrasinin ve o dönem Almanya&#8217;da iktidarda olan sosyal demokratların, 12 Eylül&#8217;ü nasıl desteklediklerini gözler önüne seriyor. 12 Eylül&#8217;ün arkasında duran Bonn Cumhuriyeti&#8217;ni ifşa eden Çutsay, bu kitabında aynı zamanda sosyal demokrasinin ipliğini de pazara çıkarıyor. Almanya&#8217;da yayımlanan Boyun Eğme gazetesindeki Çutsay&#8217;la yapılan söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz&#8230; </p>
<p>Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla yerle bir edildiği AKP Türkiyesinin önünü 12 Eylül 1980 tarihli faşist darbe açtı.</p>
<p>Bu darbenin yıllarca hep ABD güdümündeki beş generalin marifeti olduğu yinelendi. ABD’nin eli vardı. Doğruydu ama o kadar mıydı? Kenan Evren ve arkadaşları basit birer emir uygulayıcısı mıydı? Türkiye’de 38 yıl önce gerçekleşen faşist darbenin arkasında gerçekten kimlerin olduğu, hâlâ tam olarak analiz edilmiş değil. ABD elbette desteklemişti, ama Washington böyle bir yükün altına tek başına girebilecek kadar sağlam mıydı? Türkiye’nin reel dengeleri içinde Amerikan damgasının rolü ne düzeydeydi?</p>
<p>Osman Çutsay, Yazılama Yayınevi tarafından yeni yayımlanan “12 Eylül-Bir Alman Pastası” adlı kitabında, işin gerçek sahiplerinin veya “kurucu babaların” Washington’dan çok, Bonn Cumhuriyeti’nde ve sosyal demokrasi sayesinde emperyalist amaçlarına hızla ulaşan Alman sermayesinde aranması gerektiğini savunuyor.</p>
<p>Çutsay, kitabı ve 12 Eylül’le ilgili sorularımızı yanıtladı&#8230; </p>
<p><strong>Şu günlerde Yazılama Yayınevi bir kitabınızı yayınladı: “12 Eylül-Bir Alman Pastası”&#8230; Aradan 38 yıl geçmiş olmasına karşın bu darbe halen güncelliğini koruyor. Ülkenin kaderini değiştiren, “AKP iktidarına yol döşeyen bir kırılma noktası” olduğunu söyleyen çok insan var artık&#8230;</strong></p>
<p>Evet, bence de 12 Eylül, AKP iktidarını ve bildiğimiz cumhuriyetin yerle bir edilmesinin önünü açan ilk büyük darbeydi. Zaten ben de kitapta iki neoliberal darbeden söz ediyorum. Türkiye’de ilericilik kokan ne varsa, kapitalist Türkiye’de solculukla, ilericilikle bağlantılı ne varsa yerle bir ettiler ve bunun için de kapıyı 12 Eylül iktidarının açması gerekti. O kapı açılmasaydı, AKP yılları falan mümkün olmazdı. Açıkça söyleyeyim: AKP’nin gerçek babası Kenan Evren ile Turgut Özal’dır ve adamlar zaten bunu reddetmiş falan değil. Ama, bunun arkası var&#8230;</p>
<p><strong>12 MART, 12 EYLÜL, 3 KASIM&#8230;</strong></p>
<p><strong>12 Mart ve 12 Eylül devamlılığı gibi bir devamlılık mı var?</strong></p>
<p>Yeni, yaygın ve maalesef çirkin Türkçeyle yanıtlayayım: “Aynen öyle.” Benzetme çok doğru. Bu çizgide yürüyebiliriz: 12 Mart 1971 yarım bırakılmış bir işti, fazlasına cüret edemediler, toplum ilerici bir heyecanı taşıyordu. Türkiye burjuvazisi, soldaki yardımcıları ve yetersiz sosyalist politikacılar sayesinde DİSK’i, sol partileri, sol hareketleri iyice demokratlaştırdıktan ve bunları sosyalizm dışında her yola “teşne” hale getirdikten, yani solun devrimci sinirlerini aldıktan sonra asıl darbe 12 Eylül 1980’de geldi. Kitabın hareket noktalarından biri de o zaten: Türkiye’de 70’lerin sonunda sosyalist bir hükümet denenebilseydi, 1989’daki büyük kapitalist restorasyonun gerçekleşmesi çok zordu. Çünkü sırada İran, Afganistan bekliyordu. Her şey tamamen farklı gelişirdi. Evren ve generalleri örtülü bir İslamcı darbe yaptı aslında. Türk-İslam sentezi diyelim. Türkçülük vurgusu İslamcılıktan daha öndeydi. Ama toplumu iyice harmanlayıp 22 yıl sonraki açık İslamcı darbenin yolunu döşediğini bugün söyleyebiliriz. 2002’de İslamcı vurgusu önde bir parti iktidar oldu, bol miktarda Türkçülük de vardı dağarcığında, hatta zaman zaman Kürtçülükle flört de edebilen bir tuhaf şeydi&#8230;</p>
<p>Kuşkusuz üniformalı sorumluları öne çıkarıp kurtulamayız. Bu korkunç karşıdevrimin daha korkuncu son derece demokratikti örneğin: 3 Kasım 2002’den ve AKP’nin sandıktan zaferle çıkmasından söz ediyorum. Nasıl 12 Eylül, 12 Mart’ta yarım bırakılanları tamamladıysa, 12 Eylül’ün yarım bıraktığını da 3 Kasım 2002 darbesi yine Federal Almanya’nın ve sosyal demokratların yardımıyla tamamladı: Cumhuriyet rejiminde ileriye dönük ne kalmışsa kazımak ve Türkiye’yi İslamcı bir neoliberal ahıra dönüştürmek. 12 Eylül, demek ki ileride tamamlanmayı bekleyen bir yol açıcı iş idi. Yolun son bölümüne geçiş de diyebiliriz. AKP ve Erdoğan, kendilerine miras kalan bu görevi 16 yıldır tamamlamaya çalışıyor. Generallere de yardımcı olan Batı demokrasilerinin desteğiyle. Bugünlerdeki didişmelerin arkasına bakmamız gerek&#8230;</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8915" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/09/osman-cutsay-150x150.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>,</p>
<p><strong>NEOLİBERAL FAŞİST DARBE</strong></p>
<p><strong>Bu darbenin sadece Türkiye’nin iç dinamiklerine dayanmadığı, hemen o yıllardan başlayarak dünyayı kasıp kavuran “neoliberalizm”, “globalizm” rüzgarlarının bir ön hazırlığı olduğu söylenebilir mi?</strong></p>
<p>Tam bir neoliberal faşist darbeydi 12 Eylül. Ama ondan öncesi, yani 24 Ocak Kararları var. Faşist darbenin ilanı o kararlardı ve Türkiye solu bu planı okuyamadı. Ya da okudu da gereklerini yerine getiremedi. Demokratizm içini çürütmüştü, sosyalizme cüret edemediler. O kararlar zaten bir faşist darbeyi ilan ediyordu. Bazı yurttaş iktisatçıların çalışmaları, mesela Kemal Derviş’in 70’lerin sonunda Dünya Bankası bünyesinde 24 Ocak Kararları’nı andıran bir yaklaşımla, Türkiye için de bir tür neoliberal karşıdevrim programı hazırladığını ortaya çıkardılar. Kemal Dervişlerin marifetidir yaşadıklarımız. Söz konusu iktisatçıların başında Nazif Ekzen geliyor. Bu konuyu daha önceki bir kitabımda (“Şerefsiz Osmanlı”ya Dönüş) ayrıntılı işlemiştim. Federal Almanya’nın o dönemdeki “Türkiye için borç bulma sorumlusu” ve Federal Maliye Bakanı SPD’li Hans Matthöfer’le, 2000 yılında yaptığım geniş bir görüşmeyi de kitapta ek olarak sundum. Kitabın sürprizlerinden biri de o, bence. Matthöfer hiç saklamıyordu, tam bir Özal hayranıydı. Bundeskanzler Helmut Schmidt ise, ki hazretin insanları pek sevdiğini de göremedik dolayısıyla Özal’ı sevimli bulduğunu iddia edemeyiz ama, 12 Eylül’ün gelişini önceden biliyordu bence. Darbeyi başından ve hatta hazırlıklarından itibaren desteklediler&#8230; Elbette ayyuka çıkan işkenceleri değil, 24 Ocak denilen emek ve aydın düşmanı programı desteklediler. Bu arada “gürültüye giden” tek tük devrimciler için de timsah gözyaşları döktüler&#8230;</p>
<p><strong>ABD Mİ, BONN CUMHURİYETİ Mİ?</strong></p>
<p><strong>Ancak sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada hemen bütün darbelerin ABD-CIA bağlantılı olduğu kanısı yaygınken siz Almanya’ya vurgu yapıyorsunuz. Bunun için hangi verilere dayandığınızı biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Farklı baktığım doğrudur. ABD’nin artık pek gücü kalmamıştı, dünya kapitalizminin liderliği için gereken enerjiye sahip değildi ve hızla geriliyordu. İstiyordu, ama yapamıyordu. İran şaşkınlığı geçmemişti. Veriler kitapta, ben görünenleri, aslında hiç saklamadıkları şeyleri derleyip topladım. 12 Eylül’ün dışarıdan içeriye getirilmiş bir ABD-CIA marifeti olduğunu pek sanmıyorum. İçeriden dışarıya bakmamız gerek. Türk gericiliği bu işin altından tek başına kalkabilecek güçteydi. Bu kadar nefreti de vardı. Washington elbette başından sonuna kadar destek verdi. Ama Bonn Cumhuriyeti farklı bir şey mi yaptı? 12 Eylül 1980 olsun, 3 Kasım 2002 olsun, bunlar birer gerici darbedir ve bütün bu işlerin ilk sahibi Türk sermayesidir. Örtülü İslamcı bir darbe olarak 12 Eylül’ü hazırlayıp sahneleyen de laik Türk sermayesi ile onun bürokrasideki temsilcileridir. 2002 yılındaki açık İslamcı darbenin önünü böyle açtılar.</p>
<p>Kısaca söylersek, Türkiye kapitalizmi, bu kanlı ve kirli senaryoyu bizzat hazırladı, generallerin yardımıyla topluma yutturdu, ama yola çıkarken arkasında ABD’nin olduğunu biliyordu. Yine de bu, pek bir şeyi anlatmaz. Darbeyi hazırlayıp gerçekleştiren Ankara’nın gericileri, ABD’nin ve o sıralarda Avrupa’yı avuçlarının içine almayı başarmış Federal Almanya’nın desteğinden emindiler. Darbenin ertesi günü Bonn’un yaptığı açıklamalardan örnekler kitapta yer alıyor. Vahit Halefoğlu haklıymış&#8230;</p>
<p><strong>Nasıl bir haklılık bu?</strong></p>
<p>Şöyle: Malum, Halefoğlu dönemin Bonn Büyükelçisi&#8230; Sonra da, 1983 sonrasında, “dışarıdan” dışişleri bakanlığını üstlendi. Neden Halefoğlu? Tamam, çok yetenekliydi ve sağcıydı, ama niye o? Neden Washington, Londra, Paris veya Moskova büyükelçileri falan değil de, o? İşte bu diplomat ve siyasetçiyle, 1994’te eski Bonn Büyükelçiliği binasında görüştüğümde, ki o geniş mülakat kitapta ek olarak yer alıyor, konuşmalarımızın dışında, yayımlanmayacağını bildiği için olmalı, rahatça ve ilginç bir şey söylemişti. Benim solcu olduğumu anlamıştı herhalde, biraz da alay eder gibi, Alman parlamentosundaki bütün vekillerin, ama SPD’lilerin de adeta yakasına yapıştığını, Türkiye’deki kaotik ortamda ordunun müdahalesini istediklerini vurgulamıştı. “Daha ne kadar bekleyecek bu ordu?” diye soruyorlarmış. Yayımlanmak üzere değildi tabii. Halefoğlu’nun asıl derdi galiba şuydu: “Siz solcular ne safsınız, yahu buranın solcu partisi bile askerin yönetime gelmesini istiyor, siz demokrasi rüyaları görüyorsunuz.” Söylediklerini bugün böyle yorumlayabilirim ve haklıydı. Etkisiz devrimcileri bir yana bırakırsak, Türkiye’de ortalığın karıştığını düşünen Alman solcuları, özellikle de -benim solda görmediğim- Alman sosyal demokrasisi, 12 Eylül’e herhangi bir itiraz geliştirmedi. Niye geliştirsin ki? Alman sermaye sınıfı Ankara’daki askeri yönetimin kendi işine yarayacağını biliyordu.</p>
<p>Neyse, işte, kitapta Bonn’daki iktidar partisi SPD’nin ve üst düzey yöneticilerinin Türkiye’deki iktidara nasıl baktığını sergilemeye çalıştım. Ama asıl önemlisi, Türkiye ekonomisinin belirleyici gücü veya “sahibi” Federal Almanya’nın, bu darbenin selamete çıkması için çok çaba gösterdiğini anlatmak istiyordum. Bu da emperyalist-kapitalist sistemin işleyiş mekanizmaları ve kuralları içinde anlaşılabilir, gayet mantıklı bir gelişme&#8230; Adamlar, Türkiye’de sosyalist iktidar kurulması için çalışacak değildi ya&#8230; Sorun, görece azgelişmiş kapitalist ülke devrimcilerinin metropollerdeki demokratik gericiliğin maymunu olmaya hazır yapısıdır. Çok acı bir hikâye gerçekten. Ama ayrı bir mesele tabii&#8230;</p>
<p><strong>EMPERYALİST HİYERARŞİDEKİ ALMANYA</strong></p>
<p><strong>Almanya’nın, emperyalizmin saldırısıyla parçaladığı Yugoslavya’daki işlevi üzerine de kanımızca pek az yazıldı, konuşuldu. Alman emperyalizminin bu tür eylemlerinin sonuncusunu da Ukrayna’da gördük. Afrika’da neler kotardığını ise pek izleyemiyoruz. Bu hareketliliğe Almanya’nın geçen yüzyıl sonlarında emperyalist hiyerarşi içinde daha yukarılara tırmanmak için atılıma geçme çabalarının ilk açık göstergesi olarak bakabilir miyiz?</strong></p>
<p>Tamamen katılıyorum. Bugün Avrupa’nın ve bu arada Türkiye’nin de gerçek hamisi Federal Almanya’dır. Üst üste üç yıldır dünyada en çok dış ticaret fazlası veren bir şampiyondan söz ediyoruz. Benim itirazım şuydu: Reel ekonomisi böyle güçlü bir teknoloji merkezinin, Türkiye’de de öncelikle reel ekonomiye yatırım yapan böyle bir ülkenin Ankara nezdinde siyaseten cüce olması zordur. Bu cücelik, nereye kadar mümkün olabilir? Bu işler birebir gelişmez, eşitsiz gelişme yasası buna izin vermez, doğru, ama böyle güçlü bir sermaye rejiminden de etkisiz siyaset çıkmaz. Demek ki başka yollar ve yöntemler üzerinden dizginleri ellerinde tutabiliyor, etkili olabiliyorlardı. Kitapta böyle bir arayışın ipuçları bulunuyor. </p>
<p><strong>Alman emperyalizmi Avrupa Birliği’nin hem mimarı, hem de belirleyici gücü. Bu açıdan bakarsak, Alman finans oligarşisi içinde Türkiye’yi AB’nin dışında tutmak isteyen güçlü bir lobi var. Bunu nasıl anlamalıyız?</strong></p>
<p>Bu lobi, sermaye çıkarlarından çok, halkı istim üzerinde tutmak, denetlemek gibi telaşlardan kaynaklanıyor bence. Türklere bir tepki var. Hele İslamcılara daha çok. Erdoğan ise Alman seçmeni nezdinde çoktan bir nefret konusu halini aldı. Ama Türkiye büyük bir siyasi birim. Bu haliyle, yani birkaç yıl içinde Almanya’yı geride bırakacak nüfusuyla, neden AB içinde bir odak haline gelmesine izin verilsin? Onu istemiyorlar. Ayrıca Alman halkındaki Türk tepkisinin de sonuçlarından korkuyorlar. Bir istikrarsızlık kaynağı olabilir Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak alınması. Mümkün değil. Ama parçalanmış bir Türkiye’nin parçaları ile AB bugünkünden daha farklı ilişkiler, hatta tam üyelik ilişkileri bile kurabilir. Fakat ben artık bütün yolların tıkandığını, Türkiye’nin eskisi gibi devam edemeyeceğini biliyorum. Fiilen yaşadığımız parçalanma sürecinin hukuken de sahneye çıkmaması mümkün değil; parçalanma kaçınılmaz. Çok acılı olacak, çünkü Türkler ve Kürtler çok iç içe&#8230; “Saf Kürt” denebilecek bir nüfus, yani ailede Türk’ün olmadığı Kürt nüfus Türkiye’de son derece marjinal. Bugün Türkiye’de Kürtlerden çok daha fazla “saf Arap” yaşıyor. Bu kesimin nüfusu 4 milyonun üzerinde olmalı Türkiye’nin otokton Arapları ile birlikte, düşünebiliyor musunuz? Bu Arap unsuru hâlâ görmezlikten geliniyor. Özetle: Bence tek bir umut var, o da sosyalist bir hükümetin dizginleri ele alması ve sosyalist bir cumhuriyet ilanı. Toplumun işçi sınıfı ve aydınlarıyla birlikte baştan aşağı yeniden örgütlenmesi bu coğrafyayı ve insanlarını yeniden birbirine yapıştırabilir. Türkiye’nin tek parça ve eskisi gibi kalması, olmayacak duanın ta kendisi aslında. Adamlar Batı’da da bunu gördü&#8230; Ama sonuçlarından emin değiller. Ya bu iş SSCB, Yugoslavya, Irak, Suriye’nin parçalanması gibi “lokal” kalmazsa? Bu soru, Batı elitlerinin aklını fena kurcalıyor bence. Çok tedirginler.</p>
<p><strong>Almanya’nın Türkiye ile “aşk ve nefret” ilişkisi içinde olduğunu gözlemliyoruz. Bu ilişkinin ülkemizde sadece ekonomik değil, toplumsal, siyasal, kültürel etkileri var. Buna Almanya’daki Türkiyeli azınlığa yönelik politikasını da katmak gerekiyor. Bu konuda kısaca neler söylenebilir?</strong></p>
<p>Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı, nüfusu vs. Almanya için çok önemli. Ama içerideki 3 milyonluk Türkiye kökenli nüfus da çok önemli. Bu ikisi Türkiye’yi Almanya için en özel ülke konumuna yerleştiriyor bence. Türkiye ve dış dünyadaki Türkiye kökenli topluluklar içinde en yaygın ve en iyi konuşulan Batı dili Almanca. Bu, genelde unutuluyor. Yani kültürel ilişikler de özel bir ağırlık oluşturuyor. İnsanlarımız “Almanca arabesk” bile yaptılar. Berlin, ülkesindeki bu çok canlı ve ilgili topluluğu görmezlikten gelemeyeceğini AKP’nin atakları sonunda anladı. Eğer ikisini birbirinden ayırmak mümkün olsaydı, Türkiye’ye olan sevginin Alman sermayesine, nefretin de Alman yoksullarına düştüğünü söylemek mümkün olabilirdi. Acı olan şey, bu.</p>
<p>Böyle önemli bir düğümün Türkiye solu ve tuhaftır Türk medyası hiç farkına varmadı. Şimdi Türk gericiliği fark etmiş görünüyor ve özellikle Avrupa’daki 5.5 milyon Türkçe konuşan insanımız için yoğun bir medya atağı başlattı, ama insanlarımız bu bayağılığa beklenen yakınlığı göstermiyor. Günlük Türk gazeteleri örneğin çoktan battı. Alman solu da Türkiye’nin ilericilik tarihini hiç tanımıyor, tanımak istemiyor. Burada, Türk ilericiliğinin günümüz mirasçıları, komünistler özel bir yükün altına girmek zorunda. Kendimizi anlatmak zorundayız. Batı’nın bildiğini sandığı Türkiye’nin ve cumhuriyetçi ilericiliğimizin gerek tarihinin gerek bugününün hiç öyle buradaki üç-beş yarım akıllının sandığı ve anlattığı gibi olmadığını yaratıcı yayınlarla yaymak zorundayız. Bunu önce Almanca yapmamız gerekiyor. Türkçenin yanı sıra elbette&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>OSMAN ÇUTSAY KİMDİR? </strong></p>
<p>1958 İstanbul doğumlu. İstanbul Fenerbahçe Lisesi&#8217;nden sonra Ankara Üniversitesi SBF İktisat ve Maliye Bölümü&#8217;nü bitirdi. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi ile Frankfurt Üniversitesi&#8217;nde  siyaset bilimi okudu. Yazıya Sosyalist İktidar ve Edebiyat Cephesi dergilerinde başladı. 1990&#8217;dan bu yana gazeteci olarak Frankfurt&#8217;ta yaşıyor. 1993&#8217;teki Entelektüel Şiddetin Eşiğinde kitabı sonrasında Gölge Oyunu Biterken, Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi, &#8216;Şerefsiz Osmanlı&#8217;ya Dönüş, Öfke adlı kitapları yazdı. Birçok dergi ve seçki yayımladı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. Uzun yıllar Avrupa&#8217;da haftalık çıkan Cumhuriyet Hafta gazetesini yönetti. Halen soL Yayın Grubu bünyesinde gazeteciliğini sürdürüyor, kitap yazıyor. </p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>(Bu söyleşi Almanya&#8217;da yayımlanan Boyun Eğme gazetesinde yer almıştır.)  </em></strong></p>
<p><a href="https://yazilama.com/12-eylulun-ardindaki-gercek-fasist-darbenin-sosyal-demokrat-destekcileri/">12 Eylül&#8217;ün ardındaki gerçek: Faşist darbenin sosyal demokrat destekçileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HALUK KALAFAT YAZDI Necdet Bulut: Bir Sosyalist ve Bilim İnsanı</title>
		<link>https://yazilama.com/necdet-bulut-bir-sosyalist-bilim-insani/</link>
					<comments>https://yazilama.com/necdet-bulut-bir-sosyalist-bilim-insani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haluk Kalafat]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Aug 2018 10:35:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyasal Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8414</guid>

					<description><![CDATA[<p>Necdet Bulut sosyalizm mücadelesi kadar bilgisayar ve bilişim alanında ülkesinin gelişmesi için de yoğun bir çaba sarf etti. 1978&#8217;de öldürülene kadar 40 yıllık yaşamına birçok bilimsel çalışma sığdırdı. Necdet Bulut 40 yıl önce Ülkü Ocakları Üyesi olan üç tetikçi tarafından öldürüldü. Saldırı Necdet Bulut ve ailesiyle birlikte Trabzon’da kaldıkları lojmana dönerken gerçekleştirilmişti. Ertesi gün gazetelerde...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/necdet-bulut-bir-sosyalist-bilim-insani/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;HALUK KALAFAT YAZDI&lt;/div&gt; Necdet Bulut: Bir Sosyalist ve Bilim İnsanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Necdet Bulut sosyalizm mücadelesi kadar bilgisayar ve bilişim alanında ülkesinin gelişmesi için de yoğun bir çaba sarf etti. 1978&#8217;de öldürülene kadar 40 yıllık yaşamına birçok bilimsel çalışma sığdırdı.<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-yazi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8416" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-yazi-300x194.jpg" alt="" width="300" height="194" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-yazi-300x194.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-yazi.jpg 510w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Necdet Bulut 40 yıl önce Ülkü Ocakları Üyesi olan üç tetikçi tarafından öldürüldü.</p>
<p>Saldırı Necdet Bulut ve ailesiyle birlikte Trabzon’da kaldıkları lojmana dönerken gerçekleştirilmişti.</p>
<p>Ertesi gün gazetelerde “sosyalist bilim adamı Dr. Necdet Bulut, oğlu Yiğit Bulut ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) Trabzon il saymanı olan eşi Neşe Bulut’un 26 Kasım 1978 Pazar gecesi Trabzon’da araçlarıyla evlerine giderken faşist bir pusuya hedef oldukları” yazacaktı.</p>
<p>Yukarıdaki tırnak içindeki bölüm, o gün saldırıda kalçasından yaralanan Neşe Erdilek Bulut, Necdet Bulut’un öldürülüşünün 40. Yılı dolayısıyla hazırladığı kitaptan bir alıntı.<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/nese-bulut.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8417" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/nese-bulut-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/nese-bulut-300x198.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/nese-bulut.jpg 475w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Yazılama Yayınevi’nden çıkan kitabın adı “Karanlığın Katlettiği Bir Bilim İnsanı: Necdet Bulut”. Saldırının anlatıldığı bölümün adı “Sosyalizm Mücadelesi Uğruna Katlediliş”. Necdet Bulut TİP üyesi bir sosyalist. ODTÜ’de akademisyen. Saldırı gerçekleştiğinde ODTÜ’den bir yıllık izinle geldiği Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Elektronik Hesap Bilimleri Enstitüsü Başkanlığı görevini yürütüyor ve üniversitenin bilgisayar merkezinin kurulması için çalışıyordu.</p>
<p>Necdet Bulut sosyalizm mücadelesi kadar bilgisayar ve bilişim alanında ülkesinin gelişmesi için de yoğun bir çaba sarf ediyordu. 1975&#8217;te Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Genel Başkanlığına seçildi. Ayrıca Tüm Öğretim Üyeleri Derneği&#8217;nde genel yazmanlık görevini yürütüyordu. Bilgisayar konusunda öncü bir isimdi Türkiye&#8217;nin bilgisayar alanında doktora yapan ilk kişiydi.</p>
<p>1938 Sivas Gürün doğumluydu. Ortaokulu Ereğli’de, liseyi Konya’da okudu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi (İÜ) Fen Fakültesi Jeofizik Bölümü&#8217;nde yapmıştı. 1960’ta mezun oldu. Bilgisayara ilgisi 1961-1962 yıllarında askerliğini yaptığı Milli Savunma Bakanlığı Araştırma-Geliştirme (AR-GE) Başkanlığı’nda gelişti. AR-GE’de “stok kontrol sorunlarının bilgisayarla çözülmesi” komisyonunda yaptığı çalışmalar sırasında bilgisayarın gelecek için önemini kavradı.</p>
<p>Askerlik sonrası ABD’ye gitti. 1963-1969 arasında IBM şirketinde sistem mühendisi olarak çalıştı.</p>
<p>Bilim ve bilgisayar aşkı ile sosyalist mücadele aşkı IBM’de çalıştığı yıllarda kendisini gösterdi. O yıllarda “dünyanın hiçbir köşesindeki çalışma biriminde sendika kurdurmaz”lığıyla ünlü IBM’de sendikal örgütlenme çalışması yaptı ve Bilgi İşlem İşçileri Sendikası’nın kurulmasına öncülük etti.</p>
<p>Türkiye İşçi Partisi’ne 1967’de üye olmuştu. Partinin örgütlenme ve eğitim çalışmalarında görev almıştı.</p>
<p>1969’da Türkiye’ye döndü ve ODTÜ’ye Elektronik Hesap Bilimleri Enstitüsü’ne programcı olarak girdi. Kısa sürede öğretim görevlisi olarak da görevlendirildi. 1970’de ABD’de Indiana’da Purdue Üniversitesi’nde yüksek lisans çalışmalarına başladı. 1972’de bitirdi, 1973’de doktora derecesi aldı. Alanı “Yazılım Fiziği” idi. 1974’te aynı üniversitede yardımcı profesör oldu. Aynı yıl ODTÜ’ye döndü. 1975’te ODTÜ&#8217;de Bilgisayar Merkezi yönetmenliğine getirildi. ODTÜ’de sendikalaşma çalışmalarına katıldı.</p>
<p>Bu dönemde bilgisayar sistemleri üzerine bir çok çalışma ve yeniliğe imza attı. İlk dönem çalışmalarında en önemlisi Sayıştay için Bütünleşik Bilişim Sistemi geliştirme çalışmasıdır. Necdet Bulut’un başkanlığında bir ekip, bu çalışma sonrası iki ciltlik bir ön rapor hazırladı.</p>
<p>Elektrik Mühendisleri Odası’nın “Bilgisayar ve Ülkemizdeki Kullanımı” konulu dizi panellerinin konuşmacısıydı. Ekim 1976’da Ankara’da, Aralık 1976’da İzmir’de, Mayıs 1978’de Trabzon’da panellerde konuşmacı olmuştu. Aralık 1978’de Trabzon’da yapılacak panelde konuşacaktı ama saldırıya uğradı.</p>
<p>Trabzon’a önce 1978 başında KTÜ’den “Doğrusal Programlama” dersini vermek için davet edilmişti. Temmuz ayında Bilgisayar Merkezi’nin yöneticisi oldu. Üniversite için dört ay kadar bir sürede sistem ve bilgisayar seçimini tamamladı. Bilgisayarlar İstanbul’dan gemiye yüklenmişti. Tıpkı Trabzon’da yapılacak panel gibi, bilgisayarların Trabzon limanına gelişini göremedi.</p>
<h2>ODTÜ&#8217;nün çöküşü kime yarar?</h2>
<p>Kitabı hazırlayan Neşe Erdilek Bulut, Necdet Bulut hakkında yazılanların yanı sıra onun çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayımlanmış yazılarını toplamış.</p>
<p>Necdet Bulut bir sosyalistti, bir bilim insanıydı; yönünü ileriye, gelişmeye çevirmişti, bilgi birikimi ve azmiyle yürüyüşünü sürdürüyordu. Geleceği şimdiden kurma gayretindeydi, geleceği de aslında bir bakıma okuyordu.</p>
<p>Vatan Gazetesi’nde 22 Eylül 1977’de yayımlanan “ODTÜ’nün Çöküşü Kime Yarar?” başlıklı yazısı, yıllar içerisinde tüm sağ baskıcı iktidarlar tarafından ODTÜ’nün hedef alınmasının nedenlerini ortaya koyuyor.</p>
<p>Şöyle diyor Necdet Bulut:</p>
<p>“Kendi üretmediği teknolojileri dışarıdan getirmek zorunda olan ülkelerde bu ileri teknolojinin özümlenebilmesi ve yeterince kullanılabilmesi için ilk koşul gerekli teknolojik altyapının sağlanmasıdır. Bu altyapının oluşmasında hem eğitim ve araştırma yaparak hem de araştırma geleneğini yaygınlaştırarak teknik üniversiteler önemli bir rol oynarlar.”</p>
<h2>ODTÜ direniyor<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-odtu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8418" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-odtu-300x213.jpg" alt="" width="300" height="213" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-odtu-300x213.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/necdet-bulut-odtu.jpg 475w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></h2>
<p>ODTÜ, Necdet Bulut ve onun gibi nice akademisyeni, öğrencisi ve işçileriyle bu rolünü yıllardır yerine getirmek için direniyor.</p>
<p>Necdet Bulut’un ODTÜ’deki görevini bırakması ve Trabzon’a gidişi Türkiye’deki tüm sol-sosyalist muhalefete acımasızca saldıran II. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti’nin yani Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi (AP), Necmettin Erbakan liderliğinde Milli Selamet Partisi’nin (MSP) ve Alpaslan Türkeş liderliğinde Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) kurduğu koalisyonun icraatleri önemli bir rol oynamıştı.</p>
<p>II. MC olarak adlandırılan AP, MSP ve MHP koalisyonu 21 Temmuz 1977&#8217;de kuruldu ve 5 Ocak 1978&#8217;e kadar iktidarda kaldı.</p>
<p>II. MC Hükümeti, ODTÜ’deki muhalefeti bastırmak için rektörlüğe, Aydınlar Ocağı Yönetim kurulu üyesi, MHP’li Hasan Tan’ı atadı. Hasan Tan bilindik bir milliyetçiydi.</p>
<p>Şubat 1977’de öğrenciler boykota gitti. Tüm dekanlar, bölüm başkanları istifa etti. Necdet Bulut bu yoğun mücadele döneminde en ön saflardaydı.</p>
<p>Hasan Tan, okuldaki sendikalı işçileri kovup yerlerine ülkücü olduğu bilinen kişileri işe aldı. Necdet Bulut’un yöneticiliğini yaptığı merkezin yönetmenliğine “hakkında yolsuzluktan soruşturma açılmış bir ambar memuru atandı, merkezde çalışan tüm personel yani 26 kişinin işine bir günde son verildi…”</p>
<p>Ama ODTÜ doğrudan rektörden gelen yerinden ve işinden etmelere direndi. ODTÜ 1971’de Deniz Gezmiş yurtlarda saklanıyor gerekçesiyle olduğu gibi bir kez daha jandarma tarafından kuşatıldı. 3 bin öğrenci yurtlardan çıkarıldı, arama yapıldı.</p>
<p>8 Haziran 1977 günü ODTÜ öğrencisi Ertuğrul Karakaya okul girişinde jandarma tarafından öldürülmesinin ardından direniş daha da büyüdü; Hasan Tan istifa edip yurtdışına kaçtı.</p>
<p>Necdet Bulut’un Trabzon’da saldırıya uğradığı günlerde Türkiye’de topyekûn saldırılar yaşanıyordu. Neşe Erdilek&#8217;in daha sonradan defalarca ifade ettiği gibi Necdet Bulut, Trabzon’da tanınan biri değildi; saldırı emri Ankara’dan verilmiş olmalıydı.</p>
<h2>Faili meçhullaştırılan cinayet<br />
<a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bulut-ani.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8420" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bulut-ani-300x196.jpg" alt="" width="300" height="196" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bulut-ani-300x196.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/08/bulut-ani.jpg 474w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></h2>
<p>Necdet Bulut&#8217;a ateş eden ve mahkeme dosyasında &#8220;Ülkü Ocakları üyesi&#8221; olarak geçen üç tetikçi yakalandı. 15&#8217;er yıl ceza aldılar. Onları azmettiren üç Ülkü Ocakları üyesi ise müebbet hapse mahkum oldu. Ancak Askeri Yargıtay, Bulut&#8217;un ölümünde &#8220;tıbbi hata&#8221; ve tıp açısından &#8220;meslek ve sanatta acemilik&#8221; saptadığından bu kararlar bozuldu ve yargılama, yeterli kanıt bulunamadığından dolayı, 1985&#8217;te beraatla sonuçlandı.</p>
<p>Türkiye’de olageldiği üzere Necdet Bulut cinayeti faili meçhul bırakıldı. Onu öldürenler tarihin karanlıkları içinde kayboldu; Necdet Bulut ise sevenleri, mücadele arkadaşları, yazıları ve fikirleriyle yaşıyor, yaşatılıyor.</p>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<h2>Yazar listesi</h2>
<p>Necdet Bulut hakkında yazılmış yazılardan kitaba alınmış olanların yazarlarının listesi:</p>
<p>Yiğit Bulut, <strong>Neşe Erdilek Bulut</strong>, Güney Gönenç, <strong>Can Açıkgöz</strong>, Ülkü Özen, <strong>Işıtan Gündüz</strong>, Gencay Şaylan, <strong>Gürel Tüzün</strong>, Peyami Arıırk, <strong>Özkan Taner</strong>, Yılmaz Özkan,<strong> Sönmez Taner</strong>, Yeter Göksu, <strong>Uğur Sunar Aytuna</strong>, Ersin Salman, <strong>Neşet Kocabıyıkoğlu</strong>, Sevgi Tuncel, <strong>Raşit Kaya</strong>, Aykut Göker, <strong>Nezih Kuleyin</strong>, Coşkun Gönültaş, <strong>Şanar Yurdatapan</strong>, Şansal Dikmen,<strong> Şahin Tekgündüz</strong>, Sacit Yörüker, <strong>Varlık Özmenek</strong>, İffet Renda, <strong>Bülent Vargel</strong>.</p>
<p><em>Künye: &#8220;Karanlığın Katlettiği Bir Bilim İnsanı: Necdet Bulut&#8221;, Hazırlayan: Neşe Erdilek Bulut, Yazılama Yayınevi, 2018, 364 s.</em></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><em>                                                                                                                            Bu yazı 25.08.2018 tarihinde bianet.org sitesinde yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/necdet-bulut-bir-sosyalist-bilim-insani/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;HALUK KALAFAT YAZDI&lt;/div&gt; Necdet Bulut: Bir Sosyalist ve Bilim İnsanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/necdet-bulut-bir-sosyalist-bilim-insani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ozan Özgür&#8217;le yeni şiir kitabı üzerine: Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz</title>
		<link>https://yazilama.com/ozan-ozgurle-yeni-siir-kitabi-uzerine-gecenin-en-karanlik-anina-safaktan-bir-onceki-safhaya-gecmek-uzereyiz/</link>
					<comments>https://yazilama.com/ozan-ozgurle-yeni-siir-kitabi-uzerine-gecenin-en-karanlik-anina-safaktan-bir-onceki-safhaya-gecmek-uzereyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ozan Özgür - Emre Falay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jul 2018 08:14:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8213</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun bir aradan sonra okurlarının karşısına yeniden şiirleriyle çıkan Ozan Özgür&#8217;le, Yazılama&#8217;dan yayımlanan son kitabı &#8216;Sokak Şarkıcısı&#8217; üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Gecenin Kapıları ve Tanyeri Yağmurla Geldi romanlarının ardından uzun bir aradan sonra okurlarınızın karşısına yeniden şiirlerinizle çıktınız. Şiirin sizin yazın yaşamınızdaki yerinden başlayalım isterseniz. Şiir ilk ve en köklü uğraşım. Aynı zamanda büyük değer...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/ozan-ozgurle-yeni-siir-kitabi-uzerine-gecenin-en-karanlik-anina-safaktan-bir-onceki-safhaya-gecmek-uzereyiz/">Ozan Özgür&#8217;le yeni şiir kitabı üzerine: Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun bir aradan sonra okurlarının karşısına yeniden şiirleriyle çıkan Ozan Özgür&#8217;le, Yazılama&#8217;dan yayımlanan son kitabı &#8216;Sokak Şarkıcısı&#8217; üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/sokak-sarkicisi-ozan-ozgur.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8012" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/sokak-sarkicisi-ozan-ozgur-200x300.jpg" alt="sokak-sarkicisi-ozan-ozgur" width="200" height="300" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/sokak-sarkicisi-ozan-ozgur-200x300.jpg 200w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/sokak-sarkicisi-ozan-ozgur.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /></a></p>
<p><strong>Gecenin Kapıları ve Tanyeri Yağmurla Geldi romanlarının ardından uzun bir aradan sonra okurlarınızın karşısına yeniden şiirlerinizle çıktınız. Şiirin sizin yazın yaşamınızdaki yerinden başlayalım isterseniz.</strong></p>
<p>Şiir ilk ve en köklü uğraşım. Aynı zamanda büyük değer atfettiğim edebi tür. Uzun süredir uzak durduğum doğru. Düzyazıya dönük 2003 yılında artan merakım ve çabalarım nedeniyle iyice geri plana ittim ama kaleme aldığım her iki romana da sirayet etmekten, şekil vermekten geri durmadı. Bu açıdan şiiri, ana kaynak ve yazınsal anlamda sağlam bir temel olarak tarif edebilirim.</p>
<p><strong>Sokak Şarkıcısı&#8217;nın her bir bölümünde 1985&#8217;den günümüze kadar yazılmış şiirlerle karşı karşıyayız. Bir sokak şarkıcısının sekiz türde söylediği şarkılar ve genel olarak bu müzik türleri ile uyumlu sayılabilecek biçim, söz ve ritim. Neden bir sokak şarkıcısı kimliğiyle böyle bir bölümlendirmeyi tercih ettiniz? Kitabın başındaki Nâzım Hikmet alıntısı ile de bağlantısı olsa gerek.</strong></p>
<p>Evet, sıkı bir bağlantısı var. Nâzım, hayata ilişkin hemen her detayı hayranlık verici bir ustalıkla işlemeyi başaran, zihnimize sürekli dönüştürücü dokunuşlar yapabilen ender isimlerden biri. Alıntıladığım şiir parçası da benim için edebi bir kılavuz, biricik sanat anlayışı. Şu şekilde özetleyebilirim: Aslolan hayattır, simgesi olan sokaktır, onun yetkinleştirilmesi, güzelleştirilmesi çabasıdır. Bu çerçevenin hem ürünü hem başaktörü olan zekânın her edimi gibi sanat da bu sürecin bileşenidir, sanatçı kendini ve ürünlerini bilinçli bir biçimde bu eksen üzerinde konumlandırmalıdır. Nesne olarak değil, özne olarak&#8230; Sokak Şarkıcısı, bu özetin ve bakış açısının özlü ifadesi. Bir de oturup yazmayan, içi sıra müzik eşliğinde söyleyen ve kâğıda sonrasında aktaran bir insan olarak, bu yakıştırmanın uygun düştüğü bir şiir serüvenine ve ürün yelpazesine sahip olmak gibi somut ve kişisel bir yönü de var. Bölümlendirmeler ise bunun doğal sonucu.</p>
<p><a ref="magnificPopup" href="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/07/ozan-ozgur.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-8214" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/07/ozan-ozgur-300x269.jpg" alt="ozan-ozgur" width="300" height="269" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/07/ozan-ozgur-300x269.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/07/ozan-ozgur.jpg 538w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><strong>Her bölüm Türkiye&#8217;nin son kırk yılına ışık tutar nitelikte. Bununla birlikte bir tanıklıktan öte bir kavrayıştan söz etmeli sanırım. Öyle ki en kaybedilmiş görünen an bile bir öfkeye, dirence, kalkışmaya dönüşebiliyor. Sözgelimi, Sanat Musikisi&#8217;nin melodramik havasında bile “Değiştirmezse yazgı sanılanları insanlar / İnsanları değiştirir yazgı sanılanlar” diyebiliyorsunuz. Bu kavrayış bütünlüğünün ve değiştirme isteğinin kökenlerini nerede aramalıyız? Ve bugün böyle bir kavrayışın eksikliğinde şiiri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu dünya devrimcilerin dünyasıdır. Devrimciler kelimesini geniş kapsamlı olarak kullanıyorum. Zanaattan sanata, felsefeden siyasete, bilimden teknolojiye kadar hemen her başlıkta öncülük edenleri; kâşifleri, mucitleri, mühendisleri, âlimleri, filozofları, aydınları değil sadece, merakının ve uğraşının hakkını veren, insanlığı maddi ve moral açıdan ileriye taşıyan insanların tamamını kastediyorum. Yani zekâ ve vicdan sahiplerini, çalışkanları, titizleri, fedakârları, cömertleri&#8230; Onlar sayesinde bugün buradayız, onlar sayesinde ilkellikten, kölelikten, köylülükten kurtulduk, onlar sayesinde barbarlığın son halkasını aşma şansına erişebildik. Eğer tersi söz konusu olsaydı, yani zekilerin değil de aptalların, vicdanlıların değil de canavar ruhluların, çalışkanların değil de tembellerin, titizlerin değil de lakaytların, özveri sahiplerinin değil de bencillerin, eli açıkların değil de pintilerin dünyasında yaşıyor olsaydık, mağaraların kör karanlığına sinmiş hâlen çiğ et kemiriyor olurduk. Abartılı mı? İnsanlığın kaydettiği gelişim kadar, katettiği mesafe kadar değil. O yüzden mübalağaya başvurmak zorunda kalıyoruz zaten, tüm kösteklere karşın gerçekleşen muazzam ilerlemeyi küçük zihinlerimize sığdırabilmek için&#8230; Evet, bu dünya devrimcilerin dünyasıdır ama bu, geriye kalan toplamın kara kalabalıklardan ibaret olduğu, sadece öncülerin, önderlerin, aydınların yetkinleştikleri yahut gelişimin nimetlerinden yararlandıkları anlamına gelmez. Diyalektik bir bağdan, üretim araçlarının, üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin, toplumsal düzen mekanizmalarının etkileşimli belirleyiciliğinde süregiden karmaşık bir ilişkiler bütününden söz ediyoruz. Sadeleştirmek için örneğe başvurmak gerekirse: İcatların, keşiflerin, üretim araçları ile üretici güçlerdeki gelişimin, aydınlanma hamleleri ile kitle hareketlerinin kaçınılmaz sonucu ve siyasal doruğu olan 1789 ihtilâlini Fransız, başka bir çağı müjdeleyen 1917 devrimini Rus devrimcileri gerçekleştirmişlerdir ama kazanımlarından tüm insanlık yararlanmıştır. Fransız İhtilâli Paris Komününü, Paris Komünü Ekim Devrimini çağırmış, bu seyir içinde kitleler ve devrimciler büyük bir etkileşim içeresinde birbirlerini yoğurup sıçratarak dünyayı değiştirmişlerdir. Sorunuzun cevabı, yani umudun, iyimserliğin kökeni bu tabloda saklı. Öfkeye gelince&#8230; Aynı insanlık ve devrimciliği reformcu, ilerlemeci, özgürlükçü, demokrat kalıplarına tıkıştıran ahmaklar sürüsü, Jakobenlerin katlini ve Paris Komününün yenilgisini takip eden günlerde yaptıklarının benzerini 1985’te başlayıp Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle sonuçlanacak üçüncü geri çekiliş ve yenilgi döneminde de yapmış, sadece devrimcilerin bedel ödeyeceği, kendilerine dokunulmayacağı, kazanılmış hakların korunacağı, ilerleme ve gelişimin süreceği zannıyla, “demokrasiyi, özgürlüğü, barışı, insan haklarını, zenginliği, adaleti yağmur misali yeryüzüne döktürme” iddialı sihirli ve yepisyeni politikalar peşinde ihanetin, yıkımın bileşeni ve payandası olmaya soyunmuşlardır. Öfkenin nedeni budur. Direnç ve kalkışma meselesi daha basit: 1789’un yenilgiye uğramasını komünarlar, Paris Komününün başarısızlığını ise devrimciliği en yetkin hâliyle tanımlayıp yeniden somutlayan komünistler telafi etmişlerdir. Direnç ve kalkışma, bu yeni tarifin özüdür, mayasıdır. İnsanlık tarihinin hamuruyla birleşen bu maya, zaferlerin zaferini mutlaka kazandıracaktır, kazandırmak zorundadır. Aksi takdirde insanlık, ahmaklığın ve ihanetin bedelini misliyle ödemeye devam edecek, mağaralara dönüş dayatmasının pek de uzak olmayan bir uğrağında yeryüzünden silinen türlerin arasına karışacaktır. Kavrayış dediğiniz şeyden bunu anlıyorum ve devrimcilikten, en geniş anlamıyla tarif etmeye çalıştığım devrimci niteliklerden yoksun olan her şeyin, şiir dahil, çöp olduğunu, çöpe dönüştüğünü, ahmaklığın ve ihanetin yakıtı hâline geldiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>80 sonrası gezilen bir Avni Odabaşı sergisi ile açılan Halk Müziği, Aziz Nesin&#8217;den Enver Gökçe&#8217;ye, Sivas&#8217;tan 1 Mayıs 77&#8217;ye, Şoför İdris&#8217;ten enternasyonalist dayanışmanın insanlarına pek çok kişi ve olaya değiniyor. En sona halkın kasapları ile ilgili bir hatırlatma notu koymayı da unutmadan. İki sorum olacak: Bu hatırlatmayı neden önemli buluyorsunuz? Ve yer yer Nâzım Hikmet&#8217;i, Ahmed Arif&#8217;i andıran tonuyla kendi düşünsel ve şiir köklerinizi nereye, kimlere dayandırıyorsunuz?</strong></p>
<p>Kasaplar Kongresi Açılış Konuşması başlıklı şiir, sosyalist sistemin çözülüşünden sonraya denk gelen doksanlı yıllara ait. İğrenç yıllara. “Tarihin sonu, sınıf savaşımlarının bitişi, post-modern çağın başlangıcı” zırvalarının kafa beyin bırakmadığı, “gökkuşağı demokrasisi, tüm renklerin kardeşliği, küresel köyün inşası” sloganlarının kulak kanattığı şizofrenik yıllara&#8230; Şiirlere sonradan başlık bulduğum, tarih atmayı ise çoğunlukla unuttuğum için tam zamanını söyleyemem ama İstanbul’da gerçekleştirilen uluslararası bir toplantıya istinaden kâğıda aktardığımı söyleyebilirim. NATO zirvesiydi galiba. Yahut Habitat buluşmasıydı. Net hatırlamıyorum. Ama gericilerden, sağcılardan, yeminli halk düşmanlarından demokrasi havarileri türetmeyi görev edinmiş aslan sosyal demokratlarımızın Cumhurbaşkanlığı makamıyla ödüllendirdikleri Çoban Sülü lakaplı soğuk savaş artığının, memleketin anasını bellediği için Baba hitabıyla da çağrılan o antikomünist bayraktarın ülkemizi temsilen toplantıya katılacağını, ev sahibi sıfatıyla da açılış konuşması yapacağını bugünmüş gibi hatırlıyorum. Toplantıdan özgürlük, adalet, barış, demokrasi sağanağı beklendiğini de&#8230; Şiir işte bu arka plan üzerinde ve içerisinde bulunduğumuz dönemin nelere gebe olduğunu belirtme ihtiyacıyla toplantıdan evvel şekillendi. Bir yerlerde de yayınlandı ama nerede hangi tarihte yayınlandığını hatırlamıyorum&#8230; Kendi ürünlerine bu denli ilgisiz birileri var mıdır merak ettim şimdi. Neyse&#8230; Sevdiğim ve başarılı bulduğum ürünlerden olduğunu belirtip ikinci sorunuzun yanıtına geçeyim: Şiir serüvenime dair bir kök, kaynak tarif etmem doğru olur mu emin değilim. İlaç prospektüsü dâhil bulduğu her şeyi okuyan, çiklet ambalajlarındaki manileri dahi dikkatle gözden geçiren bir genç olarak girdiğim bu yolda sayısız beslenme kanalı açtım, kaynaklar keşfettim, birbirinden kıymetli yapıtaşları edindim. Şimdi bunları nasıl bir tarif ve tasnife tabi tutabilirim inanın bilmiyorum.</p>
<p><strong>Rock bölümünde yer alan kişi ve olaylar ya da Kıbrıs&#8217;a ilişkin şiirin yazılış zamanı bile daha ziyade reel sosyalizmin çözülüşüne ve bu çözülüşün ardından oluşana duyulan öfkeye ilişkin. Çözülüş insanı düşünsel, kültürel ve sanatsal evrenimizi nasıl etkiledi sizce?</strong></p>
<p>Bence güneşin ufuktan çekilmesiyle, karanlığın çöküşüyle eşdeğer bir etkiye sahip oldu sosyalist sistemin çözülüşü. Ancak bizim akşamımız 12 Eylül 1980’de başladığından, güz alacasında metamorfoza yatan entelijansiyamız 1983 tarihli Özal iktidarıyla kozalarını yırtmaya başladığından, Gorbaçovcu ihanet politikalarının bizim üzerimizdeki etkileri daha şiddetli, daha yıkıcı oldu. Akşamımız hızla karardı, gecenin yaratıkları birbiri ardınca sahne almaya başladı. Tamamı için kötü ve rezil diyemem, arada hoş sadâlı bülbüller, ışığın bitmediğini, bitmeyeceğini hatırlatan sevimli ateşböcekleri de vardı ama ekserisinin tabiatı vahşi ve riyakârdı. Karanlığı kanıksatmak için uğraştılar, mehtabın halesi, yıldızın huzmesi, leylağın kokusu, suların şavkı teraneleri eşliğinde meşaleleri söndürmeyi, geceye tam boy teslimi dayattılar. Yani bizdeki çözülüş ve çöküş önce başladı, önce sonuçlandı. Karanlığın daha ileri safhalarında ortaya çıkması gereken vampirlerin, kan emicilerin anında peyda olmaları, sosyalist sistem çözülür çözülmez başımıza üşüşmeleri bu yüzdendir. Sadece sosyalist hareketten, düşün ve sanat hayatımızdan, kültürel birikimimizden söz etmiyorum; metamorfozun erken mahsulleri ile onların dejenerasyon şampiyonu evlâtlarının, haşerattan farksız torunlarının Türkiye’yi her açıdan, tüm boyutlarıyla zehirlediklerini, çözülüş tahribatını korkunç bir yıkıma dönüştürdüklerini söylüyorum. Sadece evimizi viran etmediler, komşu haneleri de harabeye çevirdiler.</p>
<p><strong>Gazel bölümünde, &#8220;Sosyalizm ki / Düşüp düşebileceğimiz muazzam sarhoşluk / Salyasız, sümüksüz, cinnetsiz / Proleter aşkı insanlığın / Yâr / Şüphesiz&#8221; derken sosyalizme ağıt değil mücadeleye inanç öne çıkıyor. Bu ısrar olmadan bugün şiirin, edebiyatın zenginleşme ihtimali var mı?</strong></p>
<p>Boş verin şiiri, edebiyatı; bu ısrar, bu inanç, bu iddia, bu irade olmadan, kaynağında bunların yer aldığı bir başkaldırılar silsilesi yaratılmadan hiçbir şeyin varlığını koruma ihtimali yok. O eskidendi, sosyalist sistemin himayesi koşullarında geçerli bir önermeydi. Karşınızdaki karanlık, bir süre daha ürünlerinizi metaya dönüştürmeye, yani size yaşam hakkı sunmaya devam eder, öte yandan, siz dâhil, zihinleri pelteleştirme sürecini tam gaz sürdürür. Anadilini kullanmaktan aciz bir moronlar ordusu içerisinde William Shakespeare olmayı düşünmüyorsunuz herhalde?</p>
<p><strong>Kitapta bir de cezaevi bölümü var. Şu &#8220;halkı isyana teşvik&#8221; konusuna bir girsek. Hikâyesini anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Gazi Mahallesi katliamının hemen ertesinde, 1995 yılıydı sanırım, Sosyalist İktidar Partisi’nin kongresini toplamıştık. Kongreye öfke hâkimdi. Birçok isim gibi ben de kongrede bir konuşma yaptım. Kararlarıyla, çizdiği perspektifle bizi oldukça ileriye taşıyacak önemli kongrelerden biriydi. Bir süre sonra, aralarında benim de bulunduğum kimi Merkez Yönetim Kurulu üyelerine Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldı. Halkı sınıf farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrikle suçlandık ve çeşitli hapis cezalarıyla tehdit edildik. Dava epey sürdü. Birkaç arkadaşımız beraat etti, diğerlerinin cezaları ertelendi. Benim daha öncesinde mahkûmiyetlerim ve sabıka kaydım olduğu için cezamın infazına hükmedildi. Hikâyesi kısaca bu. “Teşvik” esprisinin içyüzü ise şöyle: Davadan geç haberdar olduğumuz için hakkımızda bir sürü yakalama, duruşmaya zorla getirilme kararı çıkarılmıştı. Tarihini hatırlamadığım duruşmalardan birine katıldık, Ulucanlar Cezaevine girdi çıktı yaptık ve bu kararlardan kurtulmuş olduk. Ama süreç benim açımdan böyle işlemedi, Yargıtay cezamı onayıncaya kadar hakkımdaki yakalama kararları yürürlükte kaldı. Daha doğrusu Adana polisinin işgüzarlığıyla fiilen yürürlükte tutuldu. O sıra Adana’da yaşıyordum ve solculara göz açtırmamaya yeminli Siyasi Partiler Bürosu amiriyle, yardımcısıyla, “valla biz de istemeyiz ama emir kuluyuz be başkanım” teranesini diline pelesenk etmiş personeliyle parti adına sürekli inatlaşmak, deyim yerindeyse hırlaşmak zorunda kalıyordum. İşte bu yakalama kararları onlar için bulunmaz nimet oldu. Afiş mi yaptık, gazete satışına mı çıktık, bildiri mi dağıttık, ev ve işyeri ziyaretleri mi gerçekleştirdik, “valla biz de istemeyiz ama emir kuluyuz be başkanım” teranesi eşliğinde kelepçe, gözaltı. Üstelik hemen almıyor, cuma günlerine denk getiriyorlardı ki yakalama kararının kaldırıldığına dair yazı pazartesinden önce mahkemeden alınıp Emniyete fakslanamasın. Böyle böyle çeşitli tarihlere denk gelen dört ayrı hafta sonumu nezarette geçirdim. Beşinci gözaltını bir bayram arifesine denk getirdiler, önce emniyete, oradan da Kürkçüler Cezaevine götürdüler. Bayram boyunca Mlkp ve Pkk davası tutuklularıyla aynı koğuşta kaldım, tartışmalara, sohbetlere, bayramlaşma seremonilerine katıldım. İşte bu yakalama kararları ile serbest bırakılma yazıları, özellikle de son yazı, sonrasında epey işime yaradı. Oldukça sert ifadelere sahip, amacını aşan bir karardı. Herhalde mahkeme heyeti de sürekli serbest bırakma kararı yazmaktan bıkmış, polislere “yeter, uğraştırmayın bizi” mesajı vermek için araya tehdit dolu cümleler serpiştirmişti. Kürkçüler Cezaevinden çıkarken bu yazının bir nüshasını aldım ve cebimde taşımaya başladım. Siyasi Partiler Bürosu yakamdan düştü, ota böceğe atıfta bulunarak hakkımda suç duyuruları yapmaya, davalar açtırmaya yöneldi. Bir süre sonra iş değişikliği sebebiyle Adana’dan ayrıldım ve Ankara’ya yerleştim. Cezam onandı ancak o yazı işime yaramayı sürdürdü. İki yıl boyunca hayatın olağan akışında devam ettim. Hatta bir keresinde, gıyaben tutuklama kararı veren Adana Devlet Güvenlik Mahkemesinde duruşmaya dahi çıktım&#8230; Sonra teknoloji gelişti, haberleşme işi hızlandı, “Biz verilen göreve bakarız, gerisi savcının, hâkimin işi” diyen iki memur kapıya dayandı. İnfaz Büro amiri de gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı zehir hafiye edasıyla, “Demek halkı isyana teşvik ha” diye homurdana sayıklaya kolları sıvayınca, kaçınılmaz olarak, bana cezaevi yolları, “kin ve düşmanlığa tahrik” ibaresine ise “halkı isyana teşvik” kalıbına dökülme zorunluluğu göründü. Götürüldüğüm, sürgün edildiğim her cezaevinde devlet görevlilerinin “Halkı isyana teşvik” diye ayak diremesi de ayrı bir ilginçlikti. Sanırım “tahrik” kelimesi zihinlerinde sağcılara özgü bir yöntem olarak yankılanıyordu, “Komünist adam isyankârdır, halkı da isyana teşvik eder” şeklinde bir akıl yürütme daha makul geliyordu.</p>
<p><strong>Cezaevine dair anlatınızda dikkatimi çeken şey, cezaevindeki insanları Nâzım&#8217;ın Memleketimden İnsan Manzaraları&#8217;nda olduğu gibi, her şeye rağmen sevgiyle yazmış olmanız. Belki bunda dönüştürmeye duyulan inanç da var. AKP&#8217;nin 16 yıllık iktidarının en büyük başarılarından birinin ülkenin aydınları, kültür-sanat insanları, şair ve yazarlarının, ülkesini seven insanların memleket ile, memleket insanı ile bağını koparması olduğu söylenebilir. Bugün aynı koşullarda bu dizeleri yine aynı sevgi ile yazabilir miydiniz?</strong></p>
<p>Muhtaç insan, canı yanan insan, dertli insan önyargılarından büyük oranda sıyrılır, yardım için, çare için, teselli için kendini samimiyetle açar. Cezaevi serüveni, zaten bildiğim, günlük yaşamımda öğrenmiş olduğum, hastane maceralarım esnasında da bol bol sınadığım bu gerçeği bir kez daha teyit etti. Atıldığım üç cezaevinde de varlığım sevinçle, ilgiyle karşılandı, adeta küçük bir heyecan fırtınası yarattı. Komünisttim falan ama okumuş yazmış adamdım, Allah&#8217;ın onlara armağanıydım. Yardıma ihtiyaçları vardı, dava dilekçelerinin yazılması, savunmalarının gözden geçirilmesi, şikâyetlerinin ilgili makamlara iletilmesi, idarenin ve gardiyanların haksızlıklarına dur denilmesi lazımdı. Tabii bir de eşe dosta gönderilecek mektuplar, tebrik kartları, uygun bir dille iletilecek talepler, talimatlar vardı&#8230; Tercihlerini can yakmaktan yana yapanları, suçu yaşam tarzı seçenleri yaklaştırmadım, tamamen canı yanan insanlarla muhatap olmaya çalıştım. Hikâyelerini dinledim, yol gösterdim, gücüm yettiğince de yardım ettim. Hemen hepsi cana yakın, olabildiğince samimi, istisnasız bir biçimde de sağ görüşlü insanlardı. Sosyalizmi de anlattım, partiye ilişkin tarifler de verdim, ülkemize, dünyaya, yıkılıp giden Sovyetler Birliği’ne dair bol örnekli uzun anlatılara da giriştim. Kâh güldük kâh kahırlandık, beraber öfkelenip beraber direndik. O yüzden sorunuzun cevabı evet. İlkesellik adına ve şiir için değil, gerçeklik adına ve kurtuluş için evet. Bunun için cezaevine girmeye gerek yok: Türkiye şu an koca bir cezaevi ve tüm koğuşlar, tüm hücreler canı yanmış insanlarla tıka basa dolu. Daha fazlasının canı yanacak, canlar daha fazla yanacak. Her geçen gün yardım ihtiyacı büyüyecek, bugüne kadar güvenilenlerin “maaş peşinde koşan tüccar avukatlar” olduğu, kapitalizm denilen suç düzeninden geçim devşirdikleri daha fazla anlaşılacak. Öfke büyüyecek, tesellinin, çarenin kaynağı daha net görülecek. Bu koşullar altında geçmişte yaptıklarımızın daha azıyla yetinmemiz mümkün mü? Türkiye evimiz, bu insanlar da hane halkı. Beraber gülüp beraber ağlamayacak, beraber direnip beraber savaşmayacağız da ne yapacağız? Sevgi mi? İnsanları kara kaşı kara gözü, selvi boyu kıvrak endamı için sevmek ergen harcıdır, sevilmeye lâyık olanı sevmek, sövülmeye lâyık olana sövmek devrimciliğin yasasıdır.</p>
<p><strong>Son olarak, özellikle genç okurlarınıza ve yılgınlığa düşen insanlara bu röportajın sonunda da yer vereceğimiz Öğütler şiiriniz dışında neler önerirsiniz?</strong></p>
<p>Tek önerim var: Örgütlenin. Anneniz sizi bir daha doğurmayacak, başka bir ömrünüz falan da olmayacak. Ananızı ağlatanlara, anaları topyekûn ağlatacak olanlara karşı örgütlenin. Ömrünüzü burnunuzdan getirenlere, tüm ömürleri talan etmeye hazırlananlara karşı örgütlenin. Savsaklamayın, ertelemeyin, bana bir şey olmaz demeyin örgütlenin. Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın örgütlenin. Cesur olun, dürüst olun, paylaşımcı olun, devrimci olun, hazır olun. Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ÖĞÜTLER</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki otobüs gelmedi, dolmuşa bin</p>
<p>beş dakikadan fazla bekleme dolmuşu da</p>
<p>çevir yoldan geçen ilk taksiyi</p>
<p>“tabana kuvvet” de paran yoksa</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki ayrı düştün sevdiğinden</p>
<p>kulağın telefonda olsun ilk hafta</p>
<p>sekizinci gün çek fişi prizden</p>
<p>gelişigüzel çevir numaraları yahut da</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki özür mözür, falan fıstık</p>
<p>sel gibi gözyaşı hatta</p>
<p>ne merhamet duy ne pişmanlık</p>
<p>bağışlanmayacak tek şey vefasızlıktır hayatta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>gördüğün düşleri hayra yorma</p>
<p>aldatma kendi kendini</p>
<p>öküzün altında buzağı arar gibi</p>
<p>farklı anlamlar arama her lafta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki al kanlara boyandı yüzün gözün</p>
<p>geberesiye dövüşme, ağır ağır çekil</p>
<p>silâhına mermi koy yaralarına fitil</p>
<p>bitir savaşı başladığın safta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki esir düştün</p>
<p>mümkün değil kurtulmak da</p>
<p>cellât elinde rehin kalmasın ömrün</p>
<p>öldürt kendini ilk fırsatta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diyelim ki yolcusun, yalınayak, tek başına</p>
<p>yapıştır gövdeni gölgene yorulduğun an</p>
<p>nasıl kıvrılıp bükülürse yılan</p>
<p>öylece ilerle onurlu uzun yolunda</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ellerinle acı çek, ayaklarınla ağla</p>
<p>yüzündeki bütün çizgileri sil</p>
<p>kızılcık şerbeti içtim demekte değil</p>
<p>marifet kan kusmamakta</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>hayatın kadri bilinsin diye yazıldı bu öğütler</em></p>
<p><em>kulaklarda küpe gibi taşınsın boyuna</em></p>
<p><em>zaman aleyhinizde diye haykırır saatler</em></p>
<p><em>dörtnala koşar yelkovanlar akrebin pususuna</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>                                                                                                                                  Bu röportaj 22.07.2018 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/ozan-ozgurle-yeni-siir-kitabi-uzerine-gecenin-en-karanlik-anina-safaktan-bir-onceki-safhaya-gecmek-uzereyiz/">Ozan Özgür&#8217;le yeni şiir kitabı üzerine: Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/ozan-ozgurle-yeni-siir-kitabi-uzerine-gecenin-en-karanlik-anina-safaktan-bir-onceki-safhaya-gecmek-uzereyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zelal Özgür Durmuş: “Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir”</title>
		<link>https://yazilama.com/zelal-ozgur-durmus-evrimsel-iliski-doganin-isleyis-ezgisidir/</link>
					<comments>https://yazilama.com/zelal-ozgur-durmus-evrimsel-iliski-doganin-isleyis-ezgisidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zelal Özgür Durmuş-Elif Şahin Hamidi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jun 2018 08:15:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sorgulama ve cevap arama temel yetisini eğitim sisteminin sağlamadığı görülüyor. Bu sadece devlet okulu ve müfredat ile ilgili değil, bu laboratuvar ya da robotik pazarlayan yerlerde de mevcut. Çocukların başarma çabasına ve hayal gücüne el koyan bir sistem var.</p>
<p><a href="https://yazilama.com/zelal-ozgur-durmus-evrimsel-iliski-doganin-isleyis-ezgisidir/">Zelal Özgür Durmuş: “Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir”</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Evrim Teorisi, yıllardan bu yana çokça tartışılan, kimilerinin köşe bucak kaçtığı, “tu kaka” ilan ettiği ancak biliminsanlarının azimle üzerinde çalıştığı ve öğretilmesi gerektiğini vurguladığı konulardan biri. Canlılar dünyasının gizemini, yazdığı kitaplarla çocuklara aktaran Zelal Özgür Durmuş, evrim olgusunun, sadece bilimsel teoriden ibaret olmadığını beliriyor ve “Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir,” diyor. Durmuş, insanın doğayla ve diğer türlerle biyolojik ilişkisini ve etkileşimini anlatan çocuk kitaplarının içerik bakımından doğru olduğunu belirtiyor ve anlatım dilinin önemine dikkat çekiyor. Durmuş ile çocuk kitaplarında evrimsel değişim ve bilimsel konuların nasıl ele alındığını konuştuk.</em></p>
<p><strong>Evrim Teorisi, bugün birçok ülkede tartışmalı konulardan biri olsa da okullarda okutulmaya devam ediyor. Ancak 2017-2018 öğretim yılı içerisinde Türkiye’de Evrim Teorisi müfredattan kaldırıldı. Biyolojinin temeli sayılan bu konunun müfredatta yer almaması ne gibi sonuçlar doğurabilir?</strong><br />
En başta şunu belirteyim, Evrim Teorisi biliminsanları açısından tartışmalı değil ve öğretilmesi için dünya genelinde biliminsanlarının oldukça aktif çaba harcadığını görebiliyoruz. Bizde son sınıfta, Evrim Teorisi ve mekanizmaları bir ölçüde anlatılırken bunun müfredattan çıkarılması o ana kadar anlatılan biyolojik ilişkilerin bütünleştirilmesine, doğada görülen örüntünün bilimsel açıklamasının anlaşılmasına, öğrenilmesine büyük bir ket vurmakta. Mesela lise birinci sınıfta ve daha öncesinde, doğada milyonlarca tür olduğunu öğreniyorsunuz. Karınca türleri, kuş türleri, çamgillerin türleri, memelilerin alt dalları vb. Ama bunları alt alta yazıp sadece adlarını ezberliyorsunuz. Aralarındaki ilişkiyi öğrenmiyorsunuz. Ya da insanın kalbi vardır, dört odacıklıdır, özgün kas tipine sahiptir, içinden kan geçer vb… bunları öğreniyorsunuz, burada kalıyorsunuz. Kalp nasıl çalışır, diğer organlarla ilişkisi nasıldır, tarihi nedir öğrenmiyorsunuz. Yani doğal ilişkileri ve doğanın nasıl çalıştığını öğrenmemiş oluyorsunuz. Bu, biyoloji de değil bilim de değil. Çok net ki bu adım bilimsel değil, siyasi bir karar. Çünkü bilim dünyası bu konuda net. Çeşitli dernek, sendika ve eğitim fakültelerinin bu karara karşı açıklamaları bulunuyor. Üstelik biyoloji dersi içeriğine, evrim öğretimine dair on yıllara dayanan bir mücadele var. Müfredatın sorunları ve değişimi üzerine yürütülen araştırmalar, evrim anlattığı için sürülen öğretmenlerle dayanışma, okulların önüne elini kolunu sallayarak gelen Harun Yahya safsatasına karşı mücadele, Evrim Kuramı özelinde büyüyen cehalet ve kaynak sorunu için Türkçe içerik üretimi ve bunun yaygınlaşması için çeşitli çalışmalar var. Hiç araştırma sürecinden geçmemiş ama belli bir ideolojik filtre işlevi gören inanç, bu çalışmaları yok sayarak eğitim politikasını belirliyor. Bana kalırsa bu son adım, öğretmenlerin üzerinde baskı kurmanın resmi yolu. Toplum gözünde evrim teorisine şüphe ile yaklaşılmasına yol açan bir gösteri. Bilimsel çalışma yapan insanların otosansür uygulaması için gösterilen sopa. Sakıncalı kelimeler ve bilgiler var, kullanma demiş oluyor devlet. Ancak şunu da eklemeliyim: Öğretmenin de TÜBİTAK için dergi hazırlayanın da üniversitedeki araştırmacının da görece özerkliği bulunuyor. Mesleki ahlak, insani sorumluluk tüm bu müdahaleye rağmen doğru olanın yapılmasını gerektiriyor.</p>
<p><strong>Çocuklar, canlılar dünyasındaki evrimsel değişimi ders kitaplarından olmasa da kendileri için kaleme alınan bilim kitapları ya da kurgusal kitaplar sayesinde hâlâ öğrenme şansına sahip. Evrim Teorisi’nin çocuklara aktarımında kitapların rolü hakkında ne düşünüyorsunuz? </strong><br />
Kitaplar, ansiklopediler, büyüsüne kapılan birisi için çok etkileyicidir. Hayaller kurarsınız, karşılıklı konuşmaya başlarsınız. Düş ve düşünce gücünüz çok gelişir. Ancak bu alanı tanıyabilmek için çocuklara yardımcı olmak gerekir. Okumaya, okuduğunu düşünmeye fırsat bırakmayan çok fazla uyaran var etrafta. Okumanın nasıl bir dünya açtığını çocukların fark edebilmesi için yetişkinlerin ısrarla onlara rehberlik etmesi gerekiyor. Öğretmenlerin de ailelerin de. Evrim Kuramı’nın ise kendi arasında konuşan kuş, köpekle ya da fareyi kovalayan kediyle öğrenilebileceğini düşünmüyorum. Gerçek biyolojik ilişkilerin, insanla diğer canlılar arası etkileşimin metne gömülü olmasını tercih ederim. Hâliyle her yazı edebi değildir. Seçici olunması gerekir.</p>
<p>Çocuk yayıncılığı her geçen gün daha da çeşitleniyor, renkleniyor. Evrim konusu da çocuk kitaplarında artık kendine çokça yer buluyor. Siz de bu konuda kitaplar yazmış biri olarak nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz bu kitapları?<br />
Çok kıymetli buluyorum. Bu bilim dışı akılsızlığa karşı insanlar mücadele etme arzusu duyuyor. Demek ki sadece baskıya boyun eğmiyoruz, ona karşı doğru bildiğimizi yüksek sesle söyleme gereği hissediyoruz. Bilimin sadece kişisel bir bilme faaliyeti olmadığını, toplumsal aydınlanmanın bir parçası olduğunu bu koşullarda daha kolay kavrıyoruz. Bu da ülke olarak kazancımız. Biçim, içerik açısından benim incelediklerim geniş bir yelpazede. Dikkat ettiğim noktalar en başta içerik doğruluğu; bu konuda bazı mimli yayınevleri dışında hassas davranıldığı açık. Sonra anlatım dili önemli. Özellikle kavramsal öğrenme dönemine gelmemiş çocuklar için kavram yüklü dil tercihini doğru bulmuyorum. Her şeyi doğrudan anlatmayı da pek yaratıcı bulmuyorum. Ben çocukların tamamlaması için anlatımda boşluklar bırakmayı tercih ederim. Kırıntıları takip edip kimi neden-sonuçlara okuyanın ulaşmasını sağlamak benim çekici bulduğum yol diyebilirim.</p>
<p><strong>Tek tek her çocuk aslında bir minik filozof. Öyle içten ve öyle net sorular soruyorlar ki bazen ebeveynler, çocukların bu şaşırtıcı ve kimi zaman şok edici sorularını cevaplamakta yetersiz kalabiliyor. Hiç kuşkusuz çocukların sonu gelmeyen sorularına en iyi cevapları da yine edebiyat veriyor. Çocukları canlılığın kökenleri üzerine düşündürmek için sadece edebiyat eserleri yeterli mi sizce?</strong><br />
Edebiyat bir yol. İnsanın çevresiyle anlamlı ilişki kurması türlü biçimlerde olabilir tabii. Bu başlangıç Jules Verne okuyarak ya da bir kediyle ilgili hikâye dinleyerek olabilir. Aynı zamanda bir belgesel, bir çizgi film, bir müze gezisi veya bir doğa yürüyüşü çeşitli soruların ilhamı olabilir. Derin sulara doğru gitmeye, yaygın kanıların ötesine geçmeye sebep olabilir. Ancak sanırım sorun şu: Gerçekten temas edilen şeyi anlamaya çalışıyor muyuz? Kendin dışındaki şeylerle neredeyse sadece fonksiyonel ilişki kuruyorsan, bilgiye “iş ortamında işe yarar mı?” diye bakıyorsan temas ettiğin şey sana ilham vermez, soru sordurmaz. Tekil aileler farklı yaklaşıyor olabilir ama eğitim sistemi ve toplumsal hayatın neredeyse tamamı çocukları bu tornaya sokuyor. Kim, ne ölçüde bundan kaçınabilir, kişinin çabasına bağlı. Ben, insanı çevreleyen bu sistemi fark etmek için edebiyatın ötesinde bir şeylerin yapılması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Çocukların doğayı tanıması, doğayla iletişime geçmesi, doğada gözlem yapması, doğanın tarihiyle kendisi arasında bir bağ kurması, kendisinin de onun bir parçası olduğuna tanıklık etmesi çocuğa ve dolayısıyla doğaya neler katar? </strong><br />
Ben sistemin kutsal bir “biriciklik” algısı ürettiğini düşünüyorum. Kendimizin farkında olmak ve kendimizi önemsemek, tamam. Ancak “dünya senin etrafında dönüyor, yaşamana bak” yaklaşımını aşmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsan algısına başka türlerin varlığı, türler arası ilişkinin bilgisi girdiğinde yaşam anlam kazanabilir; yaşamın bütünlüğüne zarar vermemek, olumlu katkı yapmak gibi amaçlar edinilebilir. Yine zaman kavrayışı, kendi ömrümüzün ötesinde, geçmiş ve gelecek içeren bir akış olarak anlaşıldığında daha gelişkin ve korkusuz toplumsal ilişkiler kurulabileceğini düşünüyorum. Mesela bir çocuğa paranın yapay bir şey olduğunu düşündürmek kolaydır aslında. Mesela bir insanın her şeyi yapamayacağını anlamak ve hiç tanımadığınız insanların yaptığı şeylerin de müthiş haz verebileceğini fark etmek insanı geliştirir. Bunları çoğaltabilirsiniz.</p>
<p><strong>Aslında evrim konusu sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok ülkesinde sakıncalı görülen bir konu. Örneğin, Almanya da bu ülkelerden biri ve burada öğrenciler, evrim konusuyla ilk kez sekizinci ve dokuzuncu sınıflarda tanışıyor. Çocuklar, fazlasıyla meraklı oldukları ilkokul yıllarında Evrim Teorisi’ni anlayamazlar mı sizce?</strong><br />
Ekoloji ve Evrim Derneği bu konuda iyi bir çalışma yaptı. Sitesinde incelenebilir. Dünyada Evrim Kuramı’nın öğretilmediği ikinci ülke Suudi Arabistan’dan sonra Türkiye oldu. Tekrar edelim; eğitim politikası duyguların, inançların hükmüyle değil, evrensel ve bilimsel olanla belirlenmeli. Zaten evrim olgusu, bilimsel teoriden ibaret değildir. Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir. Teorik soyutlamayı henüz algılamayacak olan yaştaki çocuklara anlatmak sonuç vermeyebilir. Bunun için 12-13 yaşına gelmek gerekiyor. Ama erken yaşta doğal ilişkileri gösterebilirsiniz, canlılardaki değişimi sezdirebilirsiniz, doğanın parçası olarak insan fikrini kavratabilirsiniz.</p>
<p><strong>Türkiye’de çocuklar için bilim eğitimindeki güçlükler neler ve bu konudaki sorunlar nasıl aşılabilir sizce?</strong><br />
Sorgulama ve cevap arama temel yetisini eğitim sisteminin sağlamadığı görülüyor. Bu sadece devlet okulu ve müfredat ile ilgili değil, bu laboratuvar ya da robotik pazarlayan yerlerde de mevcut. Çocukların başarma çabasına ve hayal gücüne el koyan bir sistem var. Bu açıdan ben oldukça radikalim. Bu yapıya karşı ayak direyen her velinin her öğretmenin çabasını çok kıymetli buluyorum. Gündelik soruların basit aletlerle cevaplanabildiği, nitelikli sohbetlerle yeniliğin kapılarının açıldığı, okul dışına taşan, tüm çocukları kapsayan bir eğitim esas gereken. Şunu ekleyebilirim bunun toplumsal ölçekte olması için siyasi alanda da söz söylememiz gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><a href="https://yazilama.com/zelal-ozgur-durmus-evrimsel-iliski-doganin-isleyis-ezgisidir/">Zelal Özgür Durmuş: “Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir”</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/zelal-ozgur-durmus-evrimsel-iliski-doganin-isleyis-ezgisidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Barış&#8217;la &#8216;Oyun, Eğlence ve Matematik&#8217; üzerine</title>
		<link>https://yazilama.com/mehmet-barisla-oyun-eglence-matematik-uzerine/</link>
					<comments>https://yazilama.com/mehmet-barisla-oyun-eglence-matematik-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Barış- Zelal Özgür Durmuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jun 2018 11:38:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8007</guid>

					<description><![CDATA[<p>Matematiksel düşünme becerisinin zor olduğu, zaman zaman özel yetenek gerektirdiği düşünülür. Yüksek karmaşılıktaki sorular için böyle olsa dahi önemli olan matematik ile nasıl tanıştığınız. Matematiğin hayatla olan bağını kavramayı sağlayan ilk adım. Mehmet Barış&#8217;ın Yazılama Yayınevi&#8217;nden çıkan &#8220;oyun-eğlence ve matematik&#8221; serisi bu başlangıç için iyi birer kaynak özelliğinde. İlköğretimin farklı evrelerinde farklı öğrenme süreçlerine denk...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/mehmet-barisla-oyun-eglence-matematik-uzerine/">Mehmet Barış&#8217;la &#8216;Oyun, Eğlence ve Matematik&#8217; üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Matematiksel düşünme becerisinin zor olduğu, zaman zaman özel yetenek gerektirdiği düşünülür. Yüksek karmaşılıktaki sorular için böyle olsa dahi önemli olan matematik ile nasıl tanıştığınız. Matematiğin hayatla olan bağını kavramayı sağlayan ilk adım. </p>
<p>Mehmet Barış&#8217;ın Yazılama Yayınevi&#8217;nden çıkan &#8220;oyun-eğlence ve matematik&#8221; serisi bu başlangıç için iyi birer kaynak özelliğinde. İlköğretimin farklı evrelerinde farklı öğrenme süreçlerine denk düşen kitaplar, kırk yıldan fazla matematik öğretmenliği yapan ve birçok ders kitabı hazırlayan Mehmet Barış&#8217;ın deneyimli ellerinde pişmiş. </p>
<p>Biz de onunla bu deneyimi, matematiğin özgünlüğünü ve yaşamından kimi kesitleri konuştuk. Keyifli okumalar diliyoruz. </p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/mehmet-baris-300x195.jpg" alt="mehmet-baris" width="300" height="195" class="alignnone size-medium wp-image-8008" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/mehmet-baris-300x195.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/mehmet-baris.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Mehmet öğretmeni biraz yakından tanımamız mümkün mü? Öğretmenliğe kaç yılında başladınız, nerelerde görev yaptınız? Bu dönemde matematik öğretimiyle ilgili başka şeyler de yapmış mıydınız?</strong></p>
<p>68 yaşındayım, yaklaşık kırk yıl matematik öğretmenliği yaptım. Şimdi emekliyim. Öğretmenliğe 1970 yılında Antakya Kurtuluş Ortaokulu’nda başladım. 1980 darbesinde Sıkıyönetim Komutanı’nın emirleriyle yüz arkadaşımla birlikte il hudutları dışına çıkarıldım. Bu keyfi uygulamayla karım ve ben istifa etmek zorunda kaldık. Aynı yıl İzmir’de bir özel okulda çalışmaya başladık. Çalıştığım özel okulda; ortaokul, lise ve fen lisesinde öğretmenlik yaptım. Fen lisesinde mezun ettiğimiz ilk öğrenciler üniversite sınavlarında kitlesel başarılarıyla Türkiye ikincisi oldular.</p>
<p>Bu arada çocuklarım İstanbul’da çeşitli üniversitelerde öğrenime başlayınca eşim ve ben İstanbul’a geldik. Daha sonra Türkiye Komünist Partisi’nin emekçi çocukları için açtığı Nâzım Hikmet Dershanesinde yönetici ve öğretmen olarak on yıl çalıştım. Bu dershane tamamen ücretsizdi. Ben ve çalışma arkadaşlarım için en zevkli ve en verimli öğretmenlik yıllarıydı o yıllar. Özveriyle çalıştık ve hiçbir dershanenin yakalayamayacağı başarı oranlarıyla öğrencilerimizi üniversiteye yolladık. Özel dershanelerde yarışma kültürü vardı; bizde ise dayanışma kültürü. Öğrencilerimiz düşen arkadaşının elinden tutardı…</p>
<p>Ayrıca özel bir yayınevinin isteğiyle Milli Eğitim Bakanlığı için ders kitapları hazırladım. Hazırladığımız kitaplar Talim ve Terbiye Kurulunun oluşturduğu bir komisyon tarafından incelenir ve uygun bulunursa beş yıllığına ders kitabı olarak kabul edilirdi. İlkokul birinci sınıftan lise sonuncu sınıfa kadar; matematik, geometri ve analitik geometri kitaplarım 2002 yılına kadar ders kitabı olarak okutuldu. 2002 yılından sonra da yayın süresi dolan kitaplarımı yenileyerek Bakanlığa gönderdim; ama hiçbir kitabım ders kitabı olarak kabul edilmedi. Kabul edilmeyişinin nedenini tahmin edeceğinizi umuyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/matematik-kitap-210x300.jpg" alt="matematik-kitap" width="210" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-8009" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/matematik-kitap-210x300.jpg 210w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/matematik-kitap.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 210px) 100vw, 210px" /></p>
<p><strong>Matematik öğretmenliği dışında şiirle ilgilendiğinizi de biliyorum. Yayınlanmış şiir kitaplarınız da var. Şiir ve matematik bir arada nasıl oluyor?</strong> </p>
<p>Matematik ile şiirin bir arada soluk alamayacağı gibi yaygın bir kanı var. Oysa durum öyle değil; onlar iki güzel kız kardeş.</p>
<p>Evet, şiirin ve matematiğin farklı yanları var; ama benzer yanları da var. İkisi de keşfetmek ve yaratmak için çabalar. İkisinin de dili yalındır ve ikisi de sözcük ekonomisine özen gösterir. Matematikçiler kendilerinden önceki kuşakların kazanımlarını kullanarak yenilerini inşa eder ve tırmanır, şairler ise yıkarak ilerler. Şairin gözü derinlerdedir; kazar o, derine; hep derine… Aradığı, “ben”deki “biz”dir. Evet, şiir ve matematik keşfetme etkinliğidir.</p>
<p>Benim için önce şiir vardı. Beğendiğim şiirleri yazar ve ezberlerdim. Dişim kamaşırdı şiirden. Matematikteki güzelliği ilkokulda ve öğretmen okulundaki güzel öğretmenlerim sayesinde fark ettim. Kullanacağımız her bağıntıyı ve her formülü sınıfta yeniden üretirdik. Keşfetmenin o doyumsuz lezzetini tattık. Öğretmenliğimde de öyle yapmaya özen gösterdim. Matematiği öğrenirken ve öğretirken şiirin sözcük seçiminde istediği özen ve sözcüklerin çağrışım gücünden yararlanabilme becerisi işimi kolaylaştırdı. Burada, şiir işçiliğinin bana kazandırdığı titizliğin çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Şiir yazarken de matematiğin kazandırdığı sadelik, yalınlık ve iç disiplin bana yardımcı oldu. Özetle şiir ve matematik bende iyi geçindiler. Zaman zaman birbirlerini kıskandıklarını ve bana olmadık kaprisler yaptıklarını da söylemeliyim.</p>
<p><strong>Hazırladığınız bu dört kitap ilköğretimin sekiz sınıfını kapsıyor. Bu kitaplara aldığınız matematik oyunlarını ve eğlenceli soruları nasıl seçip sınıflandırdınız? Sınıf düzeylerini belirlerken matematik müfredatlarını mı yoksa kendi deneyimlerinizi mi göz önünde bulundurdunuz?</strong></p>
<p>Oyun &#8211; Eğlence ve Matematik adlı kitabım ilk kez 1987 yılında İzmir’de Bük Yayınevi tarafından basılmış ve tahmin etmediğim kadar büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Yıllar sonra o kitabı Yazılama Yayınevi’nin o zamanki görevlisi sevgili Selnur Aysever’e göndermiş ve uygun bulurlarsa yayınlayabileceklerini belirtmiştim. Selnur Aysever, sekiz sınıf için bir kitabın uygun olmayacağını, bunun sınıf düzeylerine göre dört kitap olarak düzenlenmesinin yerinde olacağını belirtmişlerdi. Öyle yaptım. Sekiz yıllık ilköğretimi ikişer yıllık dilimlere ayırdım. Her oyunun hangi sınıf düzeyinde olduğunu kitaplarda ayrıca belirttim. Sınıf düzeylerini belirlerken hem müfredat programlarını hem de kendi deneyimlerimi göz önünde bulundurdum.</p>
<p><strong>Öğretmenlik yıllarınızda öğrencilerde gelişen “matematik zordur” algısı işinizi zorlaştırdı mı; öğrencilerde gelişen bu algının aşılabilmesi için neler önerirsiniz?</strong></p>
<p>Öğrenciler o algıyı daha okula başlamadan çevresinden alıp geliyor. Okullarımızda da bu algıyı biz pekiştiriyoruz. Dershanede çalıştığım yıllarda bazı öğrenciler için “Keşke bu delikanlıya hiçbir şey öğretmeselerdi, o öğrenilmiş çaresizliği de geliştirmeselerdi ve ben sıfırdan başlasaydım.” dediğim oldu.</p>
<p>Bu algının aşılabilmesi çok zor. Doğru olan, çocukta böyle bir algıyı yaratmamak. Daha okul öncesinden başlayarak, matematiğin eğlenceli ve büyülü dünyasıyla onları tanıştırmak mümkün. Burada iyi seçilmiş eğlenceli matematik oyunları işimize yarayabilir. Son yıllarda bu tür atölyeler açılmaya başlandı. Özellikle İzmir’de bunun çok güzel örnekleri var.</p>
<p><strong>Özellikle 6 – 10 yaş arası, öğrencilerde somut düşüncenin geliştiği bir dönem. Bu nedenle matematik öğretiminde somut materyaller kullanmak ve matematiği günlük hayatla ilişkilendirerek öğretmek çok önemli. Oysa son yıllarda öğretmenlerin abaküs, renkli fasulyeler, sayma çubukları gibi materyalleri kullanmayı pek tercih etmediklerini gözlemliyoruz. Bu yaklaşım matematik öğretimini nasıl etkiler? Öğrencilerde matematiğe karşı olumsuz yargıların gelişmemesi için ne yapmalı?</strong></p>
<p>Çocukta somut düşüncenin gelişimi altı yaşından da önce başlıyor. Matematik öğretiminde somut materyaller kullanmak ve matematiği günlük yaşamla ilişkilendirerek öğretmek gerçekten çok önemli. Şimdi anımsıyorum da o abaküsü annelerimizin boşalttığı makaraları ya da göz boncuklarını iplere dizerek biz yapardık. Sayma çubuklarımızı biz hazırlardık. Çıtalardan metre yapar, onu boyayarak desimetrelere ayırırdık. Hazırladığımız metrelerle okul bahçesinin, sınıfımızın, sıramızın uzunluklarını ölçerdik. Ölçmeden önce tahminde bulunur, sonra ölçüm yapardık. Gerçeğe en yakın tahminde bulunan arkadaşımızı alkışlardık. Ölçme işlemini yaparken karenin, dikdörtgenin, üçgenin çevre uzunluklarını hesaplamayı da fırsattan istifade ederek öğrenirdik. Çöpler ve bal mumundan yararlanarak küp, prizma ve piramit modelleri yapardık. Kartondan silindir ve koniler yapardık. Yaptığımız modeller üzerinde onların özelliklerini keşfederdik. Öğretmenlerimiz söylemezdi; ama söyletirdi. Biz bulurduk gerçeği ve o gerçek bizim gerçeğimiz olurdu.</p>
<p><strong>Matematik hem hayatın içindeki problemleri çözmemize yarıyor hem de eğlenceli bir oyun alanı. Karmaşık gibi gözüken sorunları tanımlama, tasnif etme, sembollerden ve şemalardan yararlanarak özetleme, uygun parçalara ayırma, gerekiyorsa geometrik maketler yapma, çözdüğü problemlerden yararlanarak daha karmaşık olan problemler tanımlama gibi. Bu heyecanın peşinden koşan gençlere söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Georg Cantor, “Matematikte soru sorma sanatı, soruların çözümünden daha değerlidir”, der.</p>
<p>Öyledir…</p>
<p>Matematiği öğretirken, söylemek yerine aşamalı uygun soruları sorarak söyletmek ve öğrenirken de kendimize “neden?” diye sormak vazgeçilmez tavrımız olmalı. Konuyla ilgili eğlenceli matematik oyunları, paradokslar ve akıl oyunları matematik öğretimini zevkli bir uğraşı alanı haline getirebilir. İzninizle yaşadığım bir örneği vererek sorunuzu yanıtlamış olayım:</p>
<p>İlkokul üçüncü sınıftaydık. Çarpma işlemini ve özeliklerini öğreniyorduk. Öğretmenimiz, “Sevdiğiniz bir rakamın üç katını alın ve o sayıyı 37 ile çarpın demişti. Ben 4 rakamını seçmiştim ve sonuçta 444 sayısını bulmuştum. Arkadaşlarım da benzer sürpriz ile karşılaşmışlardı. Büyülenmiştik. Öğretmenimiz bu kez önce 3 ile 37 sayısını çarpmamızı ve bulduğumuz sonucu seçtiğimiz o rakamla çarpmamızı istemişti.</p>
<p>Büyü bozulmuştu, neler olduğunu anlamıştık. Şu oluyordu: ( Seçtiğimiz o rakama A diyelim.)</p>
<p>( A x 3 ) x 37 = AAA</p>
<p>  A x ( 3 x 37 ) = A x 111 = AAA</p>
<p>Oyun, tam da o ders öğreneceğimiz çarpma işleminin birleşme ve etkisiz eleman özeliğine dayanıyordu.</p>
<p>Şunu anlamıştık:</p>
<p>1- Çarpma işlemi kendi içinde parantezlerden bağımsızdı ve çarpanlar yer değiştirebilirdi. Yani ikiden çok sayıyı çarparken, işlemi istediğimiz sıra ile yapabilirdik. Bu zihinden çarpmalarda bize kolaylık sağlayabilirdi.</p>
<p>Örneğin; 4 x 7 x 25 işleminin sonucunun 700 olduğunu hemen söyleyebilirdik.</p>
<p>2- 1 sayısı çarpma işleminde etkisizdi ( Bunu zaten biliyorduk.).</p>
<p>İzin verirseniz, matematiği yaşatarak öğreten ve sevdiren ilkokul öğretmenim Zehra Güç’ün anısına saygıyla bitireyim sözlerimi. Işıklarıyla uyusunlar.</p>
<p>Teşekkür ederiz…</p>
<p><a href="https://yazilama.com/mehmet-barisla-oyun-eglence-matematik-uzerine/">Mehmet Barış&#8217;la &#8216;Oyun, Eğlence ve Matematik&#8217; üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/mehmet-barisla-oyun-eglence-matematik-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Edebiyat ve yaşam arasında Che&#8217;</title>
		<link>https://yazilama.com/edebiyat-yasam-arasinda-che/</link>
					<comments>https://yazilama.com/edebiyat-yasam-arasinda-che/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceren Kargı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jun 2018 11:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=8005</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;İzin verin ahmakça görünmek pahasına da olsa söyleyeyim; gerçek devrimcinin kılavuzu büyük bir sevgi duygusundan gelir. Bu özelliğe sahip olmayan birinin devrimci olması düşünülemez.&#8221; Ernesto Guevara, -daha sonraları Kübalılar Che ismini takacaktı- ekonomik durumu iyi Arjantinli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğduğu andan ölene kadar astım hastası olan Ernesto’ya bu tanı konulduktan sonra, ailesi...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/edebiyat-yasam-arasinda-che/">&#8216;Edebiyat ve yaşam arasında Che&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;İzin verin ahmakça görünmek pahasına da olsa söyleyeyim; gerçek devrimcinin kılavuzu büyük bir sevgi duygusundan gelir. Bu özelliğe sahip olmayan birinin devrimci olması düşünülemez.&#8221;<img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/che-yazi-300x200.jpg" alt="che-yazi" width="300" height="200" class="alignnone size-medium wp-image-8006" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/che-yazi-300x200.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/06/che-yazi.jpg 461w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Ernesto Guevara, -daha sonraları Kübalılar Che ismini takacaktı- ekonomik durumu iyi Arjantinli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğduğu andan ölene kadar astım hastası olan Ernesto’ya bu tanı konulduktan sonra, ailesi sağlığına kavuşabilmesi için ormanlık bir bölgeye taşınır. Karakterinin şekillenişinde bu izole hayatın ve hastalığının etkisi büyüktür. Hastalığından dolayı düzensiz bir eğitim alan Ernesto, daha çok annesiyle eğitimini sürdürür. Bu korunaklı hayatın yanı sıra, çıktığı uzun orman gezintileri ve en önemlisi de kitaplarla iç içe sürdürdüğü yaşamı Ernesto&#8217;nun karakterini çarpıcı bir biçimde etkiler.</p>
<p>Edebiyat ve Yaşam Arasında Che, Julio M. Llanes&#8217;in uzun yıllar süren araştırmaları, görüşmeleri ve neredeyse Che&#8217;nin ayak bastığı her yere gerçekleştirdiği seyahatleri sonucu yazılmış bir kitap. Llanes kitabı dört bölüme ayırıyor: Okumalar, Seyahatler, Yazılar ve Kenar Notları. Yazılama Yayınevi&#8217;nden Banu Karakaş çevirisiyle yayımlanan kitap, Che Guevara&#8217;nın çocukluğundanölümüne kadar sekteye uğramamış kendini geliştirme süreci, sanat ve edebiyata yaklaşımı, karakteriyle yaşadıkları ve öğrendiklerini nasıl harmanladığına odaklanıyor. </p>
<p><strong>OKUMAK VE ÖĞRENMEK BİR REFLEKSTİ</strong></p>
<p>Kitabın ilk bölümü, Che Guevara’nın çocukluk ve gençlik yıllarında yaptığı okumalarıyla başlar. Annesiyle birlikte kazandığı okuma alışkanlığı, sonsuz merak duygusu ve öğrenme isteği ile gelişir. Annesiyle tekrar tekrar okuduğu kitaplara baktığımızda Che’nin daha çocukken kazanmış olduğu eşitlik ve adalet duygusunun temellerini izleyebiliyoruz. Edebiyat ve Yaşam Arasında Che,yazarın Che’nin yaşantısı ve okuma evrenine eşgüdümlü yaklaşması dolayısıyla da dikkate değer bir kitap. Che Guevara, bu bölümde de anlatıldığı gibi okumaya tutku derecesinde bağlıdır. Bu da dünyayı daha erken yaşta tanımasını sağlar. Güney Amerika medeniyetleri başta olmak üzere hem tarihi hem edebi okumalar yapar, böylelikle tarih ve sınıf bilinci gelişir. Okumaları öyle yoğundur ki, bir süre sonra vardığı noktayı şöyle açıklar: <em>&#8220;Okumaya ve öğrenmeye o kadar alıştım ki artık bir refleks haline geldi.&#8221;</em> [1]
<p><strong>GÜNEY AMERİKALI DON KİŞOT: CHE</strong></p>
<p>Che Guevara, Don Kişot’u çocukken keşfeder. Söz konusu kitabı hayatının belli dönemlerinde tekrar tekrar okumaya devam eder. La Mancha’lı şövalye birçok kişinin aksine <em>“…onun için gülünesi bir karakter değil, düşlerinin ve umutlarının benimsenmesi gereken boyutlarda olduğu bir kahramandı.”</em> [2] Che, Don Kişot’ta insanlık onuru, adalet duygusu ve tükenmek bilmez bir azim bulur. Dünyayı anlamlandırabilmek, eski medeniyetleri, insanları keşfetmek ve en sonunda da devrim mücadelesi için çıktığı yollarda, Che kendisini Don Kişot’a benzetir ve yazdığı birçok metinde bu karaktere atıfta bulunur: <em>“Çünkü bir gün gezgin şövalye pelerinimi terk edip kendime bir savaş giysisi almam gerekecek yer olan Arjantin’e bu günahkâr kemiklerimle döneceğim.”</em> [3] </p>
<p><strong>RUHSAL VE PRATİK BİR İHTİYAÇ: ŞİİR</strong></p>
<p>Che Guevara, romana olduğu kadar şiir türüne de ilgi duymaktadır. Özellikle toplumsal duyarlılığı olan şairlerin şiirlerini ezberler ve çevresindekilere okur. Onun için ezber ritüelleri amaçsız değil aksine <em>“sanki ruhsal bir ihtiyaca cevap verir gibiydi.”</em> [4] Önceleri şiirlerini sevip daha sonra dost olduğu Kübalı şair Nicolás Guillén, bir başka arkadaşı İspanyol şair León Felipe, Pablo Neruda ve JoséMarti sevdiği şairler arasındadır. Llanes, kitabın şiirle ilgili kısmında düzenlenen bir şiir okuma etkinliğini örnek verir. Küba devrim mücadelesinin hemen sonrasında, okuma yazma bilmeyen köylüler için gerçekleştirilen şiir etkinliğine davet edilen şair Nicolás Guillén bu etkinliği şöyle ifade eder: <em>&#8220;Şiir, ilk defa bir karargâhın kapısından giriyordu.&#8221;</em>[5]
Che Guevara ayrıca diğer ülkelerdeki yazar ve şairleri de takip eder. Annesine yazdığı bir mektupta Nâzım Hikmet&#8217;in şu dizeleri yer almıştır: <em>&#8220;Yalnız yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim.&#8221;</em>[6]
<p><strong>YAŞLI MARIA’YA SÖZ</strong></p>
<p>Julio M. Llanes, kitabın ikinci bölümü olan Seyahatler’i iki kısma ayırır. Che’nin ilk gruba dahil ettiği seyahatleri kendisini ve yaşadığı dünyayı tanıma işlevi gören, sınıfsal bilincinin oluşmasını sağlayan maden ve cüzzam hastanesi ziyaretleri gibi seyahatlerdir. Yazarın ikinci grupta işlediği seyahatler ise aklı başında ve<em> “teoride bir devrimci” </em>olarak gerçekleştirdiği yolculuklarıdır. </p>
<p>Che’yi en çok etkileyen seyahatlerden biri, arkadaşıyla birlikte kaldığı San Pablo’daki cüzzam hastanesidir. Bu hastanede hastalarla haftalarca vakit geçirirler. İnsana, insanlığa sonsuz sevgi besleyen genç devrimci, burada tanışmış olduğu ve ölmek üzere olan yaşlı Maria’ya bir devrim sözü de verir:</p>
<p><em>Yaşlı Maria, öleceksin<br />
Seninle ciddi konuşmak istiyorum<br />
Hayatın acılarla dolu bir gül bahçesi oldu.<br />
(&#8230;) huzur içinde uyu, yaşlı savaşçı,<br />
Torunlarının hepsi güneşin doğuşunu görecek,<br />
AND İÇİYORUM.[6]</em></p>
<p><strong>KİŞİSEL ZAFERLERDEN TOPLUMCULUĞA</strong></p>
<p>Che Guevara, teori ile pratikten herhangi birini diğerinin önüne koymazvehayatını ikisinin dengeli bir bütünselliği içinde yaşar. Teorik okumalarını yaparken aynı zamanda bilimsel çalışmalar yürütür. “Veremli akciğer dokusunda histamin”, “histamine bağlı progesteron” çalıştığı konulardandır. Ancak kendini toplumu değiştirmeye/dönüştürmeye adayan herkeste olduğu gibi Che’nin eylemselliğe bakış açısında da birtakım değişiklikler gerçekleşmiştir:</p>
<p><em>“Tıpkı herkes gibi ben de zafer kazanmak istiyordum; meşhur bir araştırmacı olacağımı hayal ederdim; nihayetinde insanlığın hizmetine sunulacak bir şey bulabilmek için yorulmaksızın çalışmayı hayal ederdim hep, fakat o an yaşadığım kişisel bir zaferdi.(…)öncelikle öğrenci sonra da doktor olarak gezdiğim için sefalet, açlık ve hastalıkları yakından gördüm. Birinin çocuğunu imkansızlıklardan dolayı iyileştirememenin acizliğine, mütemadiyen sürmekte olan açlığın ve sefaletin yarattığı acıya, artık bir babanın çocuğunu kaybetmesinin bile tıpkı Amerika vatanımızın ezilen sınıflarında da pek çok kez yaşandığı gibi önemsiz bir kaza olarak görüldüğüne şahit oldum. Ve artık o dönemde gözüme meşhur bir araştırmacı olmak veya tıp bilimine ciddi bir katkıda bulunmak kadar önemli gözüken başka şeylerin olduğunu görmeye başladım: Bunlardan biri de bu insanlara yardım etmekti.” [7]</em></p>
<p><strong>KÜBA’YA DOĞRU</strong></p>
<p>Seyahatlerinin Meksika uğrağında Fidel’lerle tanıştığında Küba’ya askeri harekât planları yapan bu kararlı devrimcilere katılma kararı alır. Gözlem seyahatleri artık sona ermiştir. Annesine yazdığı mektuplarda seyahatlerinin yön değiştirdiğini şöyle ifade eder: <em>“… Yeni bir ülkeye gittiğimde artık dağları taşları gezmek, müzeleri ve kalıntıları görmek için değil, aynı zamanda (çünkü bunlar benim her zaman ilgimi çekiyor) halkın mücadelesine katılmak için de gitmiş olacağım.&#8221;</em> [8] Che Guevara, bu kararından dolayı birçokları tarafından eleştirilir. Bazı arkadaşları, memleketi olmayan Küba’da vereceği devrim mücadelesinin yanlış anlaşılacağını ve ajan olarak yaftalanabileceğini söylerler. O bütün bu eleştirilere karşın, yalnızca Arjantin’i değil bütün Amerika’yı vatanı olarak gördüğünü anlatmaya çalışır. </p>
<p><strong>BİR YAZAR OLARAK CHE</strong></p>
<p>Kitabın üçüncü kısmı olan Yazılar, Che Guevara’nın yaşamı boyunca almış olduğu notlar, kaleme aldığı mektuplar, eleştiri yazıları, seyahat anıları üzerine yazarın incelemelerinden oluşuyor. Che, yayımlanan ilk kitabı Gerilla Savaşı’nda (1960), Küba’daki bağımsızlık savaşında edindiği izlenim ve deneyimlerini paylaşır. Daha sonra yine kendi tanıklıklarını içeren Motosiklet Günlükleri ve Tekrar Yollarda basılır. Ölümünün ardından ise Devrim Savaşından Kesitler: Kongo yayımlanacaktır. Llanes bu bölümü, Che’nin basılmış olan kitaplarından ve diğer metinlerinden örnekler vererek işler. Yazarın ısrarla üzerinde durduğu bir metin Che’nin Küba’da Sosyalizm ve İnsan yazısıdır. Che, bu yazısında devrim mücadelesi vermiş ve yeni bir toplum inşa etmekte olan bireyi işler.</p>
<p><strong>MİTLEŞTİRMEYE KARŞI</strong></p>
<p>Kitabın son sayfalarında yazar Che Guevara’nın mitleştirilmesini de ele alır. Halk tarafından bir mit ya da efsane olarak görülen, posterlere, pankartlara, tişörtlere basılan Che halk tarafından “devrimciliğin” bir simgesi olarak anılmaya başlar. Bununla birlikte; Che’nin, onu mitleştiren değil insan olarak kısıtlarıyla öğrenmeye çalışan, ilkelerini ‘benimseyen’ değil sorgulayarak kendine uyarlayan, kendisini ve ülkesini tanıyarak dönüştürmek için mücadele eden bir tavrı tercih edeceğini söyleyebiliriz. </p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Edebiyat ve Yaşam Arasında Che, Che’nin yalnızca romantik bir devrimci, düşünmeden hareket eden bir tezcanlı ya da mitleştirildiği, efsaneleştirildiği gibi insanüstü bir varlık olmadığının kanıtı niteliğinde bir kitap. Che’yi tarihsel geçmişi ve gelişimi ile etkilendiği çevresel koşullarla birlikte, yani Che’nin daima önemsemiş olduğu bir anlayışla, ele alan bu kitabın okunmaya değer olduğunu söyleyebiliriz. Başlangıçtaki Che alıntısından da anlaşılacağı üzere onun en belirgin özelliklerinden biri olan insanlığa sonsuz sevgi besleyişini kitabın tümünde hissederek okuyabiliyoruz. Che, her meselenin odağına insanı koyar ve onu önceleyerek davranır. Bu, edebiyata bakışında da aynı şekilde gerçekleşmiştir. Bir burjuva bakış açısı olarak, insanüstü görülen ve idealist bir biçimde ele alınan sanat ve edebiyatın insana içkin ve toplumla birebir bağlantılı olduğu Che’nin yaşantısı üzerinden kitapta net bir şekilde yansıtılmaktadır.</p>
[1] Julio M. Llanes, Edebiyat ve Yaşam Arasında Che, Yazılama Yayınevi, Nisan 2018, s. 23.<br />
[2] a.g.y., s.84.<br />
[3] a.g.y., s.86.<br />
[4] a.g.y., s.28.<br />
[5] a.g.y., s.36.<br />
[6] a.g.y., s.43.<br />
[7] a.g.y., s.73.<br />
[8] a.g.y., s.66.</p>
<p><a href="https://yazilama.com/edebiyat-yasam-arasinda-che/">&#8216;Edebiyat ve yaşam arasında Che&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/edebiyat-yasam-arasinda-che/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Helenlerden Hunlara Avrupa’nın kökenleri</title>
		<link>https://yazilama.com/helenlerden-hunlara-avrupanin-kokenleri/</link>
					<comments>https://yazilama.com/helenlerden-hunlara-avrupanin-kokenleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Sert]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 09:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=7599</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınları’ndan Çağdaş Sümer çevirisiyle ve Patrick J. Geary imzasıyla çıkan Uluslar Miti ve Avrupa Kimliği okurla buluştu. Kitap tarihi figürlerle güncel siyasi perspektife ışık tutuyor. Uluslararası ve denizaşırı göçlerin, kapitalist dünya için mülteci ve sığınmacı krizini derinleştirdiği, yangınına benzin attıkları savaşlar sonucu, göstermelik de olsa –duyarlı aydınlarının vasıtasıyla- bir vicdan muhasebesine dönüştüğü...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/helenlerden-hunlara-avrupanin-kokenleri/">Helenlerden Hunlara Avrupa’nın kökenleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınları’ndan Çağdaş Sümer çevirisiyle ve Patrick J. Geary imzasıyla çıkan Uluslar Miti ve Avrupa Kimliği okurla buluştu. Kitap tarihi figürlerle güncel siyasi perspektife ışık tutuyor.</p>
<p>Uluslararası ve denizaşırı göçlerin, kapitalist dünya için mülteci ve sığınmacı krizini derinleştirdiği, yangınına benzin attıkları savaşlar sonucu, göstermelik de olsa –duyarlı aydınlarının vasıtasıyla- bir vicdan muhasebesine dönüştüğü böylesi zamanlarda, nefret siyasetinin ayyuka çıktığı ve faşizmin kurumsallaştığı Avrupa’da, milliyetçilik her zamankinden fazla ölçüde görünmeye başladı.</p>
<p>Bu göstergeyi nesnelleştirmek için bile Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde yapılan son seçimleri anımsamak mümkün. Kaldı ki, seçimlerden ziyade asıl belirleyici olan etken Avrupa’nın ve Avrupalıların bu bakış açısını, biçimleniş ve varoluşu, sınıfsal perspektifle söylersek, aşağıdan yukarıya içselleştirdiği yönünde. II. Dünya Savaşı ile beraber milyonlarca insanın ölmesi ve hemen akabinde yeni bir Avrupa’nın kurulması gerektiği ihtiyacından dolayı, kapılarını göçmenlere sonuna kadar açan Avrupalılar bugün o göçmenleri yetersiz ve asalak buluyor. Bunda etkili olan neden ise, iktisaden bir katkı sağlayıp, ya da göçmenlerin bakış açısıyla söylersek sömürülüp ve bu varoluş biçimi ile hayatta kalmayı başarıp, kendine ve topluma dair herhangi bir kimlik belirlemeden, sunmadan yaşamaya çalışmaktır.</p>
<p>Faşizmin bir kitle hareketi olduğu düşüncesiyle hareket ettiğimizde, kapitalist Avrupa, her zamankinden daha çok, kendi halkına ve göçmenlere tek tipleşmelerini salık veriyor. Bu anlayışı içselleştiren Avrupa halkında, milliyetçi vasat yükselirken, yaşanan trajedinin asıl sebebi ise göçmenler olarak kodlanıyor. Avrupa, kendi entelektüel gelişimin serüvenini süreklileştirirken sıkıştığı her anda asıl suçlunun göçmenler ve dolayısıyla bu “gelişim”in ötesinde kalanlar olduğunu söylüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/uluslar-miti-192x300.jpg" alt="uluslar-miti" width="192" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-6961" /></p>
<p><strong>ULUSLARIN TARİHLERİNİN GÜNÜMÜZE YANSIMALARI </strong></p>
<p>Tarihe bakıldığında Avrupa, coğrafi olarak her daim göç yolları üzerinde konumlanırken, Kavimler Göçü, Hunların etkisi, Osmanlı’nın varoluşu, Coğrafi Keşifler, Dünya Savaşları ve sonrasında belirleyici etkenin göçmenlerin varlığı ve kimliği olduğu aşikârdır. Özellikle 1900’lü yıllarında ikinci yarısında yaşanan savaşların ve göçlerin daha görünür olması sonrasında tarih, dikkatle incelenmesi gereken uçsuz bucaksız bir deryaya dönüştü. Tanımların güncellendiği ve faşizmin her geçen gün kendini yeniden ürettiği bu dönemlerde Avrupa siyaseti, her daim olduğu gibi dünya siyaseti için belirleyiciliğini korudu.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınları’ndan Çağdaş Sümer çevirisiyle ve Patrick J. Geary imzasıyla çıkan Uluslar Miti ve Avrupa Kimliği ismiyle yayınlanan kitap, güncele tam da bu bakış açısıyla bakıyor. Alt başlığını Helenlerden Hunlara Avrupa’nın Kökenleri başlığının oluşturduğu kitabın yazarı, University of California’da Ortaçağ Tarihi dersleri veren Ordinaryüs Profesör Doktor Geary, tarihi güncel bağlarıyla yeniden yorumlayarak, Avrupa’nın alt benliğine iniyor ve güçlü bir okuma yapıyor.</p>
<p>Burada belirleyici olan etkenin Roma İmparatorluğu ve “barbar” olarak nitelenen göçmen vurgusunun etkisi ortadayken Geary, kuru bir karşıtlık kurmak yerine, bugüne değin uzanan İspanyollar ve Basklar, İngilizler ve İrlandalılar arasındaki ilişkilere değin ayrıştırmaya ve kodlamaya girişiyor.</p>
<p>İlkçağlardan itibaren oluşan Avrupalı kimliğini tanımlarken, süregiden zamanda bu kimliğin değişim ve dönüşüm serüvenini tarihsel olarak yorumluyor, günümüz milliyetçilik hamasetinin kuru bir kısır döngüden ibaret olmadığını söylerken, Avrupa kapitalizmi ve faşizminin de konjonktürle beraber kendini yeniden ürettiğini işaret ediyor.</p>
<p>Kitap, ulusları ortaya çıkaran mitleri ve bu mitlerin serpilip gelişerek ortaya çıkardığı milliyetleri, halkların tarihsel olarak geçirdiği evreleri ve bu bakış açısının kurumsallaşıp faşizme kadar uzanma meselesini okuyucusuna sunarken, onların yüreklerine hitap etmeyi de elden bırakmıyor: Avrupalılar eğer bir gelecek inşa edeceklerse, geçmiş ile bugün arasındaki farkı kabul etmek zorundadırlar.</p>
<p><em>Bu yazı 08.03.2018 tarihinde Gazete duvaR&#8217;da yayımlanmıştır.</em> </p>
<p><a href="https://yazilama.com/helenlerden-hunlara-avrupanin-kokenleri/">Helenlerden Hunlara Avrupa’nın kökenleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/helenlerden-hunlara-avrupanin-kokenleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!</title>
		<link>https://yazilama.com/miguel-barnet-sen-asil-politika-benim-isim-degil-diyenden-kork/</link>
					<comments>https://yazilama.com/miguel-barnet-sen-asil-politika-benim-isim-degil-diyenden-kork/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Celil Denktaş - Miguel Barnet]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 09:05:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=7588</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kübalı yazar Miguel Barnet, geçen yıl Yazılama Yayınevi&#8217;nce basılan &#8220;Bir Kaçak Kölenin Biyografisi&#8221; adlı kitabıyla Türkiyeli okurlarla buluşmuştu. Barnet, Havana&#8217;da Celil Denktaş&#8217;ın sorularını yanıtladı&#8230; Kübalı aydın Miguel Barnet dünyada, yaşayan en büyük şair-antropolog-yazarlar arasında sayılıyor. 1940 Havana doğumlu. Halihazırda Küba Yazarlar ve Sanatçılar Ulusal Birliği’nin (La Unión de Escritores y Artistas de Cuba-UNEAC) başkanlığını yapmakta....</p>
<p><a href="https://yazilama.com/miguel-barnet-sen-asil-politika-benim-isim-degil-diyenden-kork/">Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kübalı yazar Miguel Barnet, geçen yıl Yazılama Yayınevi&#8217;nce basılan &#8220;Bir Kaçak Kölenin Biyografisi&#8221; adlı kitabıyla Türkiyeli okurlarla buluşmuştu. Barnet, Havana&#8217;da Celil Denktaş&#8217;ın sorularını yanıtladı&#8230;<br />
<img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-foto-300x200.jpg" alt="barnet-foto" width="300" height="200" class="alignnone size-medium wp-image-7589" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-foto-300x200.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-foto.jpg 461w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Kübalı aydın Miguel Barnet dünyada, yaşayan en büyük şair-antropolog-yazarlar arasında sayılıyor.</p>
<p>1940 Havana doğumlu.</p>
<p>Halihazırda Küba Yazarlar ve Sanatçılar Ulusal Birliği’nin (La Unión de Escritores y Artistas de Cuba-UNEAC) başkanlığını yapmakta.</p>
<p>Miguel Barnet’i uluslararası üne kavuşturan, geçen yıl Yazılama Yayınevi tarafından “Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” adıyla Türkçeye de kazandırılmış olan antropolojik romanı, Biografía de un cimarrón.</p>
<p>Bu kitap yazarın ilk antropoloji çalışmaları esnasında, 1963 yılında, görevli olarak gittiği Havana’daki Gaziler Evi’nde tanışıp daha sonra da yaşam öyküsünü kendi ağzından romanlaştırdığı, 100 yaşını çoktan aşmış “kaçak köle” Esteban Montejo’yla yaptığı uzun soluklu söyleşinin gerçeklere bağlı kurgusunun bir ürünü. Yayımlandığı 1966’dan bu yana yetmişten fazla dile çevrilmiş, bu dillerin kiminde birkaç kez basımı yapılmış ve halen de yeni diğer dillere çevrilmeye, yeni basımları yapılmaya devam ediliyor.</p>
<p>Miguel Barnet hem Küba’da hem de farklı ülkelerde pek çok ödül almış, uluslararası kamu kuruluşlarında uzun yıllar çalışmış, Küba’yı kültür elçisi olarak yıllarca temsil etmiş, bu arada 2003 yılında, Birleşmiş Milletler UNESCO’da görevli olduğu sıralar Türkiye’ye de özel bir ziyaret yapmış, Efes’i, Kapadokya’yı, Kapalıçarşı’yı gezmiş. Yıllar sonra bu ünlü kitabının Türkçeye çevrilmiş olmasından oldukça memnun ve diğer kitaplarının da Türkçe basımlarını dört gözle bekliyor.</p>
<p>Yazılama Yayınları’nın kendisinin diğer kitaplarına da talip olduğuna dair beraberimde elden getirdiğim mektubuna çocuklar gibi seviniyor.</p>
<p>Kendisiyle UNEAC’daki odasında, diğer yazar dostlarımız Küba istihbaratının eski başkanı, Fabián Escalante ve UNEAC ikinci başkanı gazeteci-yazar, Pedro de la Hoz’un da zaman zaman katıldığı uzun bir söyleşiye girişiyoruz. Konuşmamız İstanbul seyahati, anılar, parmağındaki İstanbul’da işportadan aldığı yüzüğün öyküsü falan derken kaçak köle Esteban Montejo üzerinde yoğunlaşıyor:</p>
<p><strong>“Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” Türkiye&#8217;de epey ilgi gördü. Sanıyorum bugüne kadar yetmişten fazla dile çevrildi. Doğru mu?</strong></p>
<p>Kitap, geçen yıla kadar Türkçe dışında 72 dile çevrilmişti. Türkçe çeviri 73. oluyor. Şimdi bir yenisi daha geldi, bir hafta kadar oldu, bak göstereyim. (Kalkıp yandaki camekân kütüphaneden bir kitap bulup çıkartıyor, bana gösteriyor) Evet, kitap bir dolu dile çevrildi; Japoncaya, Çinceye, bir dolu Avrupa diline&#8230; İşte bu da Sırpça baskısı. Yani, 74 dil oldu. Önümüzdeki günlerde de, Hırvatçası çıkacak&#8230; Bak Türkçe baskısını buldum, burada varmış (gösteriyor ve bu arada bir diğer baskı eline geliyor); bu da Meksika&#8217;daki yeni baskısı. Meksika&#8217;da halihazırda 9 baskı yaptı.</p>
<p><strong>BASİT, SIRADAN BİR İNSANIN ÖYKÜSÜ BU&#8230;</p>
<p>Köle Esteban&#8217;ın başından geçenler Türk okuru için son derece çarpıcı. Çünkü kölelik, yani burada yaşanmış olduğu şekliyle bizim tarihimizde yok. Farklı, yeni tanınan bir tarih. Dolayısıyla Türk okurunun oldukça ilgisini çekti. Amerika&#8217;da, Latin Amerika&#8217;da kolonizasyon döneminde yaşananlar Türkiye&#8217;de pek bilinmez. Küba edebiyatına da yabancı Türk okuru. Yeni yeni çevriliyor. Köleliği anlatan bir Küba romanı çok daha ilginç geldi Türk okuruna. Tabii okur şunu da merak ediyor, bağımsızlık savaşından sonra kölelerin durumu ne oluyor, sınıf savaşına ne şekilde katılıyorlar? Esteban Montejo, komünist partisi üyesi olduğunu söylüyor ancak söyleşinizde ülkeyle ilgili hiçbir politik analiz yapmıyor. Belli belirsiz yorumlar dışında&#8230;</strong></p>
<p>Hayır. Çünkü ben bu söyleşide parabolik, inişli çıkışlı bir dönemi toparlamaya çalışmıştım. Dolayısıyla yalnızca kölelik üzerine odaklandık. O bir kaçaktı. Kölelik cehenneminden kaçan ve oldukça uzun bir süre kaçak olarak yaşamayı başaran, çok uzun yıllar hayatta kalmayı başarmış biri. Ta, cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş&#8230; Bir de onun yaşamı son derece sade ve sıradan. Bir köle olarak yaşadığı yılları ve kaçtıktan sonra yaşadıklarını destansı bir dille anlatıyor. Tabii bu arada yaşlanıyor da. Cumhuriyetin ilk yıllarında son derece basit, yaşam mücadelesi veren biri. Boyacılık yapıyor, korumalık yapıyor&#8230; Karnını doyurma mücadelesi veriyor. Bir dolu işe girip çıkıyor. Çok çalışıyor. Bu arada adeta destansı bir kahramanlık çağında yaşıyor. 1950’lerde yeraltı örgütlenmesi içerisinde görev yapıyor; 26 Temmuz hareketi içerisinde&#8230; pardon, 26 Temmuz değil, parti için çalışıyor, Sosyalist Halk Partisi&#8217;nde, yani eski komünist parti&#8230; Düzenli aidat ödüyor&#8230; Hareketin düzenlediği etkinliklerin biletlerini satıyor, Sierra Maestra&#8217;ya, Fidel&#8217;e para toplayıp gönderiyor, ama kendi yaşamı hiç ilginç değil, yani tekdüze, herhangi biri gibi. O yıllarda oldukça da yaşlanmış durumda, 90&#8217;ını geçmiş normal bir insan işte.</p>
<p><strong>Devrim&#8217;i, 1959’u nasıl karşıladı peki? Yani, Devrim hakkında ne düşünüyordu?</strong></p>
<p>Çok mutluydu tabii. Bilimler Akademisi başkanı tarafından ziyaret edildi. Ki Başkan, onun ölümünden sonra, cenazesinde mezarının başına gelip konuşmuştu, 1973&#8217;te.</p>
<p><strong>HER GERÇEKLİK KENDİ İÇERİSİNDE BİR KURGU TAŞIR&#8230;</p>
<p>Bir paragrafta şöyle söylediğini hatırlıyorum, oldukça keskin politik bir tespit yapıyor, Máximo Gómez&#8217;in heykeli Kuzey&#8217;e doğru bakarken Maceo, tam ters istikamete, kendi halkına doğru bakar, ben bunu bilirim&#8230; Bu son derece etkileyici, keskin bir tespit&#8230; Hiç detaya girmeden hedefi tam göbeğinden vuruyor. Mükemmel&#8230;</strong></p>
<p>Onun bu sözleri bana biraz sorun çıkarmıştı tabii&#8230; Nasıl aktarsam diye kıvrandım bir süre. Çünkü biliyorsun, Máximo Gómez Küba’nın ulusal kahramanıdır. Ülkede ona hayranlık duyanların sayısı azımsanamaz. O çok iyi bir komutandı, bağımsızlık savaşının komutanı&#8230; Ama bir siyasetçi değildi. Net bir politik ufku hiç olmadı. ABD Başkanı McKinley&#8217;e bir mektup yazdı ve Küba bağımsızlık savaşına ABD&#8217;nin yardım etmesini istedi&#8230;</p>
<p><strong>Evet, kendi durumundan pek emin değil&#8230;</strong></p>
<p>Öyle&#8230; Zaten 1905&#8217;te de öldü, epeyce yaşlanmıştı. Aslında Dominik vatandaşıydı ama burada, bizim ulusal kahramanımızdır. Tabii siyahlar, ki siyahların politik duyarlıkları son derece keskindir ve bağımsızlığın kurtuluş olduğunu çok iyi kavramış olduklarından onu hiç sevmediler. Bir diğer neden de, kendi genelkurmayına hiç siyah subayları almak istememesidir. Savaş tarihine bakarsanız onun ordusunda çok az siyahın yer aldığını görürsünüz. Açıkça beyazları tercih etmiştir.</p>
<p><strong>Bunu yeni öğreniyorum. Söyleşi metninden sonra eseri, çalışmayı açıklayan, daha doğrusu tanımlayan görüşlere yer verilmiş. Burada, söyleşide uygulanan tarzı, “sosyal edebiyat” olarak adlandırıyorsunuz. Bununla tam olarak neyi ifade ediyorsunuz. Kurguyu dışlayan, kurgu içermeyen&#8230;</strong></p>
<p>Bir şekilde, bak buraya dikkat, bir yere kadar&#8230; Çünkü her gerçeklik kendi içerisinde bir kurgu taşır. Çünkü sen, ne zaman bir metin hazırlamayı tasarlasan, bir görüşmeyi ya da birisi tarafından atılan bir nutku metinleştiriyorsun diyelim, veya gerçek yaşanmış bir öyküyü metne aktaracaksın, işte bunu kağıda dökmeye başladığın anda kurguya başlamışsın demektir. Ama bu söyleşi metninde, yani Esteban&#8217;ı aktarırken oldukça zorlandığımı hatırlıyorum. Bir tarafta gerçeklikten kopmamaya çalışırken diğer yandan da Esteban&#8217;nın içinde yaşadığı kendi özgün dünyasını yansıtmak&#8230; Esteban&#8217;nın kullandığı dilden, ifade tarzından kopmamak ama aynı zamanda da bu dilin, ifade tarzının anlaşılmaz olmasının da önüne geçmek&#8230; İşte bunları aynı metin içerisinde yansıtmak, ifade etmek&#8230; Çünkü aksi takdirde onun görüşlerinden kopma tehlikesi vardı ve bu ona büyük saygısızlık olurdu. Tabii onun o kendine özgü konuşma tarzı, anlattığı öykülerin birbirine karışıyor olması, zaman konusundaki kopmalar vs. tüm bunları onun aktardığı gerçekliği bozmadan fakat aynı zamanda da ifade tarzının karmaşık yapısını çözerek okura aktarmak durumundaydım. Tıpkı, Rubik’in Küpü’nü kurar gibi&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-300x193.jpg" alt="barnet" width="300" height="193" class="alignnone size-medium wp-image-7590" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-300x193.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet-600x386.jpg 600w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2018/03/barnet.jpg 700w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>YAZAR, ANLATMAK İSTEDİĞİNİ ANLATIR, BAŞKASINI DEĞİL&#8230;</p>
<p>Ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu tıpkı dolanmış bir yün yumağını ipliğe zarar vermeden dikkatlice açmaya benziyor&#8230;</p>
<p>Tıpkı, Rubik’in Küpü gibi işte&#8230; Metni yazmaya başladığımda devamlı bu, Rubik’in Küpü’yle boğuştum durdum. Bunu şuraya, şunu buraya alayım diye didindim durdum. Yer yer öykülerin sırasını değiştirmek zorunda kaldım, ki neyi anlatmakta olduğum iyi anlaşılsın, okur kitabın seyrinden kopmasın. Onun anlattıklarının, onun histogramının ne anlama geldiği aradan uçup gitmesin diye.</p>
<p>Evet. Bu çalışma gerçekten çok etkileyici, büyük emek var, çok açık. Kitap okuru adeta sarsıyor. Sizi alıp bir kölenin dünyasına sokuyor&#8230;</p>
<p>Tam da bu dediğin yönüyle oldukça gerçekçidir&#8230;</p>
<p>Metin ilerledikçe okur da adeta dünyaya onun gözüyle bakmaya başlıyor. Bu konuda kullanılan dil son derece başarılı. Bu açıdan Türk okuru için de oldukça yeni, alışılmadık bir anlatım.</p>
<p>Bu kitaptaki hiçbir cümle, hiçbir sözcük sahte değil, kurgu değil. Elbette yazımı aşamasında kurgu devreye girdi ve bunu yapan benim, yani Esteban burada devre dışı. Fakat bu sanatçının, yazarın yapması gereken şeydir; anlatmak istediğinizi anlatırsınız, kendi tarzınıza göre. Ancak bunun karşısında gerçeğe de dokunamazsınız, bu sizin temel sorumluluğunuz. Dolayısıyla bu kitabın anlattığı baştan sona gerçek yaşamdır. Gerçek yaşamdır ve anlatılan herşey açık ve şeffaf bir şekilde Estaban&#8217;ın gerçek yaşam öyküsünü aktarmaktadır.</p>
<p>BEN POLİTİKAYLA UĞRAŞMAM DİYENLER ASIL POLİTİKA YAPANLARDIR&#8230;​</p>
<p>Son soru: Genel olarak edebiyatı, ya da sanatı diyelim, herhangi bir sanat eserini politik çalışmayla nasıl ilişkilendirirsiniz? Sanat eseri saf sanat ya da saf politik olur mu?</p>
<p>Bak benim için şu son derece açık ve net; herhangi biri, kendisini politikayla alakasız biri olarak tanıtsa bile o kişi bana göre, politikanın daniskasını yapıyor demektir. Sapına kadar politiktir o. Çünkü dünyada politik olmayan bir kişi, bir düşünce, herhangi bir şey yoktur, olamaz. Hatta şöyle diyelim; ben, herhangi bir ideolojinin savunmasını yapmam diye ortalıkta gezen kişi, ideolojinin tam da kendisini yapmaktadır, bu çok açık. İşte ideoloji tam da budur! Kimi kişiler, ben politikayla uğraşmam, bu benim işim değildir derler, işte tam da burada asıl politika yapanların onlar olduğu gerçeğiyle yüzyüze gelirsiniz. Bu kişiler, kendi saflıklarıyla, tarafsızlıklarıyla öğünürler, bunu size bir erdem olarak sunarlar. Bunlara dikkat edin, bunların hepsi değil ama büyük bir çoğunluğu sağda ve aktif politikanın içerisinde olanlardır. Koyu gericiliği, muhafazakârlığı temsil edenlerin başında gelirler. Toplum ya da insanların durumu onların umurunda değildir, devrime düşmandırlar. Kıyısından geçmezler. Bu işte, oldukça bilinçli yapılan sağ siyasettir. Bu insanlar oldukça mediokrattırlar bana göre&#8230; Çünkü dünyanın bugün yaşamakta olduğu ve son derece aşikâr olan acılara aldırış etmemek büyük talihsizliktir; aslında işte bu tam da bir politik tavırdır. Biz bir eğlenceler, balolar dünyasında mı yaşıyoruz allahaşkına? Bizler, bizler&#8230;.</p>
<p><strong>BENİ POLİTİK KILAN TOPLUMLARIN SORUNLARININ, ACILARININ FARKINDA OLUP BUNLARI YANSITMAMDIR&#8230;</p>
<p>Dünyadan soyut muyuz?<br />
</strong><br />
Hah, evet! Dünyadan soyut mu yaşamaktayız? Kendimizi bir fildişi kuleye hapsedemeyiz. Çevremizde olan bitenlere asla duyarsız kalamayız. Fildişi kuleler Orta Çağlarda kaldı&#8230; Ve şimdi öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, o katliam dolu Orta Çağları aratmıyor. Daha acımasız, insan hayatını riske atan, çok daha vahşi, Orta Çağlarda olup bitenlerden beter. Şu nükleer silahlar meselesi örneğin. Son derece tehlikeli bir ortam yaratıyor dünya için. Bir yanda Kuzey Kore, diğer yanda ABD, gerilimi daha da tırmandırıyorlar. Tabii dünyayı idare etmeye kalkan çılgın bir adam da eklendi bu risklere şimdi. Aslında deli ya da aptal falan değil elbette. Ne yaptığını bilen bir narsist o. İnsanların basit, masum taleplerini kaşımakta usta. Evet, ben politikayı doğrudan metinlere yansıtan bir yazar değilim. Ben, toplumların sorunlarından acılarından haberdar bir yazarım sadece. Beni politik kılan işte bu. Ama şunu da itiraf edeyim, şimdi sana Türkçeye çevir diye vereceğim kitabım haylice politik bir kitaptır.</p>
<p><strong>Bunu çevirirken göz önünde bulunduracağım&#8230;</strong></p>
<p>Kitabın anlattığı güncelliğini korumakta olan bir genel sorunun öyküsüdür. Çok önemli bir genel sorun. Göç! Bugün bu konu dünyanın her yerinde her allahın günü manşetlerde olan bir haber konusudur. En güncel konu&#8230; Dünyada yaşanmakta olan temel sorunların başında gelmekte. İtalya&#8217;da, Türkiye&#8217;de, Suriyeliler&#8230;</p>
<p><strong>İNSAN, İNSANIN ÖNÜNDE EĞİLMEZ&#8230;</p>
<p>Bunu en iyi bilen ülkelerden biriyiz şu anda. Ülkemizde 4 milyondan fazla Suriyeli barınıyor.</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de barınıyorlar ya da Türkiye&#8217;yi Avrupa&#8217;ya geçiş için köprü olarak kullanıyorlar&#8230; Bundan bir kaç ay önce İspanya&#8217;ya gittik, Valencia&#8217;ya, orada Senegallilerin, Afrika&#8217;nın dört bir yanından gelen göçmenlerin halini bizzat gördük&#8230; Sokaklarda bir dolu şey satmaya çalışıyorlar, gömlek, ayakkabı&#8230; Sonra da polis geliyor, apar topar kaçmaya çalışıyorlar polisten, mallar ortalığa saçılıyor, tartaklanıyorlar. Çok acı, çok acı&#8230; Bir dostum var, İspanyol orta sınıfı diyelim, geliri ancak kendini idare edebilen bir kadın. Küba Devrimi&#8217;ni destekleyen, Fidel&#8217;in görüşlerini her yerde savunan biri. Bizlerden biri gibi. Ama ne yazık ki kendi çevresinde olup bitenleri göremiyor. Anlamıyor. Evinde köle çalıştırıyor, inanabiliyor musun? Ve köle çalıştırdığının farkında değil. İyilik yaptığını zannediyor. Yardımcım dediği, Jessi adında Filipinli bir kadıncağız. Benim karşımda eğiliyor; ki, kaç kez “senle ben eşit birer insanız, insan insanın karşısında eğilmez” diye uyarmama rağmen. Sonunda utancımdan kaçtım arkadaşın evinden&#8230;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de de aynı sorun var. Dediğiniz gibi göç, şu anda dünya gündeminin en önemli maddelerinden. Türkçedeki ikinci kitabınızın da bu yönüyle oldukça ilgi çekeceğini düşünüyorum. Sanırım bu kitap da epeyce dile çevrildi.</strong></p>
<p>Evet. Kitabı 1986’da tamamlamıştım. ABD’de ve pek çok diğer ülkede kitabın tanıtımına bizzat katıldım. Ancak öyküsünde de göreceksiniz, göç olgusu hiç eskimeyen, insanları sürekli meşgul etmiş, oradan oraya sürüklemiş tarihsel bir olgu. Ne yazık ki yoksulların kandırılması, daha iyi yaşam hayallerinin sömürüye alet edilmesi bugün artık daha da olağanlaşmış durumda. Bu kitap hiç bitmeyen bu acıların Kübalı bir göçmenin başından geçenler üzerinden anlatımını içeren bir roman. Romanın kahramanı asıl yoksulluğun bolluk diye sunulan şeyin ta kendisi olduğunu neden sonra farkediyor, ancak neden sonra&#8230;</p>
<p><strong>Teşekkür ederim. Bu kitabınızın da kısa sürede Türk okuruyla buluşacağına emin olabilirsiniz.</strong></p>
<p>Asıl ben teşekkür ederim. Türkiye’de de okur karşısına çıkmak benim için yalnızca bir onur değil aynı zamanda da bir ayrıcalıktır&#8230;</p>
<p><strong>Sizi tanımış olmak asıl bizler için önemli bir ayrıcalık. Zaman ayırdığınız için tekrar teşekkürler.</strong></p>
<p><em>Bu söyleşi 08.03.2018 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/miguel-barnet-sen-asil-politika-benim-isim-degil-diyenden-kork/">Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/miguel-barnet-sen-asil-politika-benim-isim-degil-diyenden-kork/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük karanlığımızda saklı umutlar</title>
		<link>https://yazilama.com/buyuk-karanligimizda-sakli-umutlar/</link>
					<comments>https://yazilama.com/buyuk-karanligimizda-sakli-umutlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay - Nevzat Evrim Önal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Mar 2018 12:40:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=7567</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilim insanı, yazar Nevzat Evrim Önal, yeni kitabı ‘Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar’ ile Türkiye’deki devrim düşüncesine içkin bazı tabuları kırmaya ve sıçrama için de güç toplamayı sürdürüyor. Kapitalist karanlığımızın yoğunlaştığını, ama umut parçalarının da görmezlikten gelinemeyeceğini anımsatan Nevzat Evrim Önal, kitabından hareketle, solun genel durumu ve Türkiye’nin devrim dokusu üzerine sorularımızı yanıtladı. »Kitabınızın temel tezlerinden biri,...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/buyuk-karanligimizda-sakli-umutlar/">Büyük karanlığımızda saklı umutlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim insanı, yazar Nevzat Evrim Önal, yeni kitabı ‘Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar’ ile Türkiye’deki devrim düşüncesine içkin bazı tabuları kırmaya ve sıçrama için de güç toplamayı sürdürüyor.</p>
<p>Kapitalist karanlığımızın yoğunlaştığını, ama umut parçalarının da görmezlikten gelinemeyeceğini anımsatan Nevzat Evrim Önal, kitabından hareketle, solun genel durumu ve Türkiye’nin devrim dokusu üzerine sorularımızı yanıtladı.</p>
<p><strong>»Kitabınızın temel tezlerinden biri, şu: Beyaz yakalılar kapitalizm tarihinde yeni bir şey değil ama ısrarla öyle savunuluyor ve üzerine orta sınıf pelerini de atılıyor. Ortada sınıfsal bir ihtiyaç var, yönetenler açısından. Bu ihtiyacın sermaye için kaynağı nerede? ‘Emperyalist sistem neoliberalizmle tekelci ve rantiye özüne dönünce’ bir yeni ortaçağ kaçınılmaz olmuyor mu?</strong></p>
<p>Sermayenin yönetimi söz konusu olduğunda, şirketlerin idari hiyerarşisi, bir şahıs olarak patronun yerini almış durumda. Her tekelde, her holdingde binlerce, on binlerce insan mesailerini bundan iki yüz yıl önce patronun bizzat yaptığı işleri yaparak geçiriyor. Bu, kendi başına çürümüş feodalitede topraklarını kâhyalara devreden soyluların kendi mülklerine yabancılaşmasına benzer bir durum ve bir ihtiyaç yaratıyor: Her bir şirkette ve bir bütün olarak sermaye düzeninde bu idari hiyerarşinin patrondan bağımsızlaşmasının önüne geçilmesi gerekiyor. Öteki türlü, ofislerde, plazalarda, bilgisayarların başında çalışan emekçiler, fabrikalarda üretim bantlarında çalışan emekçiler gibi bir tehlike arz etmeye başlar. Beyaz yakalıların, kapitalizmin gelişiminin nihai sonucu olarak, ‘tarihin sonu’nun işaretlerinden biri olarak zuhur etmiş ‘yeni orta sınıf’ oldukları iddiası, bu ihtiyacın sonucu. Zira bir insan grubu emekçi değil orta sınıfların parçasıysa, son tahlilde, patron sınıfına karşı gerçek bir sınıfsal tehdit arz edemez. Kapitalizmin son yıllarını yaşıyoruz ve burjuvazi, yürüye yürüye geldiği mezarlıktaki mezar kazıcıları gördükçe, ıslık çalıyor. Elinden de mezar kazıcıları o ıslığa eşlik ettirmekten başka bir şey gelmiyor.</p>
<p><strong>»Küresel ekonomi denilen ‘kumarhanede’ yaratılan para, temel ekonomik faaliyet adeta. Tekelleşmiş, rantiyeleşmiş sermayenin, birikimini irrasyonel temeller üzerinde yükselttiğini vurguluyorsunuz. Bireyin bu süreçte tarihsizleştirildiğini de ekliyorsunuz. Bu irrasyonalite tuzağında yeni bazı komünist girdiler yapmak gerekmiyor mu? Entelektüel (teorik) şiddet girdilerinden söz ediyoruz. Eski modellerin yer yer yetersiz kaldığını, kitabınızın satır aralarında ve geçmiş sosyalist deneyimlere büyük saygıya rağmen okuyabiliyoruz çünkü&#8230;</strong></p>
<p>Entelektüel şiddetin teorik değil ideolojik olması gerektiği, ayrıca bu şiddetin sadeleştirici ve taraflaştırıcı olması gerektiğini düşünüyorum. Patron ve işçinin olduğu her yer, yani her şirket, her işyeri bu eksenden bölünmeli, patron ve işçinin asla aynı sandalda olamayacağı yapılacak ideolojik müdahalenin merkezinde olmalı. İndirgemeci görünebilir, ancak günümüz irrasyonalitesi gücünü dümdüz kafasızlıktan almıyor. Karmaşık ve önemsiz doğrularla makyajlanmış yalanlardan, enformasyon bombardımanından, türlü çeşitli metafizikle zehirlenmiş, bilinmezciliğe çıkan ‘teorilerden’&#8230; Su bulandıkça, sınıfsal karşıtlık görünmez oluyor. Toplumdaki temel gerilim değil, pek çok gerilimden birine dönüşüyor. İşaret ettiğiniz eksiklik de zaten teorinin derinleştirilmesinde değil uygulanmasında. Soğuk Savaş’tan bu yana liberalizm, marksizmi hep teorik alanda kavgaya çağırdı ve bu bir oyalama taktiğiydi. Batı Marksizmi’nin liberalizmle, postmodernizmle kuşatılmış hali bu kavganın sonucudur. Marksizm, yeni bir toplum kurmak için verilecek mücadelenin teorisidir. Mücadele etmiyorsanız, hızla bir ayak bağına dönüşür, sürekli revize etme ihtiyacı hissetmeye başlarsınız. Yapılması gereken, sorunlar şiddetlendikçe mücadeleyi şiddetlendirmektir. Bu, toplumsal güçleri mücadeleye ikna ederek olur ve ikna edici olan teori değil ideolojidir.</p>
<p><strong>»Kitabınızın genel çerçevesine baktığımızda şunu söyleyebiliyoruz: Beyaz yakalı emekçilere orta sınıf yaftası asmak, kesinlikle devrim düşmanlığıdır. Çünkü, bir düzen tamirciliğidir. İyi de, bu, Türkiye solunda fazlasıyla yok mu?</strong></p>
<p>Var. Beyaz yakalılara yönelik siyasi faaliyetin büyük bölümü dahi, işçi sınıfının bir kısmından ziyade özgür bir toplumsallığı, bir kimliği örgütlemeye yönelik görüntüsü veriyor. Aklı kimlikçilikle bozulmuş, nereye baksa bireyler ve onların öbekler halindeki kimliklerini görenler, plazalara da bakınca kentli, modern, laik, cumhuriyetçi, eğitimli, elitist vb bir yaşam tarzı görüyor. Ama bu yaşam tarzının arkasındaki, hatta sık sık onun tarafından kamufle edilen sınıfsallığını göremiyor. Dolayısıyla direksiyon sağa çekiyor, akıl orta sınıf tahlillerine kayıyor; zira toplumun asal sınıfları olan burjuvazi ve proletarya kimlikler üstüdür, dolayısıyla kimliksizdir ve tüm kimlikler deklasedir. Kimliğin belirleyiciliği, orta sınıf halin göstergesidir.</p>
<p><strong>»Çok şaşırtıcı, ama gerçekten parlak bir saptamanız var: Petrolsüz (Musul’suz) Türkiye’nin, hem kendi ilericiliğimiz, hem de hatta bölgedeki ilericilikler için büyük bir şans olduğunun altını çiziyorsunuz? Neden?<br />
Başlıca geliri petrol satışları olan geç kapitalistleşmiş ülkelere bakın. Petrol geliri ne kadar çoksa, toplumsal ilerleme o kadar azdır. Topraktan zenginlik fışkırıyor olsaydı, Türkiye’nin kuruluşunda büyük söz sahibi olan toprak ağaları, o zenginlik sayesinde Cumhuriyetin ilerici her yanını budardı. Türkiye bugün artık Malezya olamaz ama başlangıçta petrol zengini olsaydı, olurdu.</strong></p>
<p><strong>»’Herkesin doğrusu kendine’ gibi yanlış ve yanıltıcı bir slogan, solda, ‘her sol grubun doğrusu kendine’ dogmasına mı dönüştü? Solda fikir tartışmalarının eksikliğinden yakınacak durumda mıyız? Sol, sistemi tamir için çırpınmamalı, tersine, sistemi acilen aşmanın yolları üzerinde tartışmalıdır görüşündesiniz. Peki, bu yeterince var mı?</strong></p>
<p>Sistem normal biçimde işlerken ve emekçi sınıf da bir ölçüde koşullarına rıza gösterirken sol içi tartışmalar da havanda su dövmeye dönüşür. Marksizm eyleme geçiremiyor olduğu düşünceleri tartışmakta da zorlanır. Bunun tersi de doğrudur; sistem devrimci bir krize sürüklendiğinde, devrim uzak bir hayal değil, başarılabilecek gerçek bir hedefe dönüştüğünde, tartışmalar da gerçeklik kazanır. Bu olduğunda, samimiyetle iktidarı arayanlar birbirine yakınlaşır ve aralarındaki farklar önemsizleşir; havanda su dövmeye devam etmek isteyenler de yalnızca etkisizleşmekle kalmaz, örgütsel olarak da dağılır. Bu nedenle hayıflanacak bir durum görmüyorum. Bu ülkenin aydın damarı çok derin olmasa da çok inatçıdır. İçinden geçtiğimiz gericilik döneminin tüm kirlerini kısa sürede süpürecek bir canlanma, beni hiç ama hiç şaşırtmaz.</p>
<p><em>Bu söyleşi 01.03.2018 tarihinde BirGün Kitap&#8217;ta yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/buyuk-karanligimizda-sakli-umutlar/">Büyük karanlığımızda saklı umutlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/buyuk-karanligimizda-sakli-umutlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enkazımızı reddeden genç aydın kuşağı Alışılmışı Ters Yüz Eden Kitap</title>
		<link>https://yazilama.com/alisilmisi-ters-yuz-eden-kitap/</link>
					<comments>https://yazilama.com/alisilmisi-ters-yuz-eden-kitap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Çutsay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jan 2018 09:08:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=7231</guid>

					<description><![CDATA[<p>Baştan söyleyelim: Liberal sol denilen karşıdevrim cephaneliğinde işler eskisi gibi iyi gitmiyor. Şaşkınlar. Sadece “Tayyibist şiddeti” üzerlerinde hissettikleri için değil. Türkiye’yi İslamcı karanlığa iten liberal solcular meydanı boş bulamıyorlar, çünkü soldan, Türkiye’de sosyalist bir çıkış sahnelenebileceğini düşünen devrimci bir soldan art arda darbeler almaya başladılar. Entelektüel arenadaki tüm itibarları sıfırlandı. Özellikle 12 Eylül’ün hemen öncesinde...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/alisilmisi-ters-yuz-eden-kitap/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;Enkazımızı reddeden genç aydın kuşağı&lt;/div&gt; Alışılmışı Ters Yüz Eden Kitap</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baştan söyleyelim: Liberal sol denilen karşıdevrim cephaneliğinde işler eskisi gibi iyi gitmiyor. Şaşkınlar. Sadece “Tayyibist şiddeti” üzerlerinde hissettikleri için değil. Türkiye’yi İslamcı karanlığa iten liberal solcular meydanı boş bulamıyorlar, çünkü soldan, Türkiye’de sosyalist bir çıkış sahnelenebileceğini düşünen devrimci bir soldan art arda darbeler almaya başladılar. Entelektüel arenadaki tüm itibarları sıfırlandı. Özellikle 12 Eylül’ün hemen öncesinde veya sonrasında doğan ve 30’larını sürdüren kuşak, son 40 yılın “şeriat doğuran liberalizm” saldırısını boşa çıkarmakta kararlı görünüyor. Bunu yayınlardan da anlayabiliyoruz.  </p>
<p>Çok açık bir cepheleşme karşısındayız: Türkiye’nin İslamcı yıkıma sürüklenmesinde, bu ülkenin aydınları ve genç aydın adayları artık öncelikle liberal solun kolaylaştırıcı müdahalesini, militan taraftarlığını  her fırsatta öne çıkarıyorlar. Haksız değiller.</p>
<p>Gerçekten de kıt zekâlı tüccar imamların cumhuriyet direncini kırabilmesinde liberal sol denilen ve neoliberal barbarlığın soldan ve “en muhalif” destekçilerinden gelen katkı büyük oldu. Biz buna Türkçenin son 40-45 yılında “Belge’li Birikim gericiliği ve etkileri” adını veriyoruz. Emperyalist başkentlerde solculuk satan Sovyetler Birliği düşmanı şımarık tuzukuruların Türkiye acenteleridir. Ancak Murat Belge ve her renkten kafadarının yarattığı gerici hava bir süredir kırılıyor. Günlük basına bakılabilir: Bu güruhun son büyük gaspı olarak görülebilecek “İlhan Selçuk Cumhuriyet’i” bitmiştir, kalan gazetenin tirajı ise açıklanan tabloların çok altında bir yerlerdedir; daha önceki denemelerin (Yeni Yüzyıl, Radikal, Taraf vs.) ise artık adı bile anılmaz olmuş&#8230;</p>
<p>Fakat bu arada sürekli yeni kitaplar yayımlanıyor. Türkiye’nin genç aydınlarının ve aydın adaylarının, kitaplarıyla da liberal gericilik bombardımanına karşı yeni bir çağın kapısını araladığını görüyoruz.</p>
<p><strong>“BİLMİYORLAR, AMA YAPIYORLAR”</strong></p>
<p>Bu kitaplardan biri, “Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar”, çok yeni. Yazarı, Nevzat Evrim Önal. Liberal solun yarattığı tahribatın hâlâ tam olarak göğüslenemediğini en azından zımnen kabullenen bu gerçekten cüretli kitap, birbirinden ilginç sorular ve yanıtlar içeriyor. Özellikle de solun ve aydının verimli toprağını, kentlerdeki beyaz yakalı emekçiler sorunsalını ve sonuçlarını irdeliyor. Cumhuriyet kurgusunun, şu anda yerle bir bile edilmiş olsa, laik ve sosyalist bir yöneliş için verimli bir zemin oluşturduğu noktasından hareket ediyor. </p>
<p>Nevzat Evrim Önal, örnek aydınlarımızdan Orhan Gökdemir’in müthiş formülasyonuyla, “İslamcıların katlettiği, ama bir türlü gömemediği, ancak cesedine sürekli tevavüz ettiği cumhuriyetin” asıl yaratıcısına karşı yeni bir cephe açıyor. Öğretim üyeliğine rağmen aydın tepkilerinde hiç kaçak güreşmeyen genç kuşağın bu mangal yürekli yazarı, kitabında adeta bağırıyor: Orta sınıf etiketleri birer aldatmacadır ve kentte yaşayan beyaz yakalılar, yönetici katmanlar hariç, sonuçta birer ücretlidir ve işçi sınıfının parçasıdır. Entelektüel donanım ve becerileri, onları bu sınıfın dışında konuşlandıramaz. Çok verimli bir topraktır. O zaman, örgütlenme ve iktidar taleplerinde sosyalizm esastır. Sosyalist bir hükümet hedeflemeyenlerin, kentlerdeki beyaz yakalı emek deposuna seslenmeleri de çok zor.</p>
<p>Önal, bu tezden hareket ediyor ve daha ilk adımlarında liberal solun her kılığa giren, İngilizcede de kalemi pek kıvrak, ama entelektüel tutarlılığı sorunlu yazarlarından Slavoj Žižek’in temel bir tezini yanlışlayarak işe daha kapaktan ve tersinden başlıyor: Bu “pek bir antikapitalist” yazar, artık ne kadar kapitalizm karşıtıysa, Marx’ın ideoloji hakkın­daki görüşlerini özetlediğini iddia ettiği bir cümlenin değiştirilmesini öneriyor: “Biliyorlar, gene de yapıyorlar.” Bunu iddia ediyor.  </p>
<p>Baltayı da taşa vurmuş oluyor.</p>
<p><strong>SLAVOJ ZİZEK TÜRÜNE REDDİYE</strong></p>
<p>Çünkü Nevzat Evrim Önal, “Ben bu kitabı, her şeyden önce, bu iddiayı çürütmek için yazı­yorum” diye işe başlıyor. Genç yazar, bilgi toplumu diye kutsanan neoliberal rejimlerde toplumun ortalama eğitim düzeyinin belki biraz yükseldiğini, insanların bilgiye ulaşmalarının benzersiz biçimde kolaylaştırdığını, ama bunun “onlara bilinçlenme konusunda en ufak bir avantaj dahi sağlamadığını” düşünüyor. Bilgi toplumu açık artırmalarına da kuşkuyla bakan Önal’a göre, ortada hâlâ yoğun bir bilinç sorunu var:</p>
<p>“Bilgi toplumu diye adlandırılan son 30-40 yıllık dönemde insanların ortalama eğitim düzeyinin, aldıkları eğitimin mikta­rı açısından yükselmiş ve bilgiye ulaşmalarının benzersiz biçim­de kolaylaşmış olmasının onlara bilinçlenme konusunda en ufak bir avantaj dahi sağlamadığını düşünüyorum. Aksine, gayet plan­lı biçimde başlatılan ve sürdürülen, yanlışlarla da dolu olan ve daha önemlisi, yanlışla doğruyu ayırt etmeyi çok zorlaştıran bu bilgi bombardımanı insanları aydınlatmadı, yalnızca kendileri­ne ve geri kalan her şeye dair sahip olabilecekleri yanılsamala­rı çeşitlendirdi ve derinleştirdi. Dolayısıyla, en eğitimlisinden en cahiline emeğiyle geçinen insanların ezici çoğunluğu halen ey­lemlerinin sebep ve sonuçlarının doğru bilgisine vakıf değiller. İnsanlığın toplam eylemliliğinin sonuçlarının çok kötü olduğunu görüyor, bununla bireylerin (dolayısıyla kendilerinin de) tekil ey­lemleri arasında bir ilişki olduğuna dair uğursuz bir his, göğüsle­rine çökmüş bir ukde hissediyor ama aradaki bağı gerçek anlam­da kuramıyorlar.</p>
<p>Žižek haklı olsaydı bu dünyada iyilik, güzellik, doğruluk namı­na hiçbir şeyin kalmamış olması ve insan toplumunun hızla ve kaçınılmaz bir yıkıma sürükleniyor olması gerekirdi. Doğrusu, yüzeysel bir bakışla böyle de görünüyor.”  (Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar, s. 10)</p>
<p>Kitabın adım adım birçok “alışılmış sol doğruyu” tersyüz etme çabası, daha doğru bir ifadeyle, bunların çoğuna “baş aşağı duran sehpa” muamelesinde bulunması, ancak bu işi sansasyona başvurmadan ve dil oyunlarıyla süslemeden yapması, yeni bir dönemden geçtiğimizin bir başka işareti kabul edilebilir. Sözcüğün bütün anlamlarıyla bir “saflaştırma” işlemindeyiz sanki.</p>
<p>İslamcılığın elinde can çekişen Türkiye’de bu tür işlerin 12 Eylül kuşağınca, yani üniversiteye 90’larda giren kuşağın akademik soyutlarda masaya getirilmesi sevindirici bir gelişme. Önal, İslamcı hareketin temeldeki bir doğruyu perdelemesine engel olmak istiyor. Laik burjuvazinin de en az İslamcı yeni zenginler (“nurjuvazi”?) kadar yaşadığımız kıyım ve yıkımdan sorumlu olduğuna işaret eden Nevzat Evrim Önal, iktidarı gerçekten hak eden bu düzen payandasını çok daha iddialı şu sözlerle irdeliyor:</p>
<p>“İs­lamcı hareket, gelişmekte olan Türkiye kapitalizminin kendisin­den beklediği bütün hizmetleri harfiyen yerine getiren bir tarihe sahipti ve 1990’ların sonunda artık Türkiye sermaye sınıfına vaz­geçilmezliğini ispatlamıştı. 1960 ve 70’lerde solculara saldırılması gerekiyordu, saldırdılar. 1980’lerin sonundan itibaren yaşanan sol aydınlanmacı toparlanışı kötürüm edecek, aydınlanmayla bağla­rını kopartacak aydın cinayetleri gerekiyordu, işlediler. 1990’lar boyunca kent varoşlarında biriken öfkenin soğurulması gereki­yordu, soğurdular. 2000’lerin başında Avrupa Birliği müzakereleri için devletin yerleşik mantığına çok aykırı dönüşümler yapılma­sı gerekiyordu, yaptılar. Aynı dönemde cumhuriyet tarihi boyun­ca birikmiş olan kamu sınaî varlığının özelleştirilip sermayeye devredilmesi gerekiyordu, ettiler.</p>
<p>E, bu kadar hizmet eden, iktidarı alır.</p>
<p>Üstelik bu hizmetlerin hiçbiri Kemalist devlet aklıyla yapıla­mazdı. Tarih isteyenin istediğini yapabileceği bir oyun tahtası de­ğildir. Bir devleti kuran mantık, o devletin aynı zamanda yıkıcı­sı olamaz. Kemalist bürokrasiye ya da onun siyasetteki temsilcisi olan sosyal demokrasiye Tüpraş’ı sattıramazsınız, yakılmış orman arazilerine imar izni dağıttıramazsınız, halka kurşun sıktırırsınız ama Uğur Mumcu’yu bombayla parçalattıramazsınız. Sosyal de­mokrasinin böyle işler olurken görevi, hiçbir şey yapmadan sey­retmektir ve bu görevi her zaman ustalıkla yerine getirir; ama o kadar. 20. yüzyılın son çeyreğinde dünya çapında yaşanan köklü dönüşüm, Türkiye’de başka birilerinin bu alçaklıkları yapmasını gerektiriyordu ve alçaklığı meslek edinmiş olan İslamcılar bu iş için biçilmiş kaftandı.” (s. 71-72)</p>
<p><strong>TÜRKİYE ŞERİATINDA SON DURUM</strong></p>
<p>Türkiye, yıllardır kendi şeriatı içinde tarihten silinmeye doğru dolu dizgin gidiyor. Finaldeyiz.</p>
<p>Bu gidişi başından itibaren gören gençler oldu. Biri, her yazısıyla fırlak bir sosyalist çıkışın entelektüel mayası hakkında fikirler veren bir imza, Galip Munzam, Türkiye’deki şeriat arayışlarına bunlar daha yerleşmeden direnenler içindeydi. Genç araştırmacı ve yazar, 7 yıl önce soL Portal’da “şeriatımızın bugününü” yazabilmişti. Türkiye’deki şeriat devleti uygulaması için tanım arıyordu.</p>
<p>“Şeriat devletini ise, yine kurumları tümüyle dini kurallar uyarınca kurgulanmış, farklı bir işleyiş biçimine (modus operandi) sahip bir devlet aygıtından ziyade, temel meşruiyet kaynağını dinin oluşturduğu, bu amaçla dini &#8216;himayesine almış&#8217; olan, dinin toplumsal alanda önünü açan, bir devlet örgütlenmesi olarak tanımlamayı öneriyorum.”</p>
<p>Şeriat, bir siyasal rejim olarak, bu ülkede böyle işte. Acımasız bir İslamcı faşizm ile enkazımız yönetilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Soruyu yineleyelim: Hiç mi umut yok?</p>
<p>Sadece sola musallat olmuş “umutkıranlar” mı var?</p>
<p>Böyle bir sahnede bu tür kitaplar, Türk ve Kürt zenginleri için yeni dönemde iktidarın ateşten gömlek olabileceğine dair sinyaller. Aslında olumlu sinyaller. Bir umut olduğunu ilan ediyorlar. Türkiye çok ilginç bir mücadele sahnesi artık ve sosyalist yönelimli bir hükümet için de ideal bir “kararsız denge” egemen bu sahneye. Nevzat Evrim Önal’ın parlak bir çözümlemesi de şöyle:</p>
<p>“İslamcı yobazlık nasıl modern yaşantının kurallı kent hayatı, hukukun üstünlüğü, laiklik, kadının çalışma özgürlüğü gibi temel gereklilikleriyle barışamazsa; biz de onların işine gel­diğinde her türlü kuralı arsızca çiğneyen barbarlığı, kadını ezip değersizleştiren ikiyüzlü ahlakçılığı, gelişkin tüm etik ve estetik değerlere düşman ilkelliği ve diğer tüm mide bulandırıcı özellik­leriyle barışamayız. Biz Anadolu aydınlanması ve modernleşme­sinin son temsilcileriyiz, onlar ise Anadolu gericiliğinin.</p>
<p>Dolayısıyla ortada çok ama çok ilginç bir kararsız denge var. Yo­bazlar da, biz de Türkiye kapitalizminin gelişme dinamiklerinin toplumsal ürünleriyiz. Düzen bizsiz de, onlarsız da yapamıyor ama bu iki toplumsal yapı da barış içinde ve istikrarlı biçimde bir arada duramıyor.” (s. 73</p>
<p>Önal’a göre, bugünün dünyası “19. yüzyıl sonundaki dünyanın neredeyse aynısı”. (s. 237) Yazarımız, böyle bir dünyada sol adına çok ileri sürülen bir tezi temelinden reddetmek zorunda kalıyor, tersinin yenilgicilik olduğunu savunuyor. Örneğin Gezi’den söz ediyor, ama meramı onun çok ötesindedir: “Savunmadaydık. O yüzden yenildik.” (s. 238)</p>
<p>Bu kitap işte tam da bu “savunmacı” zihniyete bir reddiyedir. İslamofaşizme karşı bir şeyleri savunmak isteyenlerin, bir karşı atakla belki bazı şeyleri geri alabileceği anlaşılıyor. Önal ise çok daha ileri taleplerden hareket edilmesini öneriyor. </p>
<p><strong>HIZLA ÇOĞALIYORLAR</strong></p>
<p>Nevzat Evrim Önal ve onunla benzer dalga boyunda düşünüp üreten, üç aşağı beş yukarı aynı yaş dönümündeki arkadaşlarının (Aytek Soner Alpan, Barış Zeren, Okan İrtem, Deniz Hakan, Taylan Kara, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Alper Erdik, Haydar Ali Albayrak ve daha birçok isim) bir biçimde kayda geçtikleri şey, kapitalizm karşıtlığının bile artık kapitalizme yarar hale getirilmesidir: “Antikapitalizm, sisteme karşı biriken her türlü top­lumsal enerjiyi topraklayan, üstüne de çuvalla para kazandıran benzersiz bir paratonere dönüştü.” (s. 152) Faşist darbe öncesi ve sonrasında bebekliğini geçiren, genelde de 1990’larda üniversiteye başlayan veya bitiren kuşak, gerçekten inanılmaz bir enerji içeriyor. Nevzat Evrim Önal, bir örnek.</p>
<p>Baştan sona analitik ve hep akıntıya karşı, ama devrimci bir ısrar içeren bu yaratıcı satırlar, kitaptaki yorum ve öneriler, sadece solun değil, ona yakın veya uzak çevrelerin de gündemine girmelidir aslında. Sol Kemalistlerin veya sol Kürdistlerin&#8230; Yeni tartışmalar çıkmalıdır. Çıkar mı? Bilemeyiz. Ancak “patronseverliğin devletseverlikten çok daha ağır ve tedavisi zor bir hastalık” olduğuna dikkat çeken Önal için, asıl görev, liberal solun yeni muhtemel hareket alanlarını kapatmaktır. Öyle diyelim.</p>
<p>O zaman&#8230;</p>
<p>O zaman, Türkiye’de İslamcı barbarlığın önünü açan liberal solun köküne kibrit suyu ekmeye kararlı bir yazar kuşağı sahneye çıkmış durumda artık. Dümeni de ele almak üzereler. “Kültürel bağımlılık zincirlerinin kırılması” için çağrıda bulunan Nevzat Evrim Önal, kitabıyla yeni bir döneme girdiğimizi müjdeliyor. Kimler bunu müjde olarak alırsa devrimci kanattadır. Diğerlerini ise çeşitli renkleriyle Türk ve Kürt gericiliği kucak açmış, bekliyor. Birbirlerine bayılırlar, malum.</p>
<p>Ama bundan sonra işleri zor. En azından entelektüel arenada koşullar değişmiş bulunuyor. Yeni ve aşkın bir “sosyalist sınıf gladyatörleri kuşağı” tartışmalara ağırlığını çoktan koymaya başladı bile. Karşıdevrime itilen Türkiye sanki bir devrim doğuruyor. Önce teoride bir devrim bu. Kimse küçümsemesin: Marx’ın Hegel’e itirazlarından beri iyi biliyoruz: Teori, kitleleri ele geçirdiği anda maddi bir şiddet halini alır.</p>
<p>“Türkiye 1923”ün tarihsel ve entelektüel ilerici içeriğini yeniden üreten, elbette onu aşmak için sorgulayan, ama cumhuriyeti asla bir “anomali” olarak damgalamayan ve Anadolu coğrafyasında sol bir hükümetle Türk-Kürt gericiliğini etkisizleştirmenin mümkün olduğunu ileri süren çok ilginç bir kitap ve gerçekten derin bir yazarla karşı karşıyayız.</p>
<p>Umut genç araştırmacı ve yazarlar kuşağında: İşçi sınıfını temel alan, Türkiye’nin kutsal bir isyanın ürünü olarak kurulduğunu, sonra da göz göre göre şeriata teslim edildiğini, ama bu çıkmazdan sosyalizmle kurtulunabileceğini savunan bir kuşak bu. Nevzat Evrim Önal’ın kitabındaki sayfaların her biri, bu büyük entelektüel kavgaya ayrı bir davet.</p>
<p>                                                           <em> Bu yazı 13.01.2018 tarihinde OdaTv&#8217;de yayımlanmıştır.</em> </p>
<p><a href="https://yazilama.com/alisilmisi-ters-yuz-eden-kitap/">&lt;div class=&#039;secondary-title&#039;&gt;Enkazımızı reddeden genç aydın kuşağı&lt;/div&gt; Alışılmışı Ters Yüz Eden Kitap</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/alisilmisi-ters-yuz-eden-kitap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıradan Kahramanlar</title>
		<link>https://yazilama.com/siradan-kahramanlar/</link>
					<comments>https://yazilama.com/siradan-kahramanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Odman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Dec 2017 10:27:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=7071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Romanı* okuyup bitirdiğimde, belki de daha bitirmeden, aklıma takıldı. “Sıradan kahraman” tamlaması bir oksimoron olarak görünse de buradaki kişiler için uygun düşüyor. Ama bunun az rastlanan bir durum olduğu da pek söylenemez; benzer bir akıl yürütmenin ardına takılarak, örnek olsun, bugün ülkemizde yaşayan yok yoksul, çaresiz, yaşamı sürdürmeyi nasıl becerebildiklerine akıl erdirilemeyen pek çok namuslu...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/siradan-kahramanlar/">Sıradan Kahramanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Romanı* okuyup bitirdiğimde, belki de daha bitirmeden, aklıma takıldı. “Sıradan kahraman” tamlaması bir oksimoron olarak görünse de buradaki kişiler için uygun düşüyor. Ama bunun az rastlanan bir durum olduğu da pek söylenemez; benzer bir akıl yürütmenin ardına takılarak, örnek olsun, bugün ülkemizde yaşayan yok yoksul, çaresiz, yaşamı sürdürmeyi nasıl becerebildiklerine akıl erdirilemeyen pek çok namuslu emekçiyi anlatmak için de aynı tamlama kullanılabilir.</p>
<p>Bugün sözünü edeceğim ve okunmasını önereceğim romanın yazarı Vera Panova, Karadeniz’in, daha doğrusu Azak Denizi’nin hemen kuzeyinde ve Don ırmağı kıyısındaki Rostov’da, yoksul bir emekçi ailesinin kızı olarak doğmuş. Büyük Ekim Sosyalist Devrim’i gerçekleştirildiğinde 12 yaşında bir çocukmuş. Düzenli bir eğitim alamamakla birlikte, genç sosyalist devletin sunabildiği imkânlardan da yararlanarak kendini yetiştirmiş. Roman ve oyun yazarlığının yanı sıra gazetecilik yapmış. Eserlerinin bazıları sinemaya uyarlanmış. Sovyet Yazarlar Birliği’nin yönetim organlarında da değişik zamanlarda görev alan Panova, ikincisi bu romanı ile 1948 yılında olmak üzere 1947 ve 1950 yıllarında üç kez Stalin Ödülü’nü kazanmış. Çok zorlu geçen bir hayata, 6 yıl kadar süren kısmi felcin sonunda, 1973’te veda etmiş.</p>
<p>Dilimize İleri Bakmak adıyla ve rahat okunur, temiz bir Türkçe ile çevrilen roman, İkinci Dünya Savaşı sonlarına yakın bir zaman kesitini alarak, Urallar yakınındaki bir sanayi kasabasında ve orada kurulu büyük bir fabrikada yaşayıp çalışan insanları, onların birbirleriyle ilişkilerini, hayatla ve savaşla boğuşmalarını anlatıyor. Yazının başında belirttiğim gibi, basbayağı sıradan insanlar bunlar; ama yaşadıklarına ve kendilerini yaşamaktan bezdirmek üzere bir araya gelmiş izlenimi veren türlü olumsuzluklara rağmen gerçekleştirdiklerine bakılırsa, kahraman nitelemesi de hiç iğreti durmuyor üstlerinde. Sağı solu karıştırırken bazı eleştiri yazılarında gözüme ilişen “olumsuz kahraman” tanımlaması kendisine yakışmayan fabrika yöneticisi mühendis general Aleksandr İgnatyeviç Listopad onlardan biri örneğin. Savaşta başına gelmedik kalmamış parti örgütçüsü Ryabukhin, ortalığı temizleme işi yaptırılan Alman savaş tutsaklarının azametli tavırlarına bakarak “fabrikanın sahibi” sandıkları, yetmiş sekiz yaşındaki şef tasarımcı Vladimir İppolitoviç, onun yardımcısı genç ve güzel Nonna Sergeyevna, yöneticinin şoförü işini bilir, uyanık Ahmet Mirzoyev, yaşlı işçi Nikita Trofimoviç Vedenyev ve ailesi, traktör yedek parçaları üretimine kaydırılmayı hayallerine hakaret sayan atölye şefi Gruşevoy, fabrika işçi sendikasının başkanı Uzdeçkin, dört yıl sürmüş yıpratıcı savaş günlerinden kasabasına dönen Lukaşin ve onunla sevgili olan Stakhanovcu Mariyka, onların ana babaları, çocukları, yakınları… “Sıradan” oldukları kuşkusuz, ama insanlığın o güne kadar ardına düşmüş olduğu en zorlu, ama bir o kadar da görkemli işe, sosyalizm kuruculuğuna, kimileri pek az bilerek, kimileri felsefesini yapacak kadar özünü kavrayarak girişmişken emperyalist dünyanın yeni ve hepsinden azgın bir saldırısıyla daha baş etmeye uğraşan, bu nitelikleriyle de düpedüz “kahraman” olarak adlandırılması gereken insanlar…</p>
<p>Az önce “kimileri felsefesini yapacak kadar kavrayarak” sözleriyle anlattığım insanların tümü ya da çoğu iyi eğitimli sanılmasın. İçlerinde formel olarak hiç eğitim almamış olanlar da var. Örneğin, yönetici Listopad’ın annesi, uzun süredir görüşemedikleri ve kendisindeki gelişimi gördüğünde şaşırarak “Ne zaman böyle değiştin sen?” diye soran oğlunu şöyle yanıtlıyor:</p>
<p>“Herkes kendi doğru bildiği yolda yürür. Ve herkes aynı ana yolda buluşur. Ana yol tektir. Ama patikalar milyonlarcadır. Ülkemizde pek çok yol olduğu gibi, pek çok da patika vardır.”</p>
<p>Peki, yoldaş general ne diyor? Ne diyebilir ki! “Harikasın anne” diyor annesine hayranlıkla bakarak. “Söylediğin sözler de harika!”</p>
<p>Bütün bu sıradan kahramanların yaşadıkları, yaşayabilecekleri, ileri ve geri bağlantılarıyla, benim sözü bitiremeyen dediğim yazarların, sözgelimi, onlardan Tolstoy’un bizden Yaşar Kemal’in elinde çok daha hacimli bir romana dönüşürdü mutlaka. Kitabın kapağını kapattığımda aklıma düşenlerden biri bu oldu.</p>
<p>Ayrıca, “Şunu da aktarmalıyım” dedim kendi kendime:</p>
<p>Savaş bitmiştir, saldırgan sürüler yuvalarına kadar kovalanmıştır. Fabrika, olması gerektiği gibi, artık savaş dışı amaçlarla çalışmaya dönecektir. Zorunlu olarak ara verilen “inşa süreci” yeniden başlayacaktır. Yönetici Listopad, zaman zaman yaptığı gibi “dolanalım” der şoförü Ahmet’e, eve gitmeden önce, kentin içinde ve çevresinde geniş bir tur atmak anlamındadır bu. Öyle yaparlar: “Uzun binaların pencereleri kar fırtınasının arasından  görünmeye başladı. Sokak lambalarını geçtiler. Lambalar yere düşmekte olan karların üzerine parlak bir ışık döküyorlardı. Yumuşak kar her yeri kaplamıştı. Emeğin ülkesi şimdi beyaz bir kuğu gibi görünüyordu.”</p>
<p>Ama, emekçi insanlık adına ne kadar yazık, yine Listopad’ın annesinin hiç yüzünü görme fırsatı bulamadığı gelininin ölümünü düşünerek söylediği sözlerle, “Lanet olsun! Yenildiler, bozuldular ama hâlâ alçaklıklarının acısı çekiyoruz.”</p>
<p>Aynı acıdan bugün bile payımıza düşenler yok mu?</p>
<p>***</p>
<p>Bir de, ayrıntı sayılabilir belki, son olarak değinmek istediğim bir nokta var; nokta değil, soru işareti demek daha doğru olacak.</p>
<p>Kitabın 67. sayfasında “çevirenin notu” olarak verilen bir bilgiye takıldım. Roman metninde, kahramanlardan biri olan Mariyka, ben bir Stakhanovka olarak bunu yapamam, diyor. Buradaki Stakhanovka sözcüğü için sayfanın altında çevirenin notu olarak şöyle bir açıklama verilmiş: “Sovyetler Birliği’nde takım tezgahında çalışan (kadın) işçiler.”</p>
<p>Bu açıklama bana doğru görünmedi. Birkaç nedenle: Birincisi, sözcüğün kökenini oluşturan Stakhanov, sovyet iktisat tarihinde çok bilinen, “efsaneleşmiş” bir maden işçisinin adını akla getiriyordu. Otuzlu yılların ortasında, o adı taşıyan Ukraynalı bir maden işçisinin başlattığı, çok kısa sürede kömür madenciliğinin dışında pek çok sektöre ve çok geniş sovyet coğrafyasına yayılmış bir komünist emek hareketi, olağanüstü iktisadi başarıların elde edilmesinde son derece önemli katkılar sağlamıştı. İkincisi, bir Stakhanovka olarak sevgilisinin eski deri ceketini pazarda satmanın kendisine yakışmayacağını söyleyen Mariyka, herhalde, bunu bir takım tezgahı işçisi olarak söylüyor olamazdı. Üçüncüsü de, zaten, olay 1944-45 yıllarında yaşanıyordu ve Stakhanovist Hareket’in olağanüstü yaygınlık kazanışının üzerinden ancak yedi sekiz yıllık bir süre geçmişti; dolayısıyla, buna ilişkin olarak roman metninde başka yerde açık bir ipucuna rastlamasak da, anlaşılan, Mariyka o harekete katılmış bir işçi olabilirdi. Dördüncüsü, Rusça bilgisine güvendiğim ve benim düştüğüm bir yanılgı  varsa onu ortak etmemek için şu anda adını vermediğim bir yoldaşımla yaptığım kısa bir telefon görüşmesi sonunda, dil açısından da, öyle düşünmenin yanlış olmayacağını doğrulayabildim.</p>
<p>Sonuç olarak, o dipnotun, “Stakhanovist harekete katılmış kadın işçi” olarak değiştirilmesinin doğru olacağını düşünüyorum. Yanlış düşünüyorsam, romanın çevirisini başarıyla gerçekleştirdiğini yukarıda belirttiğim Levent Özübek beni düzeltmelidir. Böyle bir düzeltmeye burada yer vereceğimi ayrıca belirtmem bile gereksizdir.</p>
<p>Ayrıca, herhalde gırtlaktan gelen “h” ünsüzünün söylenme zorluğundan olsa gerek, bu sözcük İngilizcede “kh” biçiminde yazılıyor genellikle. Ama Türkçede buna gerek yok, Stahanov biçiminde yazıp okumak daha doğru. Bununla birlikte, ben romanın Türkçe metnindeki ve başka pek çok çevirideki yazım alışkanlığına uydum burada.</p>
<p>Ayrıntı sayılabileceğini başta söylediğim halde bu konu üzerinde durmamın apaçık nedeni, varsa bir hata ya da atlama, bunun giderilmesini kolaylaştırmaktır. İkincil ya da gizli nedense şu: Stakhanovizm adıyla sosyalist emek tarihine kazınmış bir eylem vardır ve yeri gelmişken bunu hiç değilse üç beş sözcükle hatırlamadan geçmek olmaz.</p>
<p>“Bir roman üzerine yazıyorsun arkadaş, iktisat tarihinin yeri mi!” biçimindeki büsbütün de yersiz sayamayacağım olası itirazları dikkate alarak kısaca devam etmek durumundayım. İşçilerin kendilerine verilmiş üretim hedeflerinin üzerine ve çok üzerine çıkmaları, bunu herhangi bir dışsal zorlama ve maddi beklenti olmadan yapmaları, olarak anlatabileceğimiz bu harekete katılanların 1935 yılında örgütledikleri ulusal düzeydeki konferansta Stalin’in şu sözlerini, kolay özet yapabilmek amacıyla aktarabiliriz.  Bu hareketin  işçi sınıfının gelecek teknik ve kültür atılımını tohum halinde kendinde taşıdığı, daha yüksek bir emek verimliliğine ulaşmanın ipuçlarını sunduğu, sosyalizmden komünizme geçmek ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmak için vazgeçilmez gerekliliklerin yolunu açtığı vurgulandıktan sonra şunlar söyleniyor:  “Stakhanovist hareketin temelinde yatan, her şeyden önce, işçilerin maddi durumlarının kökünden iyileşmiş olmasıdır. Yaşam, şimdi daha iyidir yoldaşlar. Yaşam, daha neşeli olmuştur. Ve insanın yaşama sevinci varsa içinde, işi de yolunda gider. Yüksek verim normları bundan geliyor. Emek kahramanları bundan ileri geliyor. Stakhanovist hareketin kökü, her şeyden önce bunda yatmaktadır. Eğer ülkemizde bunalım olsaydı, eğer ülkemizde işsizlik, işçi sınıfının bu baş belası olsaydı, eğer biz güzellikten, sevinçten uzak, kötü bir yaşam sürüyor olsaydık hiçbir biçimde Stakhanovist hareketimiz olmazdı.” Bu son cümle, sayılarının üç bin olduğu belirtilen katılımcıların alkışlarıyla kesiliyor; kayıtların söylediği böyle.</p>
<p>Bizim ülkemizin emekçileri, bırakalım çalışırken yaşadıkları neşeyi, sevinci, güzelliği, üç kuruş uğruna ve her koşulda çalışmaya hazır oldukları halde iş bulamıyorlarken, ben de tutmuş nelerden söz ediyorum!</p>
<p>“Eh, o kadar çok roman okursan, olacağı budur!” denilecek olursa, yanıtım ikidir: Hem öyle pek de fazla roman okuyamıyorum ne yazık, keşke çok daha fazla okuyabilseydim, hem de roman okumadan dünyayı öğrenirim diyene rastlarsanız, kulak asmayın, “elden ne gelir, bu da böyle bir adem işte” deyip geçin.</p>
<p>* Vera Panova, İleri Bakmak. Çeviren: Levent Özübek. İstanbul: Yazılama Yayınevi, Aralık 2017, 253 sayfa.        </p>
<p>                                               <em>  Bu yazı 22.12.2017 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em> </p>
<p><a href="https://yazilama.com/siradan-kahramanlar/">Sıradan Kahramanlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/siradan-kahramanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Yakalılara Kefeni Yırtma Çağrısı</title>
		<link>https://yazilama.com/beyaz-yakalilara-kefeni-yirtma-cagrisi/</link>
					<comments>https://yazilama.com/beyaz-yakalilara-kefeni-yirtma-cagrisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Çınar ve Nevzat Evrim Önal]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 12:57:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Görüşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beyaz yakalılarla ilgili son yıllarda ne çok cümle kuruldu, ne çok kitap yazıldı, ne çok konuşma yapıldı değil mi? Ne çok tartışmalara, araştırmalara konu oldu beyaz yakalılar… Yakın geçmişte bir kitap yayımlandı. Kitabın adı: Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar… Alt başlığı: Beyaz yakalı varoluşa dair denemeler… Yazılama Yayınevi&#8217;nden&#8230; Son zamanlarda okuduğum çok az kitap, algımı bu denli...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/beyaz-yakalilara-kefeni-yirtma-cagrisi/">Beyaz Yakalılara Kefeni Yırtma Çağrısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Beyaz yakalılarla ilgili son yıllarda ne çok cümle kuruldu, ne çok kitap yazıldı, ne çok konuşma yapıldı değil mi?</p>
<p>Ne çok tartışmalara, araştırmalara konu oldu beyaz yakalılar…</p>
<p>Yakın geçmişte bir kitap yayımlandı.</p>
<p>Kitabın adı: Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar… Alt başlığı: Beyaz yakalı varoluşa dair denemeler… Yazılama Yayınevi&#8217;nden&#8230;</p>
<p>Son zamanlarda okuduğum çok az kitap, algımı bu denli değiştirip bildiklerimi yeniden gözden geçirmeme vesile olmuştur. Çoğumuzun “beyaz yakalılara” dair bildikleri ve algıladıklarının, bilmemiz ve algılamamız istendiği şekilde bizlere öğretildiğini, işte bu kitabı okuyunca daha da kavradım.</p>
<p>Marx’ın bir tezi var: Radikal olmak nesneleri kökünden kavramaktır ancak insan için kök, insanın kendisidir.</p>
<p>Nevzat Evrim Önal, nesneleri ve nesnelliği kökünden kavrayarak, tarihsel arka planıyla ele alarak kotarmış bu kitabı.</p>
<p>Nevzat Evrim bir kentli. İstanbul’da doğmuş, liseyi Beşiktaş’ta bitirmiş, üniversite ve yüksel lisansını İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, doktorasını Marmara Üniversitesi’nde tamamlamış, önce Beykent sonra Beykoz üniversitelerinde çalışmış bir akademisyen. Eğitim sektöründe bir beyaz yakalı. Ücretli bir çalışan. Emekçi.</p>
<p>On binlerce beyaz yakalıdan farkı, işte az önce sözünü ettiğim, nesneleri kökünden kavramayı başaran bir Marksist olması. Bu kitabı da bu pencereden ve bu gözlükle yazmış.</p>
<p>Okuduğunuzda fark edeceksiniz: Bugüne dek “beyaz yakalılara dair” okuduğunuz kitapların açtığı pencerelerden çok farklı pencereler açılacak önünüzde. Benzer başka kitaplara, ileri okumalara ihtiyaç duyacaksınız. Kitabın akışı içerisinde kendinizle mutlaka karşılaşacaksınız. Ama kitap size başka bir yeri işaret edecek.</p>
<p>Velhasıl, Nevzat Evrim’in bu adeta beyaz yakalılar için adeta bir “el kitabı” niteliğindeki kitabı, ilginç, meraklı, sürükleyici, düşündürücü, farkındalıklarla donatıcı bir okuma deneyimi olacak.</p>
<p>Nevzat Evrim’le bu kitabı konuşmak istedim. Nişantaşı’nda beyaz yakalıların çevremizi sardığı bir kafede, bir köşede oturup konuştuk. Okuyacağınız söyleşi çıktı ortaya.</p>
<p>Evet… Nevzat Evrim beyaz yakalıların tam içinden, göbeğinden, merkezinden bildiriyor…</p>
<p><strong>&#8220;İNSAN, HAYATINI YAPTIKLARI ÜZERİNDEN ANLAMLANDIRIR&#8221;</strong></p>
<p>“Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar” dedin kitabının adına… Bir de alt başlığı var: Beyaz yakalı varoluşa dair denemeler… Kent merkezlerinde yaşayan, plazalarda çalışan, AVM’lerde dolaşan, rezidanslarda/sitelerde/apartmanlarda oturan, hayatta ve ayakta kalmak için ay sonunda alacağı maaşı bekleyen düşüne emekçileri… Anlattığın, onların hikayesi. Neden onlar? Neden yazdın bu kitabı?</p>
<p>Çünkü, anlatılmaya değer bir hikâye var. Henüz anlatılmamış bir hikâye. Belki yadırganacaktır ama ben beyaz yakalıların yaşamlarına ve varoluşlarına dair yapılan tespitlerin büyük ölçüde yanlış olduğunu düşünüyorum. En fazla da onların kendi hayatlarına dair yaptıkları tespitlerin, kitabın adı bunu anlatıyor. “Bu kadar çok şey yazılmışken nasıl? Biri bile mi tutmuyor?” denebilir ama mesele bu değil ki, genel kanaatin ne olduğu… Beyaz yakalılığın, altını çiziyorum, kültürel bir durum olduğu ve esasen batıdan Türkiye’ye, özentilik üzerinden sirayet ettiği düşünülüyor. Koca koca akademisyenler, sosyologlar böyle düşünüyor, çünkü batıda yazılıp çizilmiş şeyleri kötü bir İngilizceyle kopyalayıp yapıştırmak bilimsel bakmaktan kolay. Beyaz yakalıların çoğu da böyle düşünüyor çünkü gerçekten özeniyor, batılı olmak istiyorlar.</p>
<p>Bir şey salt kültürelse, o şey olmasa da olur, ya da başka türlü de olabilir. Ben bu kitabı, her şeyden önce, içinde yaşadığımız toplumsal düzende beyaz yakalıların “olmasa da olur” değil, var olmak zorunda olan insanlar olduğunu, düzen açısından vazgeçilmez olduklarını, başka türlü bir varoluş istiyorlarsa bunu ancak düzene başkaldırarak gerçekleştirebileceklerini anlatmak için yazdım.</p>
<p><strong>Kitabı okurken, bir anlam arayışına da tanık oluyoruz. Varoluşsal bir arayış… Zira kitapta hikayesi anlatılan beyaz yakalıların -örtük ya da açık- bir anlam bunalımında olduğu, bir boşluğa savrulduğu, dolayısıyla bir arayışta olduğunu görüyoruz. Kitabı okumaya hazırlananlara, bu varoluşsal arayışa dair neler söylemek ister</strong>sin?</p>
<p>Sartre “varoluş, özü önceler” diyor. Ben, kitapta bu bağlamı genişletip “amaç, anlamı önceler” diyorum ve dilim döndüğünce ispat etmeye çalışıyorum. İnsanın varoluşu, ancak amaçlıysa anlam taşır. Kozmik ya da metafizik değil, çok somut bir şeyden bahsediyorum. İnsan, hayatını, yaptıkları üzerinden anlamlandırır ve insan eylemi daima amaçlıdır. İnsan, eylemlerinin amacını ne denli benimsiyor ve içselleştiriyorsa, o amaçla ne kadar barışıksa, hayatını da o denli anlamlı, yaşamaya değer bulur.</p>
<p>İnsanın bilinci geliştikçe, anlam arayışı da güçlenir ve eğitim bunu kendiliğinden sağlamasa da kolaylaştırır. Dolayısıyla, kitabın konusu olan kentli, eğitimli emekçiler hayatlarını anlamlı kılabilmek için kendilerine daha tarihsel, kendilerini aşan amaçlar koymak zorundalar. “Daha büyük evim olsun, içi eşya dolsun, gezmediğim ülke kalmasın, Süpermen gibi yetişmiş çocuğum olsun” diye eşek gibi çalışmak iyi güzel de, bir yere kadar… Bugün dünyada ölmeye yakın insanların en sık dile getirdiği “keşke” ne biliyor musun? “Keşke hayatımı bu kadar çalışarak heba etmeseydim” diyorlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-6986" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-ahmet-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-ahmet-300x175.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-ahmet.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>&#8220;ON YIL ÖNCE BU KİTABI YAZAMAZDIM, MARKSİZMİ KEŞFETTİKÇE&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Bu kitaba beyaz yakalıların hikayesi diyoruz ama bunca gözlem, tespit, teşhisi derleyip toparlamak kolay değil. Kendi hikayen de var bu anlatıda… Bu yönüyle bir hesaplaşmalar, yüzleşmeler kitabı da diyebilir miyiz buna?</p>
<p>(Gülüyor…) Hem de nasıl. Bu kitabı on yıl önce yazamazdım. Yalnızca aklım yetmeyeceği için değil. Kitapta kullanılan bilimsel yöntem olan Marksizmi keşfettikçe bunun bende, kendi hayatıma dair yarattığı ilk his yasak meyveyi yiyen Adem’le Havva’nın çıplak olduklarını fark etmelerine benziyordu. Bu çıplaklıkta utanılacak bir şey olmadığını anlamam bayağı zaman aldı.</p>
<p>Bu kitabın nüvesi soL Portal’da haftada bir kaleme aldığın yazılarla atıldı ancak kitap, bir yazılar derlemesi değil. 2014’ten 2016’a yazdıkların, her ne kadar kitabın temelini oluştursa da, neredeyse tümü baştan yazıldı değil mi? Kitabı tanımak isteyen okurlara içerikten kısaca söz edebilir misin?</p>
<p>Doğrusu, yazdıklarımın bir bütünlük oluşturuyor olduğunu, yazdıkça fark ettim diyebilirim. Soyut bir düzeyde, sistemsel bir bütünlük olduğunu tabii biliyordum ama, mesela “Yapboz” yazısını yazdıktan sonra günlerce üzerinde düşündüğümü hatırlıyorum. Bu bütünlük hangi bağlarla bir arada duruyor ve hangi bağları kesersek dağılır, birinci bölümde bunu anlatmaya çalışıyorum. Başlığını “İnceleme” koydum bu bölümün. Oradan “Denemeler”e geçiyoruz. Örnekliyoruz, bazı detaylara giriyoruz, arıyoruz, bulduklarımızın altını çiziyoruz ve saire. Sonra, kısa ama eğlenceli bir “Tezler, Kıssalar ve Alıntılar” bölümü var. Burada kimi fikirleri tek cümlede ifade edip altını çiziyoruz; o ana kadar yazdığımız bazı şeyleri süslüyoruz. Kitabın son bölümünün başlığını da “Argüman” koydum. Herhangi bir sonuca varmak için yazmaktan fazlasının yapılması gerektiğine eminim çünkü.</p>
<p><strong>&#8220;BU BİR &#8216;KEFENİ YIRTMA&#8217; ÇAĞRISI&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Kitabı bitirince şunu görüyoruz: Bu yalnızca bir gözlemler/tespitler kitabı değil. Gözlem, tespit, analiz günümüzde en çok yapılan işler ama bu kitabın en önemli özelliği bir çıkışa işaret ediyor olması. Bu yanıyla umuda, kurtuluşa, çıkışa işaret eden, hatta rehberlik etmeye soyunan bir kitap… Katılır mısın bu kanaatime, biraz da bundan söz eder misin?</p>
<p>Bana sorarsan tespit yapmak tehlikelidir, sorumluluk getirir. Kitabın bir yerinde “bilip yapmamak çürümedir” diyorum ve yüzde yüz inanıyorum buna.</p>
<p>Şöyle diyeyim; kurtuluş, salt bir ülkü değil yakıcı bir ihtiyaç haline geldi artık. Humma ateşi gibi bedenimizde hissediyoruz bu ihtiyacı. İçinde yaşadığımız, varlığımızı borçlu olduğumuz bu düzene sığmıyoruz. Bir deli gömleği gibi, işkence mengenesi gibi sıkıştırıyor bizi. En çok da emeğimizi ve bu beyaz yakalı kafa emekçileri için düşünceleri, aklı anlamına da geliyor.</p>
<p>İnsan esnektir, hemen her koşula uyum sağlar ama rezaletlere uyum sağlamanın ağır bedelleri vardır. Halklara da, bireylere de. Burada oturup kaldıkça, başkaldırmadıkça çürüyor ve aptallaşıyoruz. İnsan aptallaştıkça ve çürüdükçe insanlıktan da uzaklaşır. Hep beraber ve hızla uzaklaşıyoruz. Çağımızın karanlığı salt dışımızda bir şey, bir kâbus değil. Kimse kendisini kandırmasın ve temiz zannetmesin. Aynı karanlık içimizde de var ve her şeyden fazla ataletten, uyumdan ve uyuşmadan besleniyor.</p>
<p>Bir kefeni yırtma çağrısı olsun diye yazdım, Ahmet. Aklım elverdiği ölçüde de yol göstermeye de çalıştım. O yüzden “sesime gelin” diye bitirdim. Kazanabileceğimiz bir dünya var çünkü, ama harekete geçmezsek yalnızca gecikmeyeceğiz, belki de o dünyayı tamamen kaybedeceğiz.</p>
<p>Heyecanım da, endişem de bu. Umarım, anlatabilmişimdir&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-6987" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-kapak-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-kapak-300x175.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-kapak.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>NEVZAT EVRİM ÖNAL’LA KİTABA DAİR SÖYLEŞMEK İSTEYENLER İÇİN…</strong></p>
<p>“Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar” adlı kitabı hakkında yazarıyla söyleşmek, tartışmak, konuşmak, düşüncelerini aktarmak isteyen okurlarımız olabilir.</p>
<p>Bunun için İzmir ve İstanbul’da iki etkinlik düzenlenecek önümüzdeki günlerde…</p>
<p><strong>İlki İzmir’de… </strong>16 Aralık Cumartesi günü saat 15.00’te Alsancak’taki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki etkinlikte dostları ve okurlarıyla buluşacak Nevzat Evrim…</p>
<p><strong>İkincisi İstanbul’da…</strong> 24 Aralık Pazar günü saat 15.00’te Kadıköy’de Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde bir etkinlik var. Burada da kitaba dair bir söyleşi gerçekleşecek.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-6989" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-imza-1-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-imza-1-300x175.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/nevzat-imza-1.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><em>Bu söyleşi 09.12.2017 tarihinde soL Portal&#8217;da yayımlanmıştır.</em></p>
<p><a href="https://yazilama.com/beyaz-yakalilara-kefeni-yirtma-cagrisi/">Beyaz Yakalılara Kefeni Yırtma Çağrısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/beyaz-yakalilara-kefeni-yirtma-cagrisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrim Mahkeme Salonunda Başlar</title>
		<link>https://yazilama.com/devrim-mahkeme-salonunda-baslar/</link>
					<comments>https://yazilama.com/devrim-mahkeme-salonunda-baslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Sert]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Dec 2017 13:06:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6907</guid>

					<description><![CDATA[<p>26 Temmuz 1953 tarihinde gerçekleşen Moncada Kışlası Baskını, Küba devriminin kıvılcımını yakan en önemli olaydır. 1 Ocak 1959 tarihine dek sürecek çalkantılı Küba yaşamının sosyalist devrimle sonuçlanıp günümüze dek ulaşmasının arkasındaki temel motivasyonlardan biri, bu baskındır. Fidel Castro’nun 165 yoldaşı ile birlikte bölgede yaşayan insanlara karşı türlü işkencelerin, zulümlerin, tutuklulara dayatılan kötü muamelenin merkezi durumunda...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/devrim-mahkeme-salonunda-baslar/">Devrim Mahkeme Salonunda Başlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>26 Temmuz 1953 tarihinde gerçekleşen Moncada Kışlası Baskını, Küba devriminin kıvılcımını yakan en önemli olaydır. 1 Ocak 1959 tarihine dek sürecek çalkantılı Küba yaşamının sosyalist devrimle sonuçlanıp günümüze dek ulaşmasının arkasındaki temel motivasyonlardan biri, bu baskındır. Fidel Castro’nun 165 yoldaşı ile birlikte bölgede yaşayan insanlara karşı türlü işkencelerin, zulümlerin, tutuklulara dayatılan kötü muamelenin merkezi durumunda bulunan bu kışlayı ele geçirmeye çalışması ile başlayan süreç, devrim neferlerinin yenilgisi ile sonuçlanır.</p>
<p>Fidel’in yoldaşları çok sayıda kayıp verir, esir olarak ele geçirilen 70 devrimci diktatör Batista’nın askerlerince kurşuna dizilir. Ki esirlerin yaşam hakkı, pek çok uluslararası savaş sözleşmesi ile korunma altına alınmıştır.</p>
<p>26 Temmuz 1953 tarihinden sonra Fidel, hayatta kalan 38 yoldaşı ile beraber dağların yolunu tutar. Mücadeleye gerilla savaşı ile devam etmelerini söyler. Ancak içlerinden 20 tanesi teslim olmak istediğini dile getirerek ayrılır. 18 yoldaşı ile beraber bir süre dağlarda dayanmaya çalışan Fidel ve arkadaşları çok geçmeden yakalanır ve tutuklanır.</p>
<p>Fidel, mahkemeye ilk olarak yoldaşlarını savunmak üzere, avukatlık titriyle çıkar. 26 yoldaşının savunmasını yapar ve az ceza almalarını sağlar. Sıra kendi savunmasını üstlenmeye geldiğinde, ısrarla mahkemeye çıkarılmaz. Hakkında düzmece sağlık raporları uydurularak, mahkemeye çıkmasının sağlığı açısından elverişli olmadığı, söylenir. Ancak sebep başkadır. Çünkü Fidel, daha önceki duruşmalarda olduğu gibi Diktatör Fulgencio Batista’yı yaptığı savunmalar ile feci şekilde hırpalamaktadır.</p>
<p>Bir arkadaşıyla yaptığı görüşmede gizlediği notu mahkeme heyetine ulaştırarak –bir kadın yoldaşı saçlarının arasına Fidel’in yazdığı notu saklar-, sağlıklı olduğunu ve mahkemeye çıkmak istediğini beyan eder. Baskının ve zulmün ayyuka çıktığı böylesi bir ortamda görmezden gelinemeyen Fidel, dünya siyaset ve hukuk tarihine altın harflerle tarihe geçecek “Beni Tarih Aklayacaktır” isimli savunmasını yapmak için mahkemenin huzuruna çıkarılmak zorunda kalır.</p>
<p>16 Ekim 1953 tarihinde çıkarıldığı mahkemede dört saat süren bir savunma yapar. Küba tarihinde yaşanan olay ve olguları, sebepleri ve sonuçları ile beraber tarihsel çıkarımlarıyla açıkladığı bir metinle başladığı savunmasını, hedeflediklerinin ne olduğuyla, burjuva hukukunun varoluşuyla ve tiranlığa karşı yaptığı alıntılarla tamamlar.</p>
<p>Savunmasının son sözlerini tüm avukatların aksine şu şekilde dile getirir: “Aslında avukatların savunma sonunda beraat talep etmeleri kuraldandır. Ama ben bunu yapmıyorum. Birlikte hareket ettiğim yoldaşlarım, Pinos Adası’ndaki hapishanede tıkılı, acı çekerken bu olmaz. Beni de onların yanına, aynı kaderi paylaşmaya göndermenizi talep ediyorum. Bir hırsızın, bir katilin başkanlık koltuğunda oturmakta olduğu bir cumhuriyette, dürüst insanların öldürülmelerinden, hapsedilmelerinden daha anlaşılır bir şey olamaz.”</p>
<p>Ve en sonunda o unutulmaz sözünü söyler: “Sizler beni mahkûm edebilirsiniz, edin, umurumda değil. Çünkü beni tarih aklayacaktır!”</p>
<p>ANAYASAYI İHLAL EDEN KİŞİ BATİSTA</p>
<p>Fidel’in yaptığı savunma metni şu yönüyle de önemlidir: Fidel, yargılayıcıları ve diktatörü sorgulayıp hırpalarken, devrimin muhtevasını da açıklar. Yapmak istediği devrim ile neyi amaçlamaktadır? İlk olarak düzenlediği bir darbe ile iktidara gelen Fulgencio Batista hükümetinin anayasayı ihlal ettiğini, ihlal ettiği anayasayı tedavülden kaldırarak yerine tiranlığına meşruiyet arayan yeni bir anayasa uydurarak işlerlik kazandırmaya çalıştığını söyler. Fidel, savunduğu programda bu tiranlık anayasasını tanımadığını ve kısmi demokratik özgürlükler sunan 1940 anayasası üzerinden yargılanmasını söyler. Çünkü anayasayı ihlal eden kendisi değil, Fulgencio Batista’dır.</p>
<p>İkinci olarak bir köylü toplumu olan Küba’nın toprak reformuna ihtiyacı olduğunu ve devrim ile bu sorunu çözeceklerini açıklar. Üçüncü sırada sanayi işçileri vardır. Fidel’e göre, sanayi işçilerinin şirket kârlarından yüzde otuzunu alması gerekmektedir. Şeker kamışı üreticileri ise –ki şeker kamışı Küba’da en çok üretimi yapılan üründür- şirket kârlarının yüzde ellisini almalıdır. Parlamenter muhalefetin yok edildiği böylesi bir ortamda, yolsuzluğa karışan bürokratların mallarının hazineye aktarılması ise hedeflenen devrimde yapılacakların son sırasında yer alır.</p>
<p>Belki de Fidel’in savunmasını bu denli unutulmaz kılan şey, devrimin başarılı olmasından öte, suçlandığı mahkemede savunma yaparken suçlayanları bertaraf edip, devrimin plan ve stratejisini içeren bir programı dosta ve düşmana sunmasıdır. Nasıl ki Küba Devrimi için ilk kıvılcım Moncada Kışlası Baskını’yla atılmışsa, ateşi harlayan büyük ivme de mahkeme salonunda Fidel’in savunması ile rüzgârlanıp tutuşmuştur.</p>
<p>                                                     Bu yazı 16.11.2017 tarihinde gazeteduvaR&#8217;da yayımlanmıştır. </p>
<p><a href="https://yazilama.com/devrim-mahkeme-salonunda-baslar/">Devrim Mahkeme Salonunda Başlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/devrim-mahkeme-salonunda-baslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fidel ve Kennedy</title>
		<link>https://yazilama.com/fidel-ve-kennedy/</link>
					<comments>https://yazilama.com/fidel-ve-kennedy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erhan Nalçacı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Dec 2017 08:46:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6883</guid>

					<description><![CDATA[<p>Altmış bir yıl önce bugün, 2 Aralık 1956’da Meksika Körfezi’nin dalgalı sularında aşırı yüklü bir tekne kusmaktan bir hal olmuş 81 yolcusunu taşıyarak karanlıkta yol alıyordu ve Küba’nın güney doğusunda karaya yanaştı. Kendilerinden 61 yıl önce Jose Marti’nin özgürlük savaşını başlatmak üzere karaya çıktığı yeri arıyorlardı. Tekneden bataklığa atlayan yolcuların arasında Fidel, Che, Raul ve...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/fidel-ve-kennedy/">Fidel ve Kennedy</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Altmış bir yıl önce bugün, 2 Aralık 1956’da Meksika Körfezi’nin dalgalı sularında aşırı yüklü bir tekne kusmaktan bir hal olmuş 81 yolcusunu taşıyarak karanlıkta yol alıyordu ve Küba’nın güney doğusunda karaya yanaştı. Kendilerinden 61 yıl önce Jose Marti’nin özgürlük savaşını başlatmak üzere karaya çıktığı yeri arıyorlardı. Tekneden bataklığa atlayan yolcuların arasında Fidel, Che, Raul ve Camilo da bulunuyordu.</p>
<p>Küba’da Batista rejimine karşı olan bu devrimciler 1959’un ilk ayında mücadeleyi kazanarak Havana’ya girdiler. Tekneden inip de mücadeleye devam edebilen 12 kişi yüz binler olmuştu.</p>
<figure id="attachment_6884" aria-describedby="caption-attachment-6884" style="width: 300px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" class="size-medium wp-image-6884" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel-300x150.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><figcaption id="caption-attachment-6884" class="wp-caption-text">1959 Ocak ayı, Havana’ya Fidel’in varışı</figcaption></figure>
<p>Ancak esas mücadele şimdi başlıyordu. Batista’nın arkasındaki ABD hemen adanın 90 km kuzeyindeydi. Küba’yı İspanya-ABD savaşından beri sömürgeleştirmiş olan ABD bir eyaleti gibi yönetiyordu. Amerikan şirketlerinin adeta sömürgesi olan Küba, aynı zamanda ABD’li zenginlerin kumar ve fuhuş merkeziydi. Bir ABD’linin kendi ülkesinde yapamadığı her şeyi burada yapabildiği söyleniyordu.</p>
<p>Küba bu onursuzluğa ve sömürüye karşı bir kez ayağa kalkmıştı. ABD’nin ise bunu sindirmesi mümkün değildi, büyük bir öfke ile Küba’ya saldırdılar. Halen süren bu saldırının bütün ayrıntılarını bu kısa yazıda anlatmak mümkün değil. Buna karşılık çok yeni Yazılama Yayınları’ndan basılan Fabian Escalante’nin Kennedy Cinayeti isimli kitabı inanılmaz ayrıntılarla dolu. Küba haber alma örgütünün yöneticiliğini yapmış olan Escalante o süreci bir istihbaratçının titizliği ile anlatmış.</p>
<p>Kitabı okumanız için önerdikten sonra çok kısaca içeriğine değinelim. Kitap Kennedy cinayeti ile Küba’da karşı devrim ve Fidel’i öldürmek için duyulan dayanılmaz arzunun kesiştiği noktayı anlatıyor.</p>
<figure id="attachment_6885" aria-describedby="caption-attachment-6885" style="width: 300px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/kennedy-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" class="size-medium wp-image-6885" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/kennedy-300x150.jpg 300w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/kennedy.jpg 500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><figcaption id="caption-attachment-6885" class="wp-caption-text">22 Kasım 1963 Dallas, Kennedy hemen öldürülmeden önce</figcaption></figure>
<p>ABD’nin Küba devrimini yenmek için ayırdığı muazzam bütçeyi, CİA’nın devleti yöneten bir klik haline gelişini, başta Miami’de olmak üzere büyük bir karşı devrimci orduyu beslediği ve yönettiğini, bu sürecin uyuşturucu ve silah kaçakçılığını da içeren bir sektöre dönüşünü mükemmel bir şekilde betimliyor.</p>
<p>Kennedy başkan seçildikten ve füze krizinden sonra süreci kontrol altına almaya ve daha makul hale getirmeye çalışıyor. Bu nedenle ABD devletinin içinde olduğu bir suikasta uğrayarak yaşamını yitiriyor.</p>
<p>Trump güya yasal süre dolduğu için Kennedy suikastıyla ilgili belgeleri açacaktı ama açamadı. Çünkü belgeler devletin nasıl bir komployu ördüğünü ve halkı nasıl kandırdığını söyleyecek. Açtığı belgelerden Fidel’e bin bir türlü suikast planı ve girişimi çıktı, aradaki ilişkiyi kavrayınca bunun tesadüf olmadığını anlıyoruz.</p>
<p>Peki, neden ABD Fidel’i öldürmek için bu kadar yanıp tutuştu?</p>
<p>Tarihe bakınca bunun iki nedenini görüyoruz:</p>
<p>Birinci Fidel satın alınamazdı.</p>
<p>Robespierre için söylenen onun için de doğruydu. Fiyatı olmayan insanlardandı. Yurtdışı bankalarda parası, off-shore hesabı yoktu. Rüşvet işlemezdi. Pazarlık yapmazdı. Kendisi gibi özgürlük ve eşitlik savaşçısı olan ve Küba’ya çıktığının ilk ayında yaşamını yitiren değerli aydın Jose Marti’nin yurtseverlik ve gözü pekliğiyle donanmıştı.</p>
<p>Satın alınamazdı ama öldürülebilirdi.</p>
<figure id="attachment_6886" aria-describedby="caption-attachment-6886" style="width: 240px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel-haber-240x300.jpg" alt="" width="240" height="300" class="size-medium wp-image-6886" srcset="https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel-haber-240x300.jpg 240w, https://yazilama.com/wp-content/uploads/2017/12/fidel-haber.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 240px) 100vw, 240px" /><figcaption id="caption-attachment-6886" class="wp-caption-text">Fidel Nisan 1959’da New York’a gittiğinde kendisini öldürülmesi ile ilgili planı manşete taşıyan gazete ile dalga geçiyor</figcaption></figure>
<p>İkincisi ise, her devrimin çok gereksinimi olduğu, en zor ve çetrefil durumlarda binlerce alternatifin içinden doğru olanı seçebilme yeteneğine sahipti. Bu yüzden ABD için Fidel’i öldürmek Küba devrimini yenmek ile eş anlamlıydı.</p>
<p>Boğazına kadar pisliğe batmış bu ülkede Fidel’in devrimci değerlerini ve ahlakını benimsemeye ne dersiniz?</p>
<p>Buna hiç şans tanımayacak mıyız?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/11/kennedy-cinayeti-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" class="alignnone size-medium wp-image-6820" /></p>
<p>                                                 Bu yazı 02.12.2017 tarihinde soL Haber Portalı&#8217;nda yayımlanmıştır. </p>
<p><a href="https://yazilama.com/fidel-ve-kennedy/">Fidel ve Kennedy</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/fidel-ve-kennedy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekim Fırtınası ve Sonrası: Ekim Devrimi’nin İnsanları</title>
		<link>https://yazilama.com/ekim-firtinasi-ve-sonrasi-ekim-devriminin-insanlari/</link>
					<comments>https://yazilama.com/ekim-firtinasi-ve-sonrasi-ekim-devriminin-insanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürkan Şakrak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2017 11:35:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6766</guid>

					<description><![CDATA[<p>1967 yılında ilk baskısı yapılan ve 1974 yılında “The October Storm and After, Stories and Reminiscences” adıyla İngilizce olarak basılan kitap, “Ekim Fırtınası ve Sonrası” adı ile Yazılama Yayınevi tarafından tekrar yayımlandı. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı vesilesiyle art arda bu tarihsel atılım ile ilgili kitaplar yayımlayan yayınevi, bu eserle birlikte Ekim Devrimi’nin edebî dil ile...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/ekim-firtinasi-ve-sonrasi-ekim-devriminin-insanlari/">Ekim Fırtınası ve Sonrası: Ekim Devrimi’nin İnsanları</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1967 yılında ilk baskısı yapılan ve 1974 yılında “The October Storm and After, Stories and Reminiscences” adıyla İngilizce olarak basılan kitap, “Ekim Fırtınası ve Sonrası” adı ile Yazılama Yayınevi tarafından tekrar yayımlandı.</p>
<p>Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı vesilesiyle art arda bu tarihsel atılım ile ilgili kitaplar yayımlayan yayınevi, bu eserle birlikte Ekim Devrimi’nin edebî dil ile anlatımı konusunda da katkı sunmuş oldu. Daha önce ülkemizde 1978 yılında Bilim Yayınları tarafından yayımlanan kitap, SSCB’de Marksist-Leninist eserleri İngilizceye kazandırmak için kurulmuş olan Progress Publishers tarafından 1974 yılında İngilizce olarak piyasaya sürülmüştü.</p>
<p>Kitap Lunaçarskiy’den John Reed’e, Şolohov’dan Gorkiy’ye kadar 18 Sovyet yazarın, Ekim Devrimi hakkında ve devrim sonrası Sovyet insanının yaşantısı ile ilgili ülkenin çeşitli bölgelerinde geçen öykülerinden oluşmakta. Kitaptaki öykülerin bir kısmı yazarların tanık oldukları olayları edebî bir dille aktarımları şeklindeyken; bir diğer kısmı da tamamen kurgusal öğelere dayanmakta. Ancak ortak noktaları Sovyet halkının topraklarına, ülkelerine bağlılıklarını ve Devrim’e olan inançlarının aşkınlığını aktarmalarıdır. Şimdilerde bazı bilgi kaynaklarından ulaşılabilen Sovyet Devleti armasının nasıl bulunduğu ile ilgili Vladimir Bonç-Bruyeviç’in birebir tanıklığını anlattığı öyküyü de, Toprak Kararnamesi’nin nasıl yazıldığını da bu kitapta bulabilirsiniz. Tarım Kararnamesi’nin yayımlandığı koşullar, Ekim Devrimi’nin ilk günleriydi. Uykusuz bir gecenin ardından Lenin, Kararname’nin hemen açıklanması gerektiğini yoldaşlarına iletirken şu cümleleri kurmuştur:</p>
<p>“Şimdi sıra bunu ilan etmek, yayınlamak ve dağıtımını sağlamakta. Sonra geri almayı bir denesinler bakalım! Olmaz. Neden, dünyada bu kararnameyi köylülerin elinden alıp toprağı eski sahiplerine geri verecek hiçbir güç yoktur. Bu devrimimizin en önemli kazanımlarından biridir. Tarım devrimi bugün uygulanacak ve sağlamlaştırılacak.” (syf. 30).</p>
<p>Sovyet armasının belirlenmesi sırasında, kılıç figürünün çıkarılması konusunda ise yazarın tanıklığında şu cümleleri kuruyor Lenin:</p>
<p>“Sosyalizm tüm ülkelerde zafer kazanacak, hiç kuşku yok. İnsanların kardeşliği ilan edilecek ve bu, dünyanın her yerinde bir gerçeklik haline gelecek. Bizim kılıca ihtiyacımız yok. Bu, bizim amblemimiz değil…” (syf. 33).</p>
<p>İki örnekte de hem devrime hem de tüm dünyadaki sosyalist devrim mücadelelerinin kazanılacağına dair inanç hissedilmektedir.</p>
<p>Valentin Katayev’in Ukrayna’da savaşan Birinci Süvari Ordusu’nda yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazdığı “Uyku” adlı öyküsü gibi sinematografik öğeleri bir hayli yüksek eserler insanı özellikle etkilemekte ve hikâyedeki insanların ideolojik adanmışlıklarını gözler önüne sermektedir. Savaş koşullarının insanlar üzerinde yarattığı tahribat, çocuklara bile sirayet eden mücadele etme isteği, halkın eline ulaşması gereken bir bildiride hatalı basım sonucu yanlış anlaşılma olmaması için gösterilen kolektif çaba (Vsevolod Ivanov – “T Harfi”, syf. 87) gibi anekdotlar, psikolojik gerilim unsurları ve heyecan dozu yüksek anların hafızalarımıza kazınmasını sağlamaktadır. Çehov, Dostoyevski, Puşkin, Gogol gibi çarlık dönemi yazarlarında öncülerini gördüğümüz detaylı doğa ve insan tasvirleri bu kitapta da tüm belirginliğiyle görülürken, bu durum gerçekçi atmosferin sağlanmasında da etkili rol oynamaktadır. Bu yazarların öyküleri ya da romanları okunduktan sonra, bu eserlerdeki kilit anların hafızada taptaze kalmaları kesinlikle çok etkileyici. Bu da öykülerin ne kadar gerçekçi tasvirlerle aktarıldığını ve sinematografik düzeylerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Aynı deneyim “Ekim Fırtınası ve Sonrası” kitabı ile de yaşanmakta ve bu sefer insanlığın bu en ileri hamlesinin izleri benliğimizi sarmaktadır.</p>
<p>Yelizaveta Drabkina’nın tanıklığına dayanarak kaleme aldığı “Düşünceye Dalmak” adlı öyküsünde Lenin, 1 Mayıs 1919’da halka hitaben konuşmasında şu cümleleri de söyler:</p>
<p>“… Şimdiye dek çocuklarımızın göreceği şeylerden bir peri masalı gibi söz edildi, ama şimdi, yoldaşlar açıkça gördüğünüz gibi, temelini attığımız sosyalist toplum yapısı bir ütopya değildir. Çocuklarımız bu yapıyı daha da büyük bir gayretle kuracak.” (syf. 276).</p>
<p>Bu yapıyı görenlerden biri de Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine Moskova’ya giden Orhan Kemal olmuştur. Orhan Kemal’in 1969 yılındaki Sovyetler Birliği gezisinden dönüşünde SSCB’de daha uzun kalmak isteyip hastalığı nedeniyle kalamayışının nedenini anlatırken, aslında ülkemizdeki insani koşullarla, SSCB’deki koşulları karşılaştırmasının altındaki nedeni anlamak için bu kitabı mutlaka edinmeli ve okumalısınız:</p>
<p>“… Şunu ekliyeyim, yabancı bir yazar olduğum halde, benim bile hastalığımla yakından ilgilendiler. En aşağı üç, hattâ beş, altı ay orada kalmamı, tedavi sonra da nekahet devrimi orada geçirmemi ısrarla istediler. Bir yandan fazla kalamadım. Çünkü ancak bu kadarcık bir zaman için İstanbul’dan ayrılmıştım. Okullar açılacaktı, çocukların çeşitli okul ihtiyaçları, yaklaşan kış için odun, kömür temini…”[1]
<p>İnsanların okul ihtiyaçları, kış için odun ya da kömür temini gibi dertlerinin olmadığı bir ülke olan Sovyetler Birliği artık yok… Ama Ekim Devrimi 100. yıldönümünde büyük bir coşku ile hatırlanıyor ve dünyadaki tüm ezilen halklara esin kaynağı olmaya devam ediyor. SSCB’nin olmadığı bir dünyada savaşlar, açlıklar, intiharlar, iş cinayetleri eksik olmuyor ve gittikçe artıyor. Yani sosyalizm yenilirken bile ders veriyor. Bu kitabı okurken belki devrime gönülden bağlı çocuk Mişa da, ya da komuta ettiği alayın uyuması için nöbet tutan generalde bulacaksınız kendinizi ve diyeceksiniz ki örgütlü bir toplum asla boyun eğmez; bir gün yenilse bile güneşli günler için umudunu kaybetmez.</p>
<p>                                                                21.11.2017 tarihinde soL Portal’da yayınlanmıştır</p>
<p><a href="https://yazilama.com/ekim-firtinasi-ve-sonrasi-ekim-devriminin-insanlari/">Ekim Fırtınası ve Sonrası: Ekim Devrimi’nin İnsanları</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/ekim-firtinasi-ve-sonrasi-ekim-devriminin-insanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Burjuvazinin Alacakaranlığı, İşçi Sınıfının Şafağı</title>
		<link>https://yazilama.com/burjuvazinin-alacakaranligi-isci-sinifinin-safagi/</link>
					<comments>https://yazilama.com/burjuvazinin-alacakaranligi-isci-sinifinin-safagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nevzat Evrim Önal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 14:41:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüz yıl önce Rusya, Şubat ayında içine yuvarlandığı devrimci krizin sonuna yaklaşıyor, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler iktidara zorla el koymaya hazırlanıyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla, burjuvazinin alacakaranlığıydı. Rus burjuvaları, halkın durdurulamaz hale gelmiş öfke ve coşkusunu kullanarak Çarlığı devirmiş, ama kendileri de o öfke ve coşkunun altında kalmışlardı. Emperyalist sermayenin gözü dönmüşlüğünün doruğu olan Dünya Savaşı milyonlarca...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/burjuvazinin-alacakaranligi-isci-sinifinin-safagi/">Burjuvazinin Alacakaranlığı, İşçi Sınıfının Şafağı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.yazilama.com/kitap/100-yilinda-buyuk-ekim-devrimi/"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6322 alignleft" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/10/buyuk-ekim-devrimi-196x300.jpg" alt="" width="166" height="254" /></a>Yüz yıl önce Rusya, Şubat ayında içine yuvarlandığı devrimci krizin sonuna yaklaşıyor, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler iktidara zorla el koymaya hazırlanıyorlardı.</p>
<p>Kelimenin tam anlamıyla, burjuvazinin alacakaranlığıydı. Rus burjuvaları, halkın durdurulamaz hale gelmiş öfke ve coşkusunu kullanarak Çarlığı devirmiş, ama kendileri de o öfke ve coşkunun altında kalmışlardı. Emperyalist sermayenin gözü dönmüşlüğünün doruğu olan Dünya Savaşı milyonlarca emekçinin canını almış; her gün, her taarruzda on binlercesini daha yok ediyor, sermaye düzeninin nasıl insan kanına susamış olduğunu tekrar tekrar ispatlıyordu. Kentler açtı, cephede kurşunla ölmeyenler, kentlerde açlıktan kırılıyordu.</p>
<p>Moskova ve Petrograd caddelerine kış, bu koşullarda geliyordu.</p>
<p>Bolşevikler kışın gelmesini de beklemediler, burjuvazinin bu badireyi atlatmasını da. Onu en zayıf olduğu anda, en zayıf olduğu yerde, Rusya’nın iki başkentinde vurdular. Güneş, 7 Kasım akşamı burjuvazinin Rusyası üzerinde son kez battı ve 8 Kasım sabahı, artık işçilere ait bir ülkenin üzerinde doğdu.</p>
<p>Biz de, Büyük Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında, bu devrimi ve bu devrim sayesinde kurulan Sovyetler Birliği’ni, işçi sınıfının ilk anayurdunu ele alan bir kitap derledik: 100. Yılında Büyük Ekim Devrimi: Burjuvazinin Alacakaranlığı, İşçi Sınıfının Şafağı.</p>
<p>BU KİTABI NİYE HAZIRLADIK?</p>
<p>Bu kitabı yayına üç temel motivasyon ile hazırladık.</p>
<p>Birincisi, sosyalistiz. İşçi sınıfının kapitalizmi yıkıp kendi sosyalist iktidarını kurması; bu iktidar aracılığıyla sınıfsız, sömürüsüz bir dünya inşa etmesi gerektiğine inanıyoruz ve insanlığın bugüne dek gördüğü en geniş kapsamlı sosyalizm deneyiminden halen öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyoruz. Devrimin kendiliğinden olamayacağı, işçi sınıfının kapitalizmin doğal gelişim sürecinin bir sonucu olarak iktidarı almayacağı, bunun için sınıfa politik öncülük edilmesi gerektiği düşüncesini, Büyük Ekim Devrimi’nin onun kadar büyük mimarı Lenin’e borçluyuz. Emperyalizm koşullarında çelişkilerin dünyanın herhangi bir yerinde öngörülemez bir hızla keskinleşebileceği ve devrimci öncülerin buna her zaman hazır olması gerektiği; bu hazır olma halinin ancak örgütlü bir yapı ve disiplinle mümkün olduğu düşüncesini de… Emperyalizmin dünya savaşı, dünya savaşının da dünya devriminden ayrılamayacağı düşüncesini de…</p>
<p>İkincisi, bugün dünyanın pek çok açıdan Büyük Savaş öncesi günlerini hatırlatıyor olduğunu düşünüyoruz. Sayılamayacak kadar çok ulusal ekonomik krizin ardından kapitalizmin bunalımı 2008’de dünya ölçeğinde bir krize dönüştü. Onuncu yılını doldurmak üzere olan bu daralma aşılamıyor. Bu krizin iki de türev krizi var: Bir yanda, emperyalist sistemde ABD’nin dünya egemenliği giderek daha fazla sorgulanıyor ve bir hegemonya krizi giderek derinleşiyor; diğer yanda, burjuvazi yönetme ve geleceği kurma ehliyetini yitirdikçe, doğası gereği geleceğe umutla bakmadan güzel ve aydınlık olamayacak, kültür ve sanat da yarınsızlığın karanlığında küflenip çürüyecek. Birbirine bağlı bu üçlü krizin yarattığı karanlıkta ve kaosta, dünyanın her yerinde emperyalist güçler birbirlerine karşı ekonomik, ideolojik, siyasi ve askeri hamleler yapıyor. Bir yanda durmaksızın kan dökülürken, diğer yanda her türlü gerici ideoloji, birer kanser gibi toplumları sarıp, yozlaştırıyor. Bu karanlığa karşı, Sovyetler Birliği deneyiminden çıkartılacak, aydınlatıcı dersler olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Üçüncüsü, Sovyetler Birliği ve onun iki kurucu önderi olan Lenin ve Stalin hakkında, bugüne kadar hiçbir konuda olmadığı kadar çok ve yüksek perdeden yalan söylendi ve bu yalanların bizim cephemizden yanıtlanmasının, çürütülmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu yalanların başlıcaları, tarihteki bütün iyi yalanlar gibi, gerçeklerin pervasızca yadsınmasına değil sinsice çarpıtılmasına dayandırıldı; Soğuk Savaş koşullarında George Orwell gibi yalancılığı meslek edinmiş profesyoneller tarafından üretildiler. Sadece söylenmekle kalmadılar, üzerlerine binlerce kitap yazıldı, milyonlarca dolarlık bütçelerle filmler çekildi, dünyanın her yerinde eğitim müfredatlarına kondular, emperyalizmin dilini öğrenmek zorunda kalan herkese konuşan hayvanların işlettiği çiftliğin hikâyesi okutuldu ve böylelikle emperyalizmin yalanları onun kitle kültürünün temel yapıtaşları haline geldiler.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nin yıkılışının üzerinden genç yetişkin bir insanın ömrü kadar vakit geçmiş olmasına rağmen bu yalanların ardı arkası kesilmiyor. Yalanların nasıl sonu gelmiyorsa, yalanların ifşa edilmesi de sürekli olmalı ve bu kitap pek çok yalanı (bir kez daha) yanıtlıyor.</p>
<p>KİTABIN İÇERİĞİ</p>
<p>Kitabımız üç bölümden oluşuyor.</p>
<p>“Devrim Nasıl Başarıldı?” başlıklı birinci bölümde, Bolşeviklerin Ekim Devrimi’ni hangi koşullarda ve nasıl gerçekleştirip iktidara geldikleri ile, bu süreçte Lenin’in sıradışı rolünü ele alıyoruz. Kitabın bu bölümünde Çağdaş Sümer’in “Rusya’da Eski Rejimin Krizi”, Kemal Okuyan’ın “Şubat&#8217;tan Ekim&#8217;e Devrim ve Lenin”, Anıl Çınar’ın “Savaştan Devrim Çıkartılan Bir Kesit ve Lenin”, Candan Badem’in “Bolşevikler Rusya’da İç Savaşı Nasıl Kazandılar?” ve Gözde Somel’in, “Kararsız Bir Dostluğun Başlangıcında Sovyet Rusya ve ‘Yeni Türkiye’” başlıklı yazıları bulunuyor.</p>
<p>“Kuruluş Nasıl Gerçekleştirildi ve Korundu?” başlıklı ikinci bölümde, Ekim Devrimi’nin ürünü olan ve Rus Çarlığı coğrafyasının büyük bir bölümünü kontrolü altına alan Sovyetler Birliği’nin nasıl kurulduğunu, Sovyet devletinin nasıl yerleşik hale geldiğini ve sosyalist iktidarın bu büyük coğrafyaya nasıl kök salıp, ne gibi maddi değişiklikler yarattığını inceliyoruz. Kitabın bu bölümü Alper Birdal’ın “Ne Yapmalı’dan NEP’e Sovyet deneyiminin bitmeyen kavgası” ve “Sosyalist Kuruluş Sürecinde Emek: Kapitalizmin Mirasından Sosyalizmin İnsanına”, Nevzat Evrim Önal’ın “Sovyetler Birliği’nde Tarımda Kolektivizasyonun Mantığı”, Kemal Okuyan’ın “1917-1945 Arası Sovyet Dış Politikası” ve Aydemir Güler’in “Sovyetler Birliği’nde Halklar Politikası” yazılarından oluşuyor.</p>
<p>Kitabın “Sovyet Uygarlığı İnsanlığa Neler Kazandırdı?” başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise, insanlık tarihinin gördüğü en ileri uygarlık olan Sovyetler Birliği’nin bilim, kültür, sanat ve toplumsal yaşamdaki kazanımlarını ele alıyoruz. Bu bölüm de Çağrı Kınıkoğlu’nun “Ekim’den Sinemaya, Devrimden Çözülüşe: Bir Sergiden Tablolar”, Yiğit Günay’ın “Sovyet Avangard Sanatı: Eksik Kalan Arayış”, Kemal Okuyan’ın “Devrimin Müziği, Müzikte Devrim: Sovyetler Birliği’nin Klasikleri”, Serpil Güvenç’in “Kadının Ekim’inden Ekim’in Kadınına Doğru”, Zelal Özgür Durmuş’un “Sovyetler Birliği’nde Bilimin Gelişimi” ve Nazlı Somel ile Eren Karaca’nın “Burjuva Eğitimin Yıkılması ve Sınıfın İktidara Taşınması” yazıları bulunuyor.</p>
<p>Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünde ihtiyacımızın geçmişi yad etmek olmadığından hareketle, derleme kitabımızın tartışılmasını, ufuk açıcı olmasını, sosyalizm mücadelemize ilham vermesini umuyor ve “Kaldığı Yerden Devam Ediyoruz.”</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: 14px;"><em>13.11.2017 tarihinde soL Portal&#8217;da yayınlanmıştır</em></span></p>
<p><a href="https://yazilama.com/burjuvazinin-alacakaranligi-isci-sinifinin-safagi/">Burjuvazinin Alacakaranlığı, İşçi Sınıfının Şafağı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/burjuvazinin-alacakaranligi-isci-sinifinin-safagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Solcu Futbolcular Kime Gol Attı</title>
		<link>https://yazilama.com/solcu-futbolcular-kime-gol-atti/</link>
					<comments>https://yazilama.com/solcu-futbolcular-kime-gol-atti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Sert]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Oct 2017 13:47:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu an, bu yazının yazıldığı saatlerde, Liberya’da düzenlenen başkanlık seçimlerinin ilk aşamasının sonuçları belli oldu. Çocukken hayran hayran izlediğimiz George Weah, Liberya Devlet Başkanı olma yolunda önemli bir eşiği daha geride bıraktı. 80’lerin sonunda ve 90’lı yıllarda, AC Milan’da ve Avrupa’nın diğer büyük takımlarında top koşturan siyah golcü, kariyeri boyunca pek çok kurum ve kuruluş...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/solcu-futbolcular-kime-gol-atti/">Solcu Futbolcular Kime Gol Attı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şu an, bu yazının yazıldığı saatlerde, Liberya’da düzenlenen başkanlık seçimlerinin ilk aşamasının sonuçları belli oldu. Çocukken hayran hayran izlediğimiz George Weah, Liberya Devlet Başkanı olma yolunda önemli bir eşiği daha geride bıraktı. 80’lerin sonunda ve 90’lı yıllarda, AC Milan’da ve Avrupa’nın diğer büyük takımlarında top koşturan siyah golcü, kariyeri boyunca pek çok kurum ve kuruluş tarafından ödüllendirildi.</p>
<p>Evvela Avrupa’da “Yılın Futbolcusu” ödülünü alan Weah, akabinde FİFA tarafından “Yılın Futbolcusu” ödülünü aldı. 1996 yılında aldığı bu ödülün bir önemi de, bu ödüle layık görülen ilk Afrikalı futbolcu olmasıydı. 1998 yılında ise, yüzyılın en iyi Afrikalı futbolcusu seçildi. 2000’lerin başında kariyerine Chelsea ve Manchester City ile devam eden Weah, 2003 yılında futbolu bıraktı.</p>
<p>“Özgürlerin Toprağı” anlamına gelen Liberya’nın en dikkat çekici özelliği, Afrika kıtasında sömürge olmayan tek ülke olmasıdır. Kıtanın cumhuriyetle yönetilen ilk ülkesi de olan Liberya, 1989- 1996 ve 1999- 2003 yılları arasında iki büyük iç savaş yaşadı. Bu savaşlarda, yüzbinlerce insan öldü, milyonlarca insan sürüldü, evinden barkından oldu. Liberya halkı, yıllardır süren savaşlardan, ölümlerden yıldı. İşte tam bu dönemde futbolu bırakan Weah, siyasete atıldı ve devlet başkanlığına adaylığını koydu. Sene 2003’tü. Yüzde 40’ın üzerinde oy almasına rağmen seçilemedi. Geçen zaman içerisinde önüne türlü engeller kondu. “Futbolcu eskisi”nin siyasetten ne anlayacağını sordu rakipleri. Medya, Weah’a her daim futbolculuğundan yüklendi. Weah ise, tek bir cümle ile karşılık verdi, onların bu açıklamalarına: “Futbol ezilen halkların mutluluğudur.”</p>
<p><strong>FUTBOL: EGEMENLERİN KÜÇÜMSEDİĞİ BİR İŞÇİ EĞLENCESİ</strong></p>
<p>Yazı, her ne kadar George Weah’a destek yazısı gibi başlasa da konumuz bu değil. Kendisini seviyoruz, o ayrı. 7 Kasım’da da seçimin ikinci turu yapılacak, şansı bol olsun fakat asıl konumuz, geçtiğimiz aylarda Yazılama Yayınları’ndan çıkan “Solcu Futbolcular” isimli kitap…</p>
<p>Quique Peinado imzalı, Banu Karakaş çevirisiyle çıkan ismiyle müsemma kitap, dünyanın çeşitli ülkelerindeki solcu futbolcuların yaşamlarını, olaylar ve durumlar karşısındaki tavırlarını konu alıyor. Socrates’ten Lucarelli’ye, José Cabrera Bazân’dan bizim Metin Kurt’a kadar, ülkelerinde ya da dünyanın çeşitli bölgelerinde tanınan veyahut tanımayan futbolcuları konu alan kitap, öz itibariyle endüstriyel futbolun kendisine de bir tepki mahiyetinde…</p>
<p>M.Ö. 300- 200 yılları arasında Çin’de ortaya çıkan futbol ya da o dönemki adıyla cuju, askeri eğitim amacıyla oynanır. Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) tarafından da cuju, futbolun en eski formu olarak kabul edilir. Coğrafi olarak ticari, askeri ve sosyal etkileşimlerin sonucunda futbol, dünyanın farklı bölgelerinde farklı varoluş amaçlarıyla tekrar tekrar ortaya çıkar ve kendini her daim günceller. Ancak modern futbolun ortaya çıkışı, İngiltere’de yaşanan Sanayi Devrimi ile olur.</p>
<p>Bir işçi eğlencesi olarak nitelenen ve egemenler tarafından küçümsenen futbol, yoksulların boş vakitlerinde –ki “boş vakit” kavramsal olarak kapitalistlerin, işçilere dinlenmesi için sattığı bir zaman dilimidir- kendini eylediği bir aktivite olarak görülür. Başta İngiltere olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde işçi takımları ortaya çıkar.</p>
<p>Zamanla bir dayanışma ve spor faaliyeti olarak yoksulların yaşam alanlarında varlığını tescilleten futbol, parayla olan ilişkisinden sonra –tıpkı pek çok meta gibi- öz değerlerini yitirdi ve pazarlanan bir hale dönüştü. Önce devletlerin, sonra patronların ve sponsorların müdahil olmasıyla beraber futbol, sonraki maç için formasını elleriyle yıkayan futbolculardan, 8 saniyede bir asgari ücret kazanan futbolcuların dönemine kadar geldi. Bakınız; Cristiano Ronaldo.</p>
<p><strong>FUTBOL SINIF MÜCADELESİ OLARAK İŞLENİYOR</strong></p>
<p>“Solcu Futbolcular” isimli kitap, futbolun geçirdiği evrelere dair kapsamlı bir bilgi de sunarken, esas olarak meşru diye görünen türlü haksızlıklara, adaletsizliklere tepki gösteren solcu futbolcuları odağına alıyor.</p>
<p>Popüler olanın anlamını ve özünü yitirdiği, her daim görünenin, ortada olanın içinin boşaldığı, yanlışın uzun süre tedavülde kalınca doğru kabul edildiği günümüzdeki futbol anlayışının, hiç de göründüğü kadar eğlence ve kar odaklı bir aktivite olmadığını, sendikal mücadele için, sınıf mücadelesi için, bağımsızlık ve özgürlük için mücadele eden futbolcuların da olduğunu gösteren bir “Solcu Futbolcular”.</p>
<p>Dünyada ve Türkiye’de ana akım medyanın hiçbir zaman görmediği, görmezden geldiği futbolcuların siyasal yönünü ele alan eserin önsözünü yazan Jose Miguel Monzon Navarro’nun futbolcuları ya da günümüz insanını tarifiyle söylersek, bir insan “Apolitikse sağcı demektir. Tüm politikacılar aynı zaten, diye düşünüyorsa sağcı demektir. Siyaseti reddediyorsa, sağcı demektir. Hiçbir taraftan değilse, sağcı demektir. Göreceksiniz ki sağcı olmak çok kolay. Akıntıya kapılıp gitmek yeter.”</p>
<p style="text-align: right;">                                                                                                                                               <span style="font-size: 14px;"><em>Bu yazı gazeteduvar&#8217;da yayınlanmıştır.</em></span></p>
<p><a href="https://yazilama.com/solcu-futbolcular-kime-gol-atti/">Solcu Futbolcular Kime Gol Attı</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/solcu-futbolcular-kime-gol-atti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Küba Edebiyatı Türkçe&#8217;de</title>
		<link>https://yazilama.com/modern-kuba-edebiyati-turkcede/</link>
					<comments>https://yazilama.com/modern-kuba-edebiyati-turkcede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gürkan Şakrak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2017 09:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yazilama.com/?p=6307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küba&#8217;nın ve sömürgeciliğin tarihine yolculuk&#8230; Çağdaş Küba Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden biri olarak değerlendirilen, Kübalı şair ve etnolog Miguel Barnet’in “Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” kitabı Yazılama Yayınevi etiketiyle Türkiye&#8217;de okurlarıyla buluştu. 1966 yılında yayımlanan ve İngilizce, Fransızca, Japonca, Danca, Almanca, Korece, Yunanca gibi birçok dile çevrilen eser, yazım tekniği ve içeriği ile “özgün” bir yapıt olarak değerlendiriliyor. Kitabın 1968...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/modern-kuba-edebiyati-turkcede/">Modern Küba Edebiyatı Türkçe&#8217;de</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.yazilama.com/kitaplar/bir-kacak-kolenin-biyografisi/"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-6162 alignleft" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/09/bir-kacak-kolenin-193x300.jpg" alt="" width="162" height="252" /></a>Küba&#8217;nın ve sömürgeciliğin tarihine yolculuk&#8230;</p>
<p>Çağdaş Küba Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden biri olarak değerlendirilen, Kübalı şair ve etnolog Miguel Barnet’in <strong style="font-style: inherit;">“Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” </strong>kitabı Yazılama Yayınevi etiketiyle Türkiye&#8217;de okurlarıyla buluştu.</p>
<p style="font-style: inherit; font-weight: inherit;">1966 yılında yayımlanan ve İngilizce, Fransızca, Japonca, Danca, Almanca, Korece, Yunanca gibi birçok dile çevrilen eser, yazım tekniği ve içeriği ile “özgün” bir yapıt olarak değerlendiriliyor. Kitabın 1968 tarihli İngilizce baskısına önsöz yazan <strong style="font-style: inherit;">Graham Green </strong>şu notu düşmüştür; <strong style="font-style: inherit;">“Daha önce böyle bir kitap bulunmadı ve bunun gibi bir başkası olmayacak.”</strong></p>
<p>Kitap Graham Green’in; <strong style="font-style: inherit;">“bunun gibi bir başkası olmayacak” </strong>betimlemesine denk düşer derecede ilk sayfalarda bir farklılıkla karşılıyor okuru. 103 yaşındaki kahramanı, Küba ulusal savaşçısı Estaban Montejo’nun hayat hikâyesiyle biçimleniyor kitap&#8230; Ve yazarımız Barnet, Montejo’nun aktarımına sadık ilerliyor. Karşımızda Esteban varmış da heyecanını, yer yer hüznünü, sevincini ağzından dinliyormuşuz duygusuyla okuyoruz.</p>
<p>Kitabın “Kurgusal Olmayan Roman” adlı bölümünde, yazar, kullandığı tekniğe dair detaylı bilgiler veriyor. Kullanılan teknik bir yana yazarın dili okuyucuyu olayların ve mekânların içine çekiyor. Esteban’ın köle plantasyonlarında yaşadığı ve tanık olduğu işkenceler,  yaşadığı cinsel deneyimler, kızgınlıklar, sevinçler, hüzünler ve ABD egemenliği altındaki sahte özgürlüğe karşı hisleri duyumsayarak okutuyor romanı. Yine bu bölümde yazar; “antropolojik bir çalışma yapısına sahip, tarih ve edebiyatın sentezi” tanımlamasının nasıl kurulduğunu aktarmaya çalışılıyor. Barnet, bir söyleşisinde; “<em style="font-weight: inherit;">Hayır, türlere inanmıyorum</em>” derken, bu bölümde <em style="font-weight: inherit;">&#8220;Roman öykünün varyantı dışında bir şey değildir&#8221;</em> ifadesinde bulunuyor.</p>
<p style="font-style: inherit; font-weight: inherit;">Mehmet Onur Çuvalcı tarafından çevrilerek, Yazılama Yayınevi tarafından basılan kitabın yazarı aynı zamanda Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Üyesi, Küba Ulusal Meclisi Milletvekili ve Küba Devlet Konseyi’ne üyedir.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: 14px;"><em>12.10.2017 tarihinde Oda Tv&#8217;de yayınlanmıştır.</em></span></p>
<p><a href="https://yazilama.com/modern-kuba-edebiyati-turkcede/">Modern Küba Edebiyatı Türkçe&#8217;de</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/modern-kuba-edebiyati-turkcede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kaçak Kölenin Biyografisi</title>
		<link>https://yazilama.com/bir-kacak-kolenin-biyografisi/</link>
					<comments>https://yazilama.com/bir-kacak-kolenin-biyografisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Sep 2017 13:39:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://yazilama.com/?p=5802</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gerçeğin tohumu düştür, toprağı ise; umut, inat ve emek. Önce düşleriz ve onu gerçekleştiririz, sonra kazandığımız özgüvenle yeni düşler kurarız. Düş ile gerçeğin diyalektiğidir bu. Bunu romanımızın kahramanı Estaban Montejo’nun cümleleriyle söyleyelim: “Şeyler öyle çıkmazlar, hiçlikten, hayal eden biri onu bir şey gördüğünden yapar. Bir defasında kocaman bir ağacın hayalini kurdum ve düşünmeye koyuldum,...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/bir-kacak-kolenin-biyografisi/">Bir Kaçak Kölenin Biyografisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.yazilama.com/kitaplar/bir-kacak-kolenin-biyografisi/"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-6162" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/09/bir-kacak-kolenin-193x300.jpg" alt="" width="172" height="267" /></a>Gerçeğin tohumu düştür, toprağı ise; umut, inat ve emek. Önce düşleriz ve onu gerçekleştiririz, sonra kazandığımız özgüvenle yeni düşler kurarız. Düş ile gerçeğin diyalektiğidir bu. Bunu romanımızın kahramanı Estaban Montejo’nun cümleleriyle söyleyelim: “Şeyler öyle çıkmazlar, hiçlikten, hayal eden biri onu bir şey gördüğünden yapar. Bir defasında kocaman bir ağacın hayalini kurdum ve düşünmeye koyuldum, barakamın kapısı önündeki bir kapok ağacı önünde oturuyordum.” (sayfa 208). “Bir Kaçak Kölenin Biyografisi”, büyük düşler gören ve gördüğü düşleri gerçekleştirmek için bir ömür mücadele eden köle Estababan Montejo’nun büyülü yaşam öyküsüdür.</p>
<p>“Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” çağdaş Küba edebiyatının en önemli yazarları arasında yer alan Miguel Barnet’in etnografi ile şiiri, tanıklık ile romanı, hayat hikâyesi ile eski zaman masallarını birleştiren büyülü kitabının adıdır. Küba edebiyatının en önemli eserleri arasında yer alan bu kitap 1966 yılında yayınlanır; onlarca dilde, yetmişe yakın baskısı yapılır. 1940 doğumlu olan Barnet halen Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği’nin başkanı, Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi, Ulusal Meclis’te milletvekili ve Küba Devlet Konseyi üyesidir.</p>
<p>Barnet’in; Rachel’in Şarkısı, Galiçyalı, Gerçek Hayat, Koruyucu Melek adlı romanları; Değerli Taş ve Tavus kuşu, Kutsal Aile, Gece Mektubu, Hayatımın Gelip Geçtiğini İzlerken, Kedi Patileriyle, Sonun Tutanakları, Bitmeyen Güzergâh, Ateş Çemberinden Kurtulan, Kum Saati adlı şiir kitapları ve Küba Otografileri, Hayattaki Kaynak, Afroküba Kültleri, Akeké ve Ağaç Sıçanı adlı deneme, günlük ve masalları var.</p>
<p>Miguel Barnet, 1963 yılında okuduğu bir gazete haberinde, o dönemde 103 yaşında olan köle Estaban Montejo’nun varlığından haberdar olur; onu Gaziler Evi’nde bulur. Güvenini kazanır; sorar, konuşturur; notlar alır ve sesini kaydeder. Estaban’ın hayatı hakkında bir resim oluşunca, anlatılardan en çarpıcı olanlarını seçer. Onları yine Estaban’ın ağzından, doğallığını bozmadan ve ona özgü söz dizimiyle, duygu geçişlerini de yansıtmaya özen göstererek yazar.</p>
<p>Miguel Barnet’in (yoksa Estaban Montejo’nun mu demeliyim) gerçekten şiirsel bir dili var. Barnet şiirin büyüsüyle dilin olanaklarını genişletiyor; dil ile anlatılamayanı duyumsatıyor. Üstelik bu şiir, çeviriden geriye kalandır. Keşke kendi dilinden okuyabilseydik Barnet’i.</p>
<p>Estaban Montejo kölelik yıllarını şeker kamışı plantasyonlarında ve şeker üretiminin yapıldığı değirmenlerde geçirir. Bir ara kaçar ve on yıl dağlarda bir kaçak köle olarak yalnız yaşar. Köleliğin kaldırılmasıyla (1886), yine şeker kamışı plantosyanlarında çalışmaya başlar. O her türlü boyun eğmeye karşı, kültürel ve etik direnişin bir sembolüdür. Onun devrimci ruhu yüzünde, tavırlarında ve davranışlarında balkır. Önce kaçak köle sonra özgürlük savaşçısı ardından Sosyalist Halk Partisi üyesi… Küba Devrimi ile özdeşleşmiş bir ulu çınardır o. Doğruyu sezgileri ve gözlem gücüyle bulur; el yordamıyla ilerler. Gönüllü olarak katıldığı 1895-98 Jose Marti liderliğindeki ikinci bağımsızlık savaşı için şunları söyler: “Savaş gerekliydi. Onca vergi ve ayrıcalığın İspanyolların eline düşmesi adil değildi. Kadınların çalışmak için İspanyolların kızları olmaya zorlanmaları adil değildi. Hiçbiri adil değildi. Siyah bir avukat göremezdin, çünkü siyahlar dağdan başka bir işe yaramaz derlerdi. Siyah bir öğretmen görülmezdi. Hepsi beyaz İspanyollar içindi. Beyaz kreoller de bir kenara itilmişti. Ben bunu gördüm.” (sayfa 118).</p>
<p>Platt Anlaşması (1902) ile ABD’nin Küba’nın vesayetini üstlenerek iç işlerine karışma hakkına sahip olmasından da son derece rahatsızdır: ”Doğruyu söylemek gerekirse ben İspanyol’u Amerikalıya yeğlerim, ama kendi topraklarında. Şimdi Amerikalıyı kendi toprağında bile istemiyorum” (sayfa 147). Gördüklerini öfkeyle ve yoğun bir kahırla anlatır:  “Ne alçaktılar… Annelerine saygıları yoktu sanırım. Evlere gelir ve güzel bir kadını camda veya kapıda gördüklerinde ona, ‘ Foky, foky Margarita’ derlerdi ve içeri girerlerdi” (sayfa 148).</p>
<p>Amerikalılara duyduğu öfkenin daha fazlasını onların işbirlikçilerine karşı da duyar: “Amerikalılar Küba’ya tatlı dil ile tutundular. Tüm kabahati onlarda bulmamak gerektiği doğrudur. Esas suçlular onlara itaat eden Kübalılardı” (sayfa 148).</p>
<p>Barnet, romanını “kurgusal olmayan roman” olarak adlandırıyor. Alejo Carpentier, romanın Küba edebiyatında benzeri olmayan bir vaka olduğunu belirtirken, Graham Greene “Daha önce buna benzer bir kitap olmamıştı ve bundan sonra da olacağına ihtimal vermiyorum” diyor.</p>
<p>220 sayfalık bu kitabın ilk 150 sayfası Estaban Montejo’nun anılarından oluşuyor. Bu bölüm; Kölelik, İlk Anılar, Barakalardaki Hayat, Dağda Hayat, Köleliğin Kaldırılması, Savaş Boyunca Yaşam gibi alt başlıklarla verilmiş. Hemen ardından 38 sözcükten oluşan Terimler Sözlüğü yer alıyor. Daha sonra kitabın yazılış serüveni ile ilk tepkileri anlatan bölüm ve kitap hakkındaki eleştirilerin yer aldığı bölüm var. Kitabın son bölümünde bir yazın türü olarak “kurgusal olmayan roman” tanımlanıyor.</p>
<p>Kitabı Mehmet Onur Çuvalcı İspanyolcadan çevirmiş. Miguel Barnet’in veciz ve şiirsel dilini, büyüsünü fazlaca bozmadan çevirebilmenin zorluğunu takdir edersiniz. Mehmet Onur Çuvalcı bu zor görevin üstesinden gelmiş gözüküyor.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: 10pt;"><em>23.09.2017 tarihinde soL Portal&#8217;da yayınlanmıştır</em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://yazilama.com/bir-kacak-kolenin-biyografisi/">Bir Kaçak Kölenin Biyografisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/bir-kacak-kolenin-biyografisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Futbola Soldan Bakmak</title>
		<link>https://yazilama.com/futbola-soldan-bakmak/</link>
					<comments>https://yazilama.com/futbola-soldan-bakmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Sarp Aykut]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Sep 2017 03:29:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://yazilama.com/?p=5648</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şimdilerde kapitalizmin en popüler spor branşı, sistemin en kirli ilişkilerinin yerleşiklik kazandığı bir olgu olduğu tartışılmaz bir gerçeklik halini alan futbolun, işçi sınıfı içerisindeki yayılımı ilk zamanlarda gerçekten de görkemliydi. Futbol, işçi sınıfı içerisinde hızlıca yayılıyor ve örgütleniyordu. Özellikle, işçiler arasında adeta bir ‘tutkal’ görevi üstlenen bu oyun, hızlıca yükselmekte, işçi mahallelerinde oynanmakta ve...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/futbola-soldan-bakmak/">Futbola Soldan Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.yazilama.com/kitaplar/solcu-fotbolcular/"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5443 alignleft" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/09/Solcu_futbolcular-1-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" /></a>Şimdilerde kapitalizmin en popüler spor branşı, sistemin en kirli ilişkilerinin yerleşiklik kazandığı bir olgu olduğu tartışılmaz bir gerçeklik halini alan futbolun, işçi sınıfı içerisindeki yayılımı ilk zamanlarda gerçekten de görkemliydi. Futbol, işçi sınıfı içerisinde hızlıca yayılıyor ve örgütleniyordu. Özellikle, işçiler arasında adeta bir ‘tutkal’ görevi üstlenen bu oyun, hızlıca yükselmekte, işçi mahallelerinde oynanmakta ve şimdilerde de bir gelenek olarak süren ‘pub’ kültürü işçileri futbola bağlamaktaydı. Ancak işçi sınıfının ellerinde büyüyen bu güzel oyunun, kendi var oluşunu hem onu yaratan sınıfın hem de onu önce boş arsalarda, mahallelerde; sonra ise yeşil sahalarda temsil edip taşıyan emekçi futbolculara sonsuz bir teşekkür borçlu olduğu da açıktı.</p>
<p>İşte, İspanyol gazeteci Quique Peinado’nun yazdığı, Yazılama Yayınevi sayesinde Banu Karakaş tarafından Türkçeleştirilen ve sosyalist spor yazınına kazandırılan ‘Solcu Futbolcular’ kitabı, hem emekçilerin ellerinden kayıp giden futbol oyununun farklı coğrafyalardaki gerçek yaşam izlerinden kesitler aktarıyor hem de çoğu zaman ıskalanan kimi mücadele deneyimlerine ışık tutuyor. Adını ilk gördüğünüzde ‘Solcu futbolcu mu olur’ tekerlemesine inanıp da yitip gitmemeniz için içerisinde birçok yaşanmış olay barındırıyor bu kitap. Önsözünde şöyle diyor Peinado, “Özgürlüğe âşık olup bununla kalmayan insanlar da var”. Ve ekliyor: “Göreceksiniz sağcı olmak çok kolay. Akıntıya kapılıp gitmek kolay”.</p>
<p><em>Solcu Futbolcular</em> kitabı ise bu akıntıya kapılıp gidenlerin, taraf olmayı beceremeyenlerin, düzenin bencil ‘insanlarına’ dönüşen futbolcularının öykülerinden bahsetmiyor ve ticarileşen futbol düzeninin şiddetli bir ‘antitezini’ içeriyor.</p>
<blockquote><p>Özetle, burada bahsi geçen futbolcular öyle ekranlardan izlediğimiz, istatistik futbolcuları değillerdir. Onlar, bu akıntıya karşı kürek çeken ve bunda inat eden futbol emekçileridir. Kitap, işte bu emekçi kimlikleriyle politik bir özne olarak öne çıkan futbolcuları anlatırken dönemin siyasi atmosferlerine de değinerek bizlere önemli ipuçları bırakıyor.</p></blockquote>
<p>Kitapta tanıdık yüzler de yer alıyor. Metin Kurt, çok uzun olmayan yaşamına sığdırdığı mücadele deneyimleri, bu mücadelenin en zor momentlerinde kıskançlıkla sahip çıktığı değerler ve doğruları, eğilip bükülmeyen sağlam iradesiyle Türkiye spor tarihinin en önemli kişiliklerinden biri olmayı taşıyabilen, sporla sosyalizmin kaynaşmasının bu topraklara içkin tarihini temsil eden bir karakter olarak kitapta yer buluyor. Çeşitli futbol ve siyasi tarih üzerine öykülerle devam eden kitap, bilinen ya da bilinmekten uzak birçok futbolcuyu emeğin iktidar mücadelesinde buluşturuyor. Örneğin, 68 Mayısında buluyorsunuz kendinizi bir anda Fransız Komünist Partisi’nin spor yayını olan ‘Miroir du Football’ (Futbolun Aynası) yazarı olarak ya da Pinochet’nin elini sıkmayan adam Caszely ile birliktesiniz, Rachid Mekhloufi ile ‘Önce devrim’ diyorsunuz, Sindelar gibi ‘çelimsiz bir kâğıt gibisinizdir’ belki; fakat yan yana mücadele ediyorsunuz faşizme karşı. Fikirleriniz nedeniyle mağdur edilen ilk futbolcuyla birlikte futbolun diğer yüzü çirkin sermayeyle de temas edebiliyorsunuz. Nazi mangaları tarafından katledilirken de bir o kadar öfkeli ancak inatçısınız.</p>
<p>Kitap, içerisinde yer alan gerçek yaşam hikâyeleri ve farklı coğrafyalardan birçok öykü ile sizi şaşırtabiliyor ve futbolun hem bir mücadele alanı hem de entelektüel bir uğraşı olduğunu işaret ediyor. Bu anlamıyla Solcu Futbolcular bir anı kitabı asla değil. Evet, yeni insanlar tanıyorsunuz bilmediğiniz. Ya da bildikleriniz şaşırtıyor sizleri, bilmediklerinize hayıflanıyorsunuz. Socrates, Lilian Thuram, Vicente Del Bosque, Romalı Tommasi, Vikash Dhorasoo, Livornolu bir liman işçisinin oğlu Lucarelli ya da içimizden bir diğeri son Marksist eski Bursasporlu Ivan Ergic… Ancak kitaptan çıkarılacak en önemli sonuç, bu alanın geçen zaman içerisinde piyasa ilişkileriyle ne kadar kirlendiği ve futbolun yeniden üretilmesine acil bir ihtiyaç olarak gereksinildiği. Bu sebeple kitap, endüstriyel futbol düzenine ve bu çarkın dişlilerine karşı vakur bir itirazı temsil ediyor.</p>
<p>Solcu Futbolcular, şu ana kadar doldurulamayan bir boşluğu gidermeye aday. Kitap, yeşil zeminlerdeki mücadeleye metodik olarak katkı verecek deneyimleri resmederken sizi bir zaman yolculuğuna çıkarıyor; izlediğiniz ve uyguladığınız futbola karşı sizi bir sorgulama sürecine dâhil ediyor. Günümüz futbolcularını ise ne kadar az tanıdığınızı keşfediyorsunuz.</p>
<p>Son olarak, Kuper&#8217;in artık mit hâline dönüşen o sözündeki gibi ‘futbolun asla yalnızca futbol olmadığını’ size gerçekten aktarabilecek bir kitap elinizdeki. Çünkü sorgulatmayan ve değiştirme iradesinden yoksun bir öyküleme ve hüzünlenme çağrısı yok bu kitapta. Solcu Futbolcular’da olan, ‘aslolan onu değiştirmektir’ diyen komünist futbol emekçilerin gürleyen koskoca bir çığlığıdır!</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: 10pt;"><em>15.09.2017 tarihinde, soL Portal&#8217;da yayınlanmıştır.</em></span></p>
<p><a href="https://yazilama.com/futbola-soldan-bakmak/">Futbola Soldan Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/futbola-soldan-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Futbol Dünyasının Solcu İsimleri</title>
		<link>https://yazilama.com/futbol-dunyasinin-solcu-isimleri/</link>
					<comments>https://yazilama.com/futbol-dunyasinin-solcu-isimleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Karamahmutoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 23:42:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Eleştirileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://yazilama.com/?p=5616</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Solcu Futbolcular, İspanyol genç gazeteci Quique Peinado’nun kaleme aldığı bir kitap. Adını ilk duyduğunda hakkında bir şeyler yazılabilecek bu kadar solcu futbolcu var mı diye aklından geçirenlerin kitabı eline aldığı andan itibaren tutkuyla okuyacağı yaşam öyküleri sizi bekliyor. Yazarın niyetinde belki de bir dönem tahlili yapmak fikri olmasa da kitapta yer alan öyküler, odaklandığı...</p>
<p><a href="https://yazilama.com/futbol-dunyasinin-solcu-isimleri/">Futbol Dünyasının Solcu İsimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.yazilama.com/kitaplar/solcu-fotbolcular/"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-5443 alignleft" src="https://www.yazilama.com/wp-content/uploads/2017/09/Solcu_futbolcular-1-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" /></a>Solcu Futbolcular, İspanyol genç gazeteci Quique Peinado’nun kaleme aldığı bir kitap. Adını ilk duyduğunda hakkında bir şeyler yazılabilecek bu kadar solcu futbolcu var mı diye aklından geçirenlerin kitabı eline aldığı andan itibaren tutkuyla okuyacağı yaşam öyküleri sizi bekliyor.</p>
<p>Yazarın niyetinde belki de bir dönem tahlili yapmak fikri olmasa da kitapta yer alan öyküler, odaklandığı kesit olan 1960-1980 arasında özellikle Latin Amerika’da yaşananlara dair çok önemli siyasi ayrıntıları da gözler önüne seriyor.</p>
<p>Kitap, yazarın kendi ifadesiyle, “kamusal alanda politik bir tercih yapmış olan profesyonel futbolcuların öykülerinden oluşuyor” ve kitabın en önemli özelliklerinden biri de bu alanda yazılmış kapsamı bu denli geniş dünyadaki ilk kitap olma özelliği de taşıyor olması. İspanyolca aslından Türkçe’ye Banu Karakaş tarafından kazandırılan bu kaynak, Yazılama Yayınevinden okurlarıyla buluştu.</p>
<p><strong>TÜRK SPORUNUN EFSANESİ ÇİZGİ METİN</strong></p>
<p>Kitabı okumaya başladığımda beni neyin beklediğine ilişkin, bugüne kadar bu alana dönük edinmiş olduğum birikimle bir değerlendirmem vardı ama kitabın sonunda – her öykünün sonunda ayrı ayrı– tamamen yanılmış olduğumu görmüş oldum. Bugüne kadar dinlemiş ya da okumuş olduğunuz futbol öykülerini bir kenara bırakmayın ama bu öykülere çok daha fazla sarılacağınızdan şüphem yok. Bir çoğu çok zor koşullarda yaşanmış olan etkileyici öykülerden oluşan aynı zamanda belli ölçülerde kaynak kitap özelliği de olan bir çalışma.Bu çalışmada öyküsü olmasa bile özellikle bir dönem futbol oynamış oyuncuların yaşamlarına bakarken ve onları değerlendirirken sporseverlerin farklı bir çerçeve edinmesine fazlasıyla yardımcı olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>Kitap, aslında futbol ve siyasi tarihi açısından önemli bir hikâyeyle başlıyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden (SBKP) İspanya Komünist Partisi’ne (İKP) uzanan hikâyede, İspanya İç savaşı sırasında Sovyet Rusya’ya giden çocuklardan biri olan Agustín Gómez Pagóla’nın İspanya’ya yeniden dönüşü ve futbolu, devrim için bir araç olarak kullanması anlatılıyor.</p>
<p>İlk ulusal futbol sendikasının kuruluşu, Fransız Komünist Partisi’nin spor yayını olan “Miroirdu Football” yazarlarının 68 eylemlerinde Fransız Futbol Federasyonu’nun merkez binasını işgali ve futbolcuların ilk kazanımları… Başka bir futbolun mümkün olabileceğine inananların miraslarının öyküsü de anlatılıyor.</p>
<p>Tabii ki Türk sporunun efsanesi Çizgi Metin de var. Futbolcuların özgürce kulüp seçebilme hakkının yaratıcısı ve bir başbakana karşı yapılmış en kitlesel sportif eylemin öncüsü olarak geçiyor artık spor literatürünün birkaç dildeki kayıtlarına bu kitapla birlikte.</p>
<p><strong>“YOK ARTIK” DİYECEĞİNİZDEN EMİNİM</strong></p>
<p>Başbakan Binali Yıldırım’ın da geçtiğimiz günlerde Vietnam ziyareti sırasında ülkenin kurucusu olarak övdüğü HO-Chi-Minh lakabından Mao lakabına geçen, maaşının bir kısmını partiye veren Paolo Sollier’in hikayesi de etkileyici. Prim olarak talep ettiği şeyi okuduğunuzda,“yok artık” diyeceğinizden eminim.</p>
<p>Franco’nun iktidarda olduğu dönem, Bask bölgesindeki tutuklamalara karşı Türkiye ve Hollanda’daki İspanya elçiliklerine destek amaçlı saldırılar da düzenleniyor. Ertesi gün maça çıkacak olan iki Racing de Santander’li oyuncu, kampta Komünist Parti’nin korsan radyosundan infazların yapıldığını öğreniyorlar. Sonrasında yaşananlar, onurunu korumanın ne denli önemli olduğunun kısa tanımı gibi…</p>
<blockquote class="alignright"><p>Trotski lakaplı futbolcunun önderliğinde, Ikurriña’nın dalgalanması için de verilen mücadele. Ve beklenen Athletic Bilbao &#8211; Real Sociedad maçı…</p></blockquote>
<p>Kitabın bir bölümü arka arkaya gelmiş şekilde1976 yılında Arjantin’de Jorge Rafael Videla’nın faşist darbesinin ardından futbolcuların öyküleriyle devam ediyor. Diktatörlüğün işkence hanesinden kaçan Vélez Sarsfield’li sporcudan, Mayıs Anneleri (Plaza de Mayo Anneleri)için destek olan sporculara uzanan öyküler. Dünya kupası 1978’de Arjantin’de yapılacaktır. Avrupa karışır&#8230; Ulusal takımlar düzeyinde futbolculara,“katılmayın” tepkileri, imza kampanyaları. Ertesi gün kupaya katılmak için uçacak Fransa’nın Ulusal Takım Direktörü’nün kaçırılması, kupaya katılmayacağını açıklayan Johan Cruyff ve 78 kupası için Arjantin futbol takımını reddeden Jorge Kurt Carrascosa’nın hikâyesi… Milli takımlar düzeyinde şike iddiaları… Cunta’nın kayıp ettiği Carlos Alberto Rivada’nın hikâyesi ise bambaşka…</p>
<p><strong>BURSASPOR’DA FORMA GİYEN SON MARKSİST İVAN ERGİC</strong></p>
<p>“Arjantin’de futbolla ilgili olan hiçbir şey tesadüf değildir,” diyor kitabın yazarı QuiquePeinado. Ve tüm kahramanların ya futbol yaşamları sırasında ya da sonrasında mutlaka üniversite eğitimi aldıkları da gözünüzden kaçmayacak. Bugün inanılmaz gibi geliyor değil mi?</p>
<p>Ángel Cappa, Arjantinli futbolcu; Cunta’nın iktidar olduğu dönemde bagajı afişle dolu arabasını çevirmelerinden sonrasını kendi ağzından dinliyorsunuz… Pinochet’nin elini sıkmayan efsanevi Şili’li büyük golcünün “No” kampanyasına kadar uzanan hikâyesini bulacaksınız kitabın ortalarında.</p>
<p>Beyaz Pele Zico’nun kardeşi Nando, Göteborg efsanesini yaratan Kızıl Ruben’in son proleter takımına uzanan yolcuğu, bir zamanlar Bursaspor’da forma giyen son Marksist İvan Ergic, tabii ki herkesin solcu olarak doğduğu Livorno’lu Cristiano Lucarelli’nin öyküsü de var.</p>
<p><strong>DEVRİM FUTBOLDAN ÖNCE GELİR</strong></p>
<p>Bir sabah uyanıp La Liga’ya ve endüstriyel futbola bayrak açan Javi Poves’in arayışı ve kaçışı da var. Devrim futboldan önce gelir diyen, Cezayirli Fransız Ulusal Takım formasını giyip Ulusal Kurtuluş Cephesine katılmak için kaçan Rachid Mekhloufi ve arkadaşlarının hikâyeleri de sizi derinden etkiliyor. Alman Lenin’i de tanıyoruz bu kitapta… Katalanların haklarını savunan İspanya Ulusal Takımı ve Real Madrid Futbol takımlarının teknik direktörü, Beşiktaş’ı da kısa süre çalıştırmış ilerici Vicente del Bosque’nin kısa öyküsü de kahramanlar arasında. Ve daha pek çok futbolcu…</p>
<p>Son olarak kendisini hiç izleme şansım olmasa da yaşam öyküsünü bildiğim Dr. Sócrates’in milyonlara esin kaynağı olmuş ilham veren yaşam hikâyesini bir kez daha bir İspanyol yazardan okumuş olmanın çok keyifli olduğunu söylemeliyim.</p>
<p>Tüm öykülerde birden çok kahramanın olduğunu belirtmek isterim. Emeğin her şeyden, futboldan da daha önemli olduğunu bilen futbolcuların yarattığı erdemliliğe saygıyla…</p>
<p>Okuyanlar ile buluşarak Corinthians demokrasisini yaratabileceğimiz bir kulüp için sohbet etmeye de hazırım. Ve son söz Uranga için: Kahramanlar pek çıkmazlar fotoğraflara ama yerleri kalır sonsuza kadar.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="font-size: 10pt;"><em>31.08.2017 tarihinde, odatv.com sitesinde yayınlanmıştır</em></span></p>
<p><a href="https://yazilama.com/futbol-dunyasinin-solcu-isimleri/">Futbol Dünyasının Solcu İsimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://yazilama.com">Yazılama Yayınevi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://yazilama.com/futbol-dunyasinin-solcu-isimleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
